İçeriğe geç

Lamekân

Bölüm 2 · 12 dk okuma

Lamekân

Bölüm 2

02 - veda mektubu

Oy vermeyi ve yorum atmayı unutmayalım, iyi okumalar...

--- BÖLÜM 2 ---

/veda mektubu.../

Artık kendi yasımın yanında çocukluğumun da yasını taşıyordum. Yaslar, ruhun serzenişi en iyi kâğıda dökülürdü, en iyi kâğıt avuturdu sizi. Çantamda taşıdığım kâğıt kalemi çıkardım ve beni sakinleştirmesini umarak yazmaya başladım;

Beni en iyi bu kâğıt anlar, beni en iyi yazdıklarım ifade eder, beni en güzel ruhumun derinliğindeki bu cümleler taşır. Tarih 16 Mayıs... Bugün benim çocukluğum öldü biliyor musunuz? Sahip olduğum her şey, tek gerçeğim, gerçekliğim öldü. Bugün benim en masum yanım öldü. Bugün benim umutlarım öldü. Ben yaptım, ben kendi ellerimle bitirdim.

Bugün ben hayallerimin yazarını öldürdüm. Bugün herkese, her şeye olan inancımı öldürdüm ben. Bugün ben çocukluğumla beraber geçmişimi gömdüm. Bugün ben aydınlık penceremin perdelerini çekip kendimi sonsuz bir karanlığa mahkûm ettim, mühürledim.

Çok yoruldum biliyor musunuz? Her şeyden, herkesten, tüm bu olanlardan, başıma gelenlerden... En mühimi bana çocukluğumu ölüme terk ettiren bu hayattan yoruldum ben! Şu anda "iyiyim" diyorum herkese ama ben uzun zamandan beri hiç iyi olmadım ki? Nedir bu iyi olmak? Nasıl iyi olunur? Öğretin bana ne olur! Sadece yaşamak, hayatın tadına varmak ve bir kez olsun gerçekten iyi olmak istiyorum ben.

Ben yıprandım, soldum, yıkıldım, bittim! Bir bina gibiydim ben, taşlarım duvarlarım ailem, çocukluğumdu. Onlar gitti, o bina çöktü; parçalara ayrıldı. Bunu siz yaptınız, her şeyden çok güvendiğim, her şeyimi verebileceğim, hatta ve hatta canımı verebileceğim insanlar yaptı. Siz sadece gittiniz; gitmekten bıkmayıp, benim yıkıldığımı gördükçe gittiniz... Teşekkür ederim size, tüm bu yıkılışlarımın sebebi sizler olduğunuz için. Yıkılmanın nasıl bir şey olduğunu anlamamı sağlayıp, hayatı erken öğrenmemi sağladığınız için binlerce kez teşekkür ederim ailem ve güzel çocukluğum. Bugün son kez yasınızı tutacağım, yarın ise her şeyin sonu, yarın benim kıyametim!

Kâğıdı katladım ve kayanın arasına sıkıştırdım, rüzgâr muhtemelen onu kucaklayacaktı ama hiç problem değil. Gözlerimi göğe çevirdim ve çocukluğumdan son bir kez af diledim. Geçiremediği, yaşatamadığım tüm o güzel günler için af diledim, onu yaşatacak gücüm olmadığı için af diledim, onu yara bere içinde bıraktığım için af diledim çocukluğumdan!

Artık içimde ne bir umut kırıntısı ne de birine, birilerine karşı inanç vardı... Hayallerim ise bulutlara ip bağlamış ve kendini asmıştı, gördüğüm her bir bulut solmuş hayallerimi alıp götürüyordu.

"Görüşürüz çocukluğum, umarım beni affedebilme erdemini gösterebilirsin bana..." Bir devir daha kapanmıştı benim için. Vedaların en zoru çocukluğumaydı zaten, onu da atlatmıştım ancak nasıl?

Sahi neden vedalar vardı ki? Vedalar neden acı doluydu? Neden hiç güzel, mutluluk dolu bir veda yoktu? Sadece sevdiklerimize mi veda ederdik? Ya da neden vedalarda gözyaşı akıtırdık? Veda bir korku olabilir miydi peki? Güçlü bir duygu taşır mıydı? Vedalar beni çürüttü, eritti... Vedalar ben de bütün negatif duyguları uyandırıp pozitif duygularımın katili oldu. Her veda biraz daha öldürdü beni, her vedada ruhumdan birer parça daha koptu, her vedada daha fazla kayboldum ben. Benden ne kaldı peki geriye? Bana benden ne kalacaktı? Daha kaç kişiye veda edecektim, daha kaç kere ölecektim ha?

Aklımın içerisinde öldüğüm kadar öldürdüğüm de vardı. Parmaklarıma bulaştıramadığım kanı, düşüncelerimde döküyordum ben. İçeride bir katil vardı ve kanı kurumuş cesetlerle doluydu aklım, her cesette vedaların zehri vardı.

"Burada bu saatte işiniz nedir?" arkamdan gelen yabancı kalın erkek sesiyle irkilip refleks ile arkamı döndüm.

"Beni korkuttunuz bayım! Nedir bu sinsi sinsi yaklaşımınızın, ziyaretinizin sebebi?" sorgular bir ifadeyle onu inceliyordum.

"Önce ben sormuştum burada bulunmanızın niyetini ama tabii ben de cevaplayabilirim. Sorunlarımdan kaçar buraya gelirim hep. Her bir dalganın kıyıya vuruşuyla sorunlarım azalırmış gibime gelir, kafa dinlerim. Burası benim kendime özgü küçük dünyamdır. Ayrıca korkuttuğum için size özürlerimi sunarım, affediniz burada misafir görmeye çok alışık değilim." Nazik bir dille kendini açıkladıktan sonra beklentiyle bana baktı.

"Rahatsız ettiysem gidebilirim?" bilirsiniz davetsiz misafirlerden kimse hoşnut olmazdı.

"Onu ima etmemiştim, alındıysanız affıma sığının. Nedir sizi buraya getiren onu merak ediyorum ben asıl." İçten şekilde gülümsedi, çok içten şekilde. Daha önce hiç bu kadar düşünülmemiştim.

"Bütün sustuklarımı anlatmak istiyorum bugün, bu gece, bu sabah burada. Benden geriye hiçbir şey kalmasın istiyorum, bu işkence son bulsun istiyorum ve hüzünlü, kalpte iz bırakan ağır vedaların sahibi bu sefer de ben olayım istiyorum." Ucu kapalı konuşmuştum fakat sadece aptallar anlamazdı dediklerimi. Karşımdaki genç adam ise aptala benzemiyordu.

"İlginç, kaçırdığınız bir nokta var ama burası negatif duyguları hafifletip, pozitif hâle getirir." Araya birkaç metre mesafe bırakmaya özen göstererek yanıma yerleşti.

"İçimde pozitifliğe dair tek bir kırıntı bile yok, üzgünüm bayım siz yanılıyorsunuz." Burukça gülümsedim.

"Bunun mümkünatı yok ki, bu duygular size bahşedildi nasıl kaybedebilirsiniz, ne yaşamış olabilirsiniz?" sesinde alaycı bir tını sezmiştim. Yargılamak... insanoğlu yargılamaya, küçümsemeye bayılırdı.

"Benim hakkımda en ufak bir fikriniz bile yok ama küçümsemekte, yargılamakta üstünüze yok. Size bir tavsiye bayım, eğer birini yargılamak istiyorsanız önce dinleyin sonra yaşayın! Onun geçtiği yollardan geçin, onun acısını hissedin. Eğer bunlar hakkında fikir sahibi değilseniz sadece sesinizi kesin ve yorum yapmayın. Dinleyin, öğrenin, anlayın ve konuşun... Hiç kimse dışarıdan gördüğünüz kadar değildir bayım!" fark etmeden sert çıkmıştım ama bu durumu anlamasına yardımcı olmuştur.

"Yanıltın beni o hâlde. Düşüncelerimi, beni şaşırtın o hâlde. Yenin aklımı." Önce kayaların arasına sıkıştırdığım kâğıdı ona uzattım ve okuması için bir müddet zaman tanıdım. Kâğıttan kafasını kaldırdığında yüzünde karmaşık bir ifade vardı.

"Sizden de dinleyebilir miyim mümkünse?" nazik bir baş hareketiyle onay verdim ve derin bir nefes sonrası koyuldum ruhumu çürüten her şeyi yabancı adama anlatmaya.

"Annemi seneler seneler önce bir araba kazasında kaybettik, benim yol açtığım bir araba kazasında... Ama çocuktum, ufaktım, aklım ermiyordu! İradem yoktu. Beni anlamak istemediler, suçladılar. Sadece bir yetimken öksüz de bıraktılar beni! Yalnızlığın beni kucaklamasına izin verdiler, hayatı erken öğrettiler bana, zorunlu bıraktılar. Kendi babam suratıma bakmaz sürekli olarak nefretini kusup, uğursuz olduğumdan bahsederdi. Küçük bir kız çocuğu için ne korkunç ne büyük bir travma! Ben babama sevgiyle, şefkatle koştum büyüyene kadar... O koştuğum yolları dizlerim kanaya kanaya döndüm, bu sefer yaralarım için daha büyük hırsla koştum ona. Büyüdükten sonra da kız çocuğum için yine ve yine koştum. Ben hep koştum lakin sadece ben, tek başıma çabaladığım sürece ne yapabilirdim ki? Koştuğumla, sızılarımla kaldım öylece, benim koştuğum yollar çıkmazdı. Ben ona rağmen hiç düşünmeden koştum. O beni değil sevmek, sevmeme bile izin vermedi. Benim sevgimle savaştı, itti, beni düşmanı olarak gördü, yaraladı. Neden diye sordum hep anlamaya çalıştım ama o beni anlamaya hiç çalışmadı... Başkalarını anladığını duydum hep, fakat beni hiç dinlemedi ki!" yaşlar durmuyor bütün gücüyle akıyordu. Ne zaman kuruyacaktı ki benim göz pınarlarım? Ne zaman dinerdi bu acı? Daha ne kadar ağlamam gerekiyordu, daha ne kadar acıması gerekiyordu?

"Farkında mısınız bayım? "Ama" bütün cümlelerin katili oluyor hep? Güzel bir şey söylüyorsun sonra ama diyorsun sonra söylediğin her şey silikleşiyor, önemi kalmıyor zaten. Ben hep nefret ettim amalardan, vedalar gibi... Ama hep kullanmak zorunda bırakıldım." Soluklanıp devam ettim anlatmaya.

"Ben o ufacık yaşımdan bu yaşıma kadar babamın peşinden koştum, sürüklendim. O kız çocuğunun hatırına! Hayallerinin, umutlarının sönmemesi için koştum ayak tabanlarım şişene kadar belki de. Ama bugün o kızı kaybettim ben bayım! O kıza veda ettim içim yana yana... O kızın kahramanı babasıydı ama en çok o yaraladı küçük kızı. Sözleri tüm kalbine hançer gibi saplandı, ruhuna işlendi. O kız küçük kalbini ve ruhunu onun için heba etti. Onun gözünden dökülen her bir yaş, her açılan yara ise benim ruhumu çürüttü, birlikte yandık, birlikte de söndük. O kız öldü benim de pozitif, saf duygularım öldü! o kız benim her şeyimdi, anlayabiliyor musunuz bayım? Bugün her şeyimi, herkesimi, tek gerçeğimi, saflığımı kaybettim ben. Bugün ve bugünden sonra yaşayacağım her gün de biraz daha eksileceğim, biraz daha eksik hissedeceğim."

"Bilir misiniz her şeyini kaybetmek ne demek? İnsan her şeyini kaybedince hiçlikte buluyor kendini, gerçeklik algısı bozuluyor. Bir hiçliğin ortasında boğuluyorum ben, elimi tutup kurtaracak ufaklık son nefesini çoktan verdi, son nefesini benim yüzümden verdi. Şimdi nasıl kurtulacağım bu karanlıktan, bu hiçlikten? Artık kendimin kim olduğunu ve kendimi nerede bulabileceğimi bilmiyorum, kaybettim. Araf'ta kalmanın manası bu." yanı başımda oturan adam düşünceli düşünceli ağzını açtı.

"Kendini bu kadar yalnızlaştırmak zorunda değilsin. Bugüne kadar kötü günler geçirmiş olman seni karanlığa, dipsiz bir uçuruma itmez. Yaşa, hiç yaşamadığın kadar yaşa, istediğin zaman sadece kendinin her şeyi olabilirsin. Ellerini uzattın tutan olmadı mı? Sen tut ellerini, sen kendine sahip çık. Kendi kalbin yetecek sana, seni bırakıp yıpratanlara rağmen tek başına ayakta durabilirsin. Bulutlara küsmüş bir hâlin var görüyorum. Belki de herkese, her şeye var bir kırgınlığın fakat bir yerden başlamak gerek. Gökyüzüne yükselt ellerini, bulutlarla barış imzala ve özgürleştiğini, ağırlıklarından kurtulduğunu hisset. Senin sadece kendine ihtiyacın var, sen ihtiyacını başkalarında aradığın için kayıpsın. Aynaya bakmadığın için kimsesizsin, oysa en büyük varlığın aynanın karşısında sana bakıyor." kısa süre soluklandı.

"Konuş, dertleş ama kapama kendini ve geçirdiğin her kötü gün, saat için kendine güzel bir günü borç bil. Ödüllendir kendini" Bu cehennem, bu ceza gibi adaletsiz dünya da yaşamak, nefes almak ödül müydü gerçekten?

"Aynadakinin ne kimseye bakacak yüzü ne de kendini toparlayacak mecali var. Aynadaki bitmiş. O hâlde kiminle dertleşeceğim peki? Yalnızlık bir tercih değildir bayım! Bir mecburiyet, terk ediliştir ve ben o kadar çok terk edildim ki artık yalnızlığın bu karamsar havası, duyusu üzerime sindi... Benim geçmişim, bugünüm, geleceğim hep yalnız bayım." Yine burukça gülümsedim. Ne olacaktı benim bu gülümsemelerim? İçinde hep acı, kederi ağırlayan ağır, solgun gülüşüm ne olacaktı?

"Benimle konuşunuz, sizi temin ederim ki yargılamada bulunmayacağım, kötü hissetmenizi önleyeceğim." Düşünceli bir teklifti bakıldığında ama bir yabancı tarafından edilmiş olması her şeyi mahvediyordu. Ne olurdu ki babam düşünseydi bir kez böylesini?

"Bir uçurumun kenarında yasını tutarken karşılaştığın bir yabancıyla dertleşmek mi? Bilemiyorum..."

"İnsana en çok tanıdıkları zarar verir ya zaten?" düşüncesini onaylamamı bekliyordu. Ben de anlatmaya başlayarak onayladım onu.

"Ya ben uyumayı özledim, huzurluca kafamı yastığa koyar koymaz uyumayı. Hiçbir şeyi düşünmeden, kafa yormadan uyumayı... Ben çocuk olmayı çok özledim, ben babamı ve diğerlerini çok özledim... Böyle nasıl bir şey biliyor musunuz özlüyorum, nefes alamıyorum. İçimi dökmek istiyorum ama özlemimi, acımı tarif edecek kelimeleri bulamıyorum. Bir söz okuyorum, bir şarkı dinliyorum "evet tam da böyle hissediyorum" diyorum ama yine eksik kalıyor bir şeyler. Bir yanım karşısına geçip her gece rüyalarımda olduğu gibi haykırmak istiyor "beni bu hâle sen getirdin sen!" diye, bir yanım ise "ne olur tut elimi, bırakma..." demek istiyor, ona sarılıp onun açtığı yaralar için saatlerce onun göğsünde doya doya ağlamak istiyorum! Beni "geçecek küçük kızım, güzelim." Diye teselli etsin istiyorum! Ama olmaz, olmayacak bunu da gayet iyi biliyorum... Kendime nefes al diyorum ama özlemler, sustuklarım diziliyor boğazıma. Bırak artık onu, unut diyorum kendime ama onunla yaşayamadığım hatıraların yükü izin vermiyor inzivaya çekilmeme, engel oluyor. Bana nefes aldıracak şeyi biliyorum ama bana ne kadar ulaşılmaz olduğunu daha iyi biliyorum. İnsanoğlu ulaşılmaza erişmeye çalışır hep, daha cazip gelir ona, ulaşamadığından kopamaz. İşte böyle nefes almadan yaşamaya çalışıyorum..." almaya çalıştığım nefes sözlerin ağırlığıyla boğazıma düğümlendi.

"Onun için kendimle çok ters düşüyorum, onu hem affetmiş gibiyim hem de affedememiş. Ben kendimi bile dinleyemiyorum onun yüzünden, duyamıyorum ben sorunu. Ona kırgınken, aramızda böylesine kocaman örülü bir duvar varken en çok kendime zarar veriyorum. Yani herkes bir yerlerde nefes almaya, yaşamaya ve hayatın güzelliklerini tatmaya devam ederken göğsünde koca bir alev topuyla, pisliklerle boğuşmak en çok bana haksızlık, beni hayattan mahrum etmesi daha büyük haksızlık! Sanki ben eski ben değilim artık. Adımlarım, ellerim, yüzüm, kelimelerim hatta suskunluğum bile farklı. O kadar çok yabancıyım ki kendime, tek gördüğüm acı, nereye baksam acı, hep sadece acı... Acılar insanı kendine bile yabancı edermiş meğerse."

"Mesela onu hiç tanımayan insanlar bakıp "Ne güzel insan be!" diyecekler belki. Ama kimse benden çaldıklarını bilmeyecek, ben dışında... O benim hayallerime kadar eksiltti, benden bana kalacak her şeyi tüketti, çaldı. En güzel günlerimi eksiltti, hiç olmayan bizi bile eksiltti, biz eksildik ama bunu bizden başka kimse bilmeyecek... Beni yola çıkarıp başka bir yola gittiğini kimseler bilmeyecek, benim o yolda düşüp yaralandığımı, yaralarımı kendim sarmak zorunda kaldığımı kimse bilmeyecek. Hâlâ gittiği yerden dönmediğini, hâlâ çaresizce beklediğimi ve içimin dargın olduğunu bilmeyecekler." Tam o sırada bir kuş grubu sardı etrafımızı. Hızlıca ayaklandım ve gökyüzüne doğru haykırdım.

"Kuşlar haber gönderin ona! Gittiğin yerden dönmedin ya, içim hâlâ biraz dargın sana!" ve kuşları uçurdum sonsuz semaya...

Tanımadığım yabancının yanına döndüğümde hayranlıkla beni izlediğini fark ettim. Ne vardı hayranlık duyulacak? Acılarım mıydı hayranlık duyulası yoksa bilmediğim herhangi bir şey miydi? Yerime tekrar yerleştim ve kaldığım yerden yine yeniden devam ettim.

"Bana nasıl hissettirdiğini unutamıyorum... Beni çaresiz, yapayalnız bırakıp hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam ettiğini ne unutabiliyorum ne de kendime, gururuma yedirebiliyorum. Sevgi ne kadar acı görüyorsunuz değil mi bayım? Ne kadar saçma... Sevginin acı verdiği bir dünyada yaşamamız ne kadar saçma! Sonuçta hiç kimse mutsuzluğu tatmak için sevmezdi kimseyi." Gözyaşlarımın yanına hıçkırıklarım da katılmıştı, bunlar duyguların dışa yansıtılmasıydı. Ama ne fayda için yanıyorken ne kadar dışa vurabilirsin duygularını ne yararı olur?

"Canımı yaktığında ona alıngan görünmemek için kaç kez sahteden gülümsediğimi, söylediği sözlerin nasıl karnıma yumruk gibi indiğini bilmiyor, bilmedi hiç... İliklerime kadar hissettim yabancı olduğumu, istenilmediğimi. İşte o zaman sustum, kelimelerim boğazıma dizildi, yuttum sözlerimi ve geçen her gün yuttuklarım boğdu beni, ben her gün biraz daha öldüm onun yüzünden ama onu bile fark edemedi. Zira artık yaşayan bir ölüden farkım yok bayım. Beni hep onunla ilgili düşüncelerim, onunla beraber atan kalbim, onunla yaşamayı düşündüğüm hayaller ve yaşayamadığım saatler bitkin düşürdü sonra da yavaşça acı çektirerek öldürdü bayım! O kadar bitkinim ki iyi gerçekleşen şeylere bile sevinemiyorum. Hep bugün yaşanmış yarın yaşanmayacakmış gibi aklımda ve hayatta mutlu olmayı unutmuşum ben. Ama artık çabasızlığı kırgınlığımı gölgede bırakıyor, benim de artık çaba göstermeye mecalim kalmadı her şey olacağına varırmış, onun olacağı yoktu... Keşke yüreğim yara görmeden önce anlasaydım ama ruhum, kalbim gibi onu da yaraladım." Elimi göğsüme bastırdım yaralarımı kapatmak istercesine.

"Yürekli hep yaralı, yaralayanlarsa yara alacağı yüreklere koşmakta..." diye yorumda bulundu yabancı adam daha sonra tekrar konuşmak için ağzını açtı.

"Ben de hayaller kurmuştum bir keresinde. Çok süslü hayaller... Gözümde çok büyüttüm birini ve gerçek yüzünü gördüğümde yaşadığım hayal kırıklığının tarifi yok. O yüzden şimdi korkuyorum tekrar hayal kurup o hayallerin yerle bir olmasından, tekrar aynı şeyleri yaşamaktan, acı çekmekten en önemlisi de sevildiğimi sanıp aptal yerine koyulmaktan... Sen de çok iyi biliyorsun, insan bir kere sevdiği, en güvendiği insandan darbe yiyince başka birine güvenemiyor, biliyorum ki tekrar aynı şeyleri yaşayıp tekrar düşersem ilk sefer ki gibi kalkamam. O yüzden herkese mesafeliyim böylesi daha iyi ama umutlarımı, saf duygularımı yitirmedim, kendimi kaybetmedim en önemlisi bu." Genç adam merakla tekrar konuştu.

"Peki bu kadar mıdır sadece sizi harabeye çeviren?" bir film sahnesi gibi aklımdan geçti yaşadıklarım, tekrar yaşamış gibi hissettim.

-BÖLÜM SONU-

Yorumlarınız ve fikirleriniz benim için çok önemli!

Yeni bölümde görüşmek üzere...

İNSTAGRAM: aleykrkrt

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.