“Aslında her şeyin sıradan olduğu bir akşamüzeriydi. Akşamı getirecek olan her şey pekâlâ gerçekleşiyordu. Hatta öylesine sıradan bir akşamüzeriydi ki güneş batıdan batıyordu. Hanzade, denize karşı oturduğu bankın üzerinde yavaşça sağa sola sallandı. Bakışları, güneşin arkasında bıraktığı kızıllıkta kaybolurken zihni son zamanlarda olduğu gibi unuttuklarına takıldı. 2016’nın ilk günlerinden beri bir şeyler zihninden eksiliyordu ama son zamanlarda bu durum daha da yoğunlaşmıştı. Arkadaşlarının isimlerini hatırlayıp yüzlerini unutmak ve bunu bir aydır defalarca yaşamış olmak onu kaygılandırıyordu. Titreyen parmaklarının, son zamanlarda boğazına dolanıp kalan nefesinin, yerli yersiz gözlerinden süzülen yaşların, dalıp dalıp gitmelerinin dayanağı buydu.
“Asude…” dedi olmadık bir nefesle daha başlamadan böldüğü cümlesine ara verirken.
Asude, saatler önce geldikleri ve yalnız olduklarına inandıkları bu kayalıklarda, ikizinin yanına oturmuş, bütün dikkatini ona yöneltmişti. Bakışları, Hanzade’nin endişeli ruh halinde yiterken aynı zamanda derdini izah edecek kelimeleri seçmesini, büyük bir sabırla bekliyordu. Aralık kalan dudaklarından havaya korkuyla endişe arasına sıkışmış bir soluk karıştı. İkiziyse, düşüncelerinin derinliği sebebiyle, derde gark olan bu nefesten bir haberdi.
Hanzade, uzun süredir zihninde döndürdüğü düşünceyi kelimeler boyunca izaha koyuldu ve “Haklısın! Bende bir şeyler her zamanki gibi gitmiyor.” dedi. Ortalığın buz kestiği bu haziran akşamı şu andan itibaren sıradanlığını kaybediyordu. Kayalıklara vuran dalgalara ve kuşların cıvıltılarına rağmen delici bir sessizlik oluştu. Asude hızlanan kalbi, artan nabzı eşliğinde sessizce beklemeye devam etti. İkizini bu denli hayattan koparan, böylesine köklüce değiştiren sıkıntısına deva olmak için öğrenmeyi bekliyordu. Ve bunu bilmek isteyen tek kişi Asude değildi.
Hanzade kendinde devam edebilecek gücü bulduğunda yeniden söze başladı. “Sorun hafızam… Eskisi gibi değilim.” Titreyen sesinden rahatsız olup cümlesini sonlandırdı. Boğaza dolanan klişeleşmiş yumru hikayesi, onu boğmaya çalışan bir çift el gibi oradaydı. Yutkundukça güçleniyordu. Titreyen ellerini durdurmak adına bankın yüzeyini sıkıca kavradı. Tırnakları yavaşça bankın nemli yüzeyine sokuldu.
Asude, Hanzade’nin derdini anlatmak için verdiği mücadeleyi görüyordu; konuşmak için seçtiği ıssızlıktan, sessiz kalması gerektiğini de anlayabiliyordu fakat onu böyle bitik görmek canını yakıyordu.
Hanzade dudaklarını araladığı anda gözyaşları yanaklarından hızla kaymaya başladı. Alev gibi yanan suratında gözyaşları kağıt kesiği gibiydi. “Önceleri sadece küçük şeyleri unutmaya başladım.” Kendine acımak için duraksadı. “Bilirsin ama gördüğüm hiçbir şeyi unutmam! Asla unutmam!” dedi. “Geçen ay bir sabah uyandığımda Selin’in yüzünü hatırlayamadım, sonra Ali’nin, Ekin’in… Bütün bir ay böyle geçti. Bu sabah uyandığımdaysa neye benzediğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu Asude…” Parmakları aniden çözülünce derin bir iç çekti. Kalbi birkaç saniye önce göğüs kafesinin ardında titriyordu lakin şimdi bir kuş misali uçup gitmişti.
Sessizlik kendini yineledi. İkizler kalabalık bir yalnızlığın dümenine tutunmuştu. Belki tesadüf, belki planlı… Fakat gölgelerinin düştüğü yerde, karanlık çökerken, Hanzade’nin sözcükleriyle yavaşlayan; kelimelerinin arasına, dertlerinin içine, hayatlarına dahil olan, günün sıradanlığını bozmak için bekleyen bir yabancı vardı.
Birkaç taş tıkırdadı fakat dalgalar yuttu gerilerden gelen bu tıkırtıyı. Üçüncü bir nefes karıştı ortalığa ama sayamıyordu insan. Özellikle de acısı burnundaysa matematik konusunda beceriksizleşiyordu. Şans mı, kader mi yoksa adalet mi bilinmez ama bir şey oluyordu ve bu yaşananların seyrini tepe takla edecek türden bir şeydi.
Asude’nin omurgası aniden gerildi. Duyduklarından ziyade hissettiği onu ürpertmişti. Bedeni saniyeler içinde dimdik oldu. Kafası hafifçe geriye yatarken, vücuduna hücum eden ürpertiyle artık o da sıradan bir akşamüzeri yaşamadıklarının farkındaydı. Burnundan bedenine akın eden hava damağının ardından birikti. Henüz ciğerlerini dolduramamışken bir yenisi eklendi, bir yenisi daha…
Aldığı nefesler ağzının içine yığılıyordu. Gözleri irileşmiş, parmak uçları cansızlaşmıştı. Boğazındaki eli hissediyordu. Korktu çünkü hiç yaşamadığı bir şeydi bu.
Hava sıcaktı fakat boynundaki baskının variyetinden doğan soğuk öyle demiyordu. Titreyen dudaklarından bir hıçkırık koptu. Hanzade’nin aksine o artık yalnız olmadıklarını biliyordu. Bilmediği şey bu üç kişinin dışında tümüyle yalnız olduklarıydı.
Hanzade, kulağına ilişen kardeşinin sesiyle birlikte konuşabileceğine olan bütün inancını kaybetti. Tanıyordu bu hıçkırığı, dayanamadı, onu üzemeyeceğine karar verdi. İşe yarar ya da yaramaz yalan söylemeye hazır bir halde Asude’ye dönüp, iyi olduğunu, onu kandırdığını söylemeye yeltenerek elleriyle gözyaşlarını yanaklarına doğru dağıttı. Kocaman bir gülümsemeyle sağ yanında oturan ikizine döndüğünde bir heykel gibi kalakaldı. Ölüm fikri hızla zihnini ele geçirdi. Onu görebiliyordu. Asude’nin boğazına dolanmıştı ve artık o da biliyordu yalnız olmadıklarını.
Ürkütücü sakinliğin sardığı ses “Demek gördüğün hiçbir şeyi asla unutmazdın ama şimdi unutuyorsun? Denemek isterim!” diyerek, cümlesini alaycı bir gülümsemeyle noktaladı.
Hanzade, Asude’nin boğazına dayanan bıçakla öylece kaldı; beyaz tenli adamın kardeşini bankın üzerinden bir çırpıda alışına sadece bakabildi. Yaşadığı şeyi algılayamıyordu. Asude’yi ve boğazına dayanan bıçağı hiçbir şekilde bağdaştıramıyordu. Beyninin ya da içgüdülerinin şu an yaşadığı şeye karşı hiçbir fikri yoktu. Çok geçmeden “Asude!” diye çırpınarak yerinden fırladığında, aynı hızla adamın üzerine doğru bir adım attı. Bıçak kendine Asude’nin çene oyuntusunda yer edinmişti, Hanzade’nin hamlesiyle hareketlendi ve sol omzunun üst kısmına girip çıktığında, ölümü taşıyan bu yabancının gözlerinde bir öfke patlaması oluştu. Gözdağı verircesine kahverengi, çekik gözlerini Hanzade’nin bakışlarına kilitledi.
Asude yaşadığı acıdan çığlık attı; omzundan vücuduna yayılan sıcaklığın ve ardından getirdiği sızının eşliğinde, gücünü yitirdiğini, ayaklarının artık onu taşımadığını fark etti. Acıdan ziyade burnuna dolan kanın çiğ kokusu bedenindeki bütün gücü tüketiyordu. Gözü omzundaki kırmızılığa iliştiğinde ruhunun çekildiğini hissetti. İçinden kopup karın boşluğuna dolan bir şeyler vardı. Göz kapakları açılıp kapanırken, bu yabancının kollarına yığılmasını engelleyen şey, belirsiz aralıklarla görebildiği ikizinin korku dolu duruşu ve boğazına dayanan metalin soğukluğuydu.
Hanzade’nin korku ve telaş içerisinde çaresizliğin eşiğine gelmesi, Asude’nin bütün gücünü saniyeler içinde kaybetmesi… Hepsi ayrı bir tat veriyordu eli bıçaklı adama ama en çok da bir hayatı kontrol ediyor olma düşüncesinden haz duyuyordu. Kaybettiği ne varsa yeniden kazandığını hissetti. Hayatsa hayattı işe avuçlarındaki…
Ondan istenildiği gibi güçlüydü ve istediği gibi unutulmaz olmanın, dişe dokunmanın bir yolunu bulmuştu. Üstelik kimsenin boyunduruğu altında olmadan yapıyordu bunu. Bir şekilde denmişti netice itibariyle, bir şekilde dişe dokunan bir şeyler yap, hiç olmazsa güçlü ol! Dik dur! Birazda başkaları korksun senden! Ödlek olma!
Hanzade’nin, ikizinin omzundan yayılan uğursuz sıvıyı görmesiyle dizlerinin üzerine yığılması arasında fazla bir zaman yoktu. “Asude!” dedi sudan çıkarılan balık gibi çırpınırken. “Yapma!” diye haykırdı kafayı yemişçesine fakat kıpırdayamadı. Gözünün önünü alevler sardı. Nereye baksa çığlık atan insanlar görüyordu. Zihni iyice dağıldı.
Özellikle konuşmak için seçtiği ıssızlıktan büyük pişmanlık duymaya başladı. Acı damarlarında dolaşıyor, önemsediği her şeyin nasıl aniden böylesine önemsizleşebildiğine şaşıyordu. Unuttukları önemsizdi artık, onu tepeden tırnağa değiştiren, kabusu olan son altı ay koca bir hiçten başka bir şey değildi. Diğer taraftan da kabullenememenin verdiği asilik vardı içinde. Bunu Asude’nin yaşamasından duyduğu suçluluk…
“Bırak onu! Canı yanıyor! Ne istiyorsun?” dedi. Halbuki biliyordu. Kardeşinin canını yakan adam ne istediğini bilmezken Hanzade biliyordu.
İkizinin gözlerinde yiten canlılığı görüyordu. Asude’nin artık bir çuval gibi yığılmasını engelleyen tek şey boğazına bıçak dayayan adamın ona verdiği destekti. “Benden istenileni… Korkutan olmayı, güçlü olmayı!” dedi yersiz bir vurguyla, ardından histerik bir gülümseme ekledi kelimelerine. “Böyle olmak zorunda değil.” diye haykırdı Hanzade avuçlarına batan çakıl taşlarını yere doğru fırlatırken, “Neden yapıyorsun? Neden bunu böyle yapıyorsun?” dedi. Cümlenin sonunda bu defa acı bir feryat vardı. Ardındaki denizin yüklenip götüremeyeceği kadar güçlüydü sırtına binen yük. “O kan görmeye dayanamaz…” dedi fısıltıyla. O da dayanamazdı ama şimdi dayanıyordu. Daha birçok şeye olduğu gibi…
Adam elindeki kanlı bıçağın geniş yüzeyini Asude’nin boğazına sürerken “Ben kaybettim. Siz de kaybedin.” diye ekledi. “Böyle olsun istemedim. Siz de istemezseniz ne çıkar?” aralanan dudaklarının kenarlarına soğuk bir tebessüm tutundu. “Neler yapabileceğimi görüyorsun değil mi? Herkes görecek… Herkes elinden geleni yapmalıymış. Benim elimden bu geliyor!” birbirini kovalayan korkutucu kıkırtılarının ardından aniden buz kesti yüzü.
Hanzade maruz kaldığı manzara karşısında “Yardım edin!” diye bağırdı. Defalarca, onlarca kez haykırdı, yardım istedi fakat kimse yoktu. Kimse olmasın diye burayı seçmişti çünkü problemleri olduğunu, onun da bir şeylere yenildiğini, gücünün tükenebileceğini diğer insanlar bilmemeliydi. Öyle istemişti. Kendinden nefret ediyordu. Kimsenin iyi niyetini hak etmediğine öylesine güçlü inanmıştı ki artık gerçekten başkalarının yardımları bile uğramıyordu yanına…
Evet, dedi ruhunun derinliklerinden fırlayan ses. Utanç duyduğun güçsüzlük kavramı şimdi paçalarından damlıyor. Yeniliyorsun! Hadi, güçlüydün hani, kurtarsana Asude’yi. Çok istersen olurdu, öyle diyordun. Çok iste ve olsun. Kurtar onu! İzin verme canının yanmasına! Hadiii… Akan zaman değil miydi en büyük düşmanımız? Kıpırda! Zaman geçiyor. Ya da boş ver! Zaten tek başına hayatta kalabilmeli insan deyip duruyordun. Bütün ironinle kimseyi çok sevmemeli deyip duruyordun. Hadi fırsat eline geçti, tek başına hayatta kal! Asude gidince sevecek çok kimsen de kalmaz. Olmuyor değil mi? Olmaz tabi… İnsan, insan içindir, demişler. Sen güçsüzlüklerini kimse görmesin isterken bak kimsesizliğinde boğuluyorsun!
Bugüne kadar düşündüğü ne varsa hayata kendine dair sırasızca akın ediyordu beynine. Kafasının içindeki ses taşıyor hatta dökülüyordu. Çığlık atmak, bütün bunları durdurmak için kıvranmaya başladı.
Elleriyle kafasını iki yandan sarıp sallanırken, kafatasına ve özellikle saç diplerine uyguladığı baskıyla her an yeniden sarsılıyordu.
Zaman acıyı ve pişmanlığı yüklenip usul usul akmaya koyuldu. Bir saatin bir dakikaya dönüştüğü zamanlardan biriydi bu geçen.
Yaprak gibi titreyen elleri, yüzünü sarıp, gözlerinin üzerinden kayarak çenesine indiğinde “Hastasın sen!” diye mırıldandı Hanzade. “Hastasın sadece!” diye bağırarak yerinden fırladığı anda bütün gücü ayaklarının altından kayarak uzaklaştı.
Gerçekler tüm soğukluğuyla yüzüne çarptı. Ağır bir taşın metrelerce yükseklikten düşmesine benzer bir sesle düştü yere. Tutunacak hiçbir şey yoktu sanki… Bütün hayatı hiç olmuşçasına kalakaldı.
Asude ve eli bıçaklı yabancı hiç var olmamışçasına gitmişti.
Ne gözyaşları vardı artık akıtabileceği ne de yüreğinden kopup gelecek acı dolu çığlıkları. O yara Asude’yi öldürür müydü bilemedi ama bu yara onu öldürebilirdi. Suçlulukla ezildi. Yıllardır peşinde koştuğu, altın kafeslerde koruduğu yalnızlık merakıyla çevrilmişti her yanı. O aşığı olduğu kelimeleri de yoktu artık. Yüreğine sızan korkunun ağırlığıyla lâl olmuştu.
İkizinin ardında bıraktığı endişeyle, kulağına çalınan kelimelerle, onu kaybetme korkusuyla ve unutmaması gereken bu ânı, bu yabancıyı unutma korkusuyla tıkılıp kalmıştı zamanın şimdisine…
Sonuç olarak çaresizdi iliklerine kadar ve çaresizlikti onu bundan sonraki yaşamında hayatta tutacak olan…”
Kan ter içinde uykusundan fırladı Hanzade. Nefesi kesilmiş, dili damağı kurumuştu. Ayağa kalkmaya çalıştı fakat ayaklarında hayat namına hiçbir şey yoktu. Yapamadı. Değil yerinden kalkmak üzerindeki yorganı bile atacak gücü bulamıyordu kendinde.
Bu kadar net hatırlıyor olmak feleğini şaşırtmıştı ona. Her şey gün geçtikçe böylesine silikleşirken o gün tazecikti. Yavaşça yumdu gözlerini. Denizin sesi, Asude’nin bakışları her şey karşısında belirdi.
Dün konuştuklarının bu kabusa sebep olduğunu düşündü. Zihninin zindanlarının kapıları açılmıştı bir kere… Hapsettiği ne varsa gün yüzüne çıkmadan bitmeyecekti ıstırabı.
“Günaydın!”
Şaşkınca sese çevirdi yüzünü. Kapının önünde ona bakan Asude… Henüz gitmemiş olması yüzünü güldürdü. Belki biraz daha böyle devam etmek iyi gelirdi. Ve sonra… Hızla kurtuldu bir fikirden. Ölüm ona gelinceye kadar beklemeye karar vermişti. Annesi ve babasına en azından bunu borçluydu. O gidince olacak tek şey bu hayata başladığı gibi devam etmekti.
Asude, ikizinin yüzündeki gülümsemeye karşılık tebessüm etse de iyice endişeleniyordu artık. Kafasının içindeki ses ona bu kızın Hanzade olmadığını söyleyip duruyordu. İstemese de hak verdi. Böyle gülmez, ne olursa olsun böyle affetmezdi onu Hanzade. Ama çözemiyordu işte ne olduğunu. Bir şey söylemedi ama içi hiç rahat değildi.
“Kahvaltı hazırladım.” dedi elinden geldiğince hiçbir şey belli etmeyerek.
Hanzade’nin kahvaltıya karşı yaklaşımı her zamanki gibi nahoştu fakat sessizliğini korudu. Acaba akşam yatağı ona teklif etmemekle kabalık mı etmişti? Gözlerini devirdi. Büyük saçmalıyordu artık. Koltuğun gece boyu uyumak için ne kadar rahat olduğunu düşünürken buldu kendini. Kafasını sallayarak uzaklaştırdı düşüncelerini. Önemi var mıydı bütün bunların?
Asude masaya oturup beklemeye başladı. Dün gece uyumadan önce sessiz sessiz saatlerce ağlamıştı. Kıpkırmızıydı gözleri. Öğrendiklerini düşündükçe daha da artıyordu yükü. Zaten acısı burnundaydı sanki hayat inadına yapar gibi sürekli üzerine geliyordu.
“Uzun süre ağladın.” dedi Hanzade koltuğa oturup. Yastığa gitti eli. Onu sıcak bulmayı beklemiyordu. Şaşkınlıkla baktı.
“Duyulmadığını düşünüyordum.”
“Burası bilmediğin gibi bir yer…”
Göz göze gelince uzun uzun baktılar birbirine. Aslında hâlâ aynıydı bakışları ama farklı anlamlar sirayet etmişti dokularına. “Sen de öylesin.”
Omuzlarını çekti Hanzade. Elindeki yastığın sıcak olmasına anlam veremiyordu. Hepimiz öyleyiz, dedi.
“Aslında bence ben aynıyım.”
Tıslayarak gülümsedi Hanzade. “Babam ve annemin bile bildiğin gibi olmadığını öğrendin dün.”
İkizine hak vererek peynirden bir çatal aldı. “Sözümü geri alıyorum. Haklısın… Hiçbir şeyi yeterince bilmiyoruz. Herkes ve her şey hiç bilmediğim gibi artık.”
“Bazen bütün bunları uzun uzun düşünüyorum ve sonra diyorum ki; keşke babam annemi bu kadar çok sevmeseymiş ya da annem bizi… Belki daha az sevgi dolu ama çok daha az yaralı olurduk. Daha az suçlu…”
Ağzındaki peynirden zehir gibi bir tat yayılıyordu damağına Asude’nin. Dayanamadı ve kalkıp çöpe tükürdü. Kafasını eğip bekledi. Gerçekten onları bu hale getiren sevgi miydi?
“Ama senin de esiri olduğun bir şey bu…”
“Öyle…” Ruhunda çiçekler açtıran hisleri… Yüreğinin kanayan yaralarını kapatan merhem. Düşüncesi bile onca zamana rağmen ilaçtı bütün acılarına. İşte bu yüzden sevgi onun yarası olmaktan öteye gidemiyordu. Bugün hâlâ iyi hissedebiliyorsa… Üstelik buna hiç hakkı olmadan. Nasıl iyi şeyler düşünülebilirdi ki ona dair?
Yüzü kireç gibi olurken “Bilmediğin başka şeyler de var.” dedi bir çırpıda. Göğsü sıkışmaya başladı. Bunu söylemek her zamankinden daha yanlış görünüyordu bugün ama dayanamıyordu artık. İyiliğe tahammülü kalmamıştı. Hem ne kadar gerçekti ki Asude’nin bunu burada böyle öğrenmesi?
Asude tezgaha yaslanıp endişeyle baktı. İnsan hiç birilerinin kendisine yalan söylemesine ihtiyaç duyar mıydı? O duyuyordu.



