Düşündükçe saplanıp kalıyordu Asude. Bu öyle bir şeydi ki ne bütünüyle kardeşini suçsuz görebiliyordu ne de kabahat tamamen onunmuş gibi davranabiliyordu.
İlk etapta duyduğu gibi de kalmamıştı öğrendikleri, zaman sürekli olarak güçlendiriyordu yaşananları. Her saniye gerçekliklerini kurşun gibi ağırlaştırıyordu.
Affetmek ve suçlamak bir yana aslında tam olarak kimin ne olduğuna dahi karar veremiyordu. Bir şeyler söylemesi gerektiğinin de farkındaydı. Belki destek olmalı ya da öylece bağırıp çağırıp suçlamalıydı Hanzade’yi. Her gece uyurken bunu düşünüp yarın yapmaya karar veriyordu ama bir türlü olmuyordu. Sabahın ışıkları alınan kararları düne gömüyor ve set çekiyordu üzerine.
Ona bakınca alıkoyamıyordu kendini aleve verdiği evi gözlerinin önünde canlandırmaktan. Ellerini nasıl ısıttığını ve gerçekten hangi düşünceyle orda olduğunu. Bir de bütün bunları saklamış olduğu gerçeği vardı ki Asude işte bunu düşününce çıldırmadan edemiyordu.
Annesi, babası ve Hanzade ona anlatmadıkları neler neler yaşamıştı. Hatta belki daha niceleri vardı ve bilmiyordu.
Aklını her yokladığında öfkesini hissettiği bu düşüncenin ardından bağırıp çağırmak arzusuyla doluyordu ama sonra… Onların yerine koyunca kendini değişiyordu her şey. O da söylemezdi çünkü bu çok ağır bir yüktü.
Asude gelgitleriyle uğraşırken Hanzade’nin durumu görünüşte aynı hissi olarak ise çok farklıydı.
Hâlâ bütün bunları anlatabildiğine şaşıyordu öncelikle. Anlatırken yeniden yaşıyormuş gibi tazecik olmalarına, gerçekten nasıl bütün bunları yapabildiğine şaşıyordu. Böylesine kötü olmak… Özel bir çaba harcamadan doğasının bir parçası olması…
Düşündükçe hayret ediyor ve sonunda içinde bulunduğu durumun az bile olduğu kanaatine varıyordu. Eninde sonunda konu yine Asude’ye bunları nasıl anlattığına geliyor, düşünüyor, düşünüyor hatta genellikle pişman oluyor fakat nihayetinde gerçek olmadığını anımsayıp rahatlıyordu. Bütün bunlar bir oyundu. Öyle olmalıydı. Zihninin kötü bir şakası…
İşte o zaman da kırılıyordu. Kendine kırılmak, dökülmek hatta kendi kendine parçalanmak öylesine yakıyordu ki canını salon camından bırakıvermek istiyordu kirli bedenini kayalıkların üstüne. Ancak böyle biterdi şu ruhuna tutunan çaresizlik.
İnsan böylesine çaresiz olur muydu hiç? Oluyordu belli ki… Hem hak etmişti yaptıklarıyla bunu.
Zaman zaman da sadece hatırlamak için uğraşıp duruyordu. Onların yüzü hariç herhangi birinin yüzünü ya da dün ne yediğini ne yaptığını… Hafızası her geçen gün ihanet ediyordu ona. Bazen Doruk Ferhan’ın bile yüzü silinir gibi oluyordu ama çok geçmeden gene beliriveriyordu ne yazık ki! Bir tek onu unutmayı istediği için bir tek onu hatırlamak cehennem gibiydi.
Söylenecek çok şey söylenmişti. Sırf bu sebeple birkaç hafta sessizlik içinde geçmişti Hanzade’nin evinde. Göz göze gelmenin intihar olduğu, kelimelerin yosun tuttuğu ve acı dışında hissetmenin mümkün olmadığı zamanlardı bunlar.
Bazen kahvaltı yapıyorlar bazense sadece akşam yemeği yiyorlardı. Her zamanki gibi yemek işi için sabah aniden uyanıyorlar ve dolapları dolu görüyorlardı. Asude nasıl olduğunu biliyordu bunun ama Hanzade’nin umurunda bile değildi.
Hanzade’nin kullandığı ilaçlar arasında ayda bir defa aldığı haplar da vardı. Bunlardan biri de uyku hapıydı. Hanzade hapı yutup derin bir uykuya yatardı. Onun göz kapakları ağırlaştığı gibi eve biri gelir bütün eksikleri giderirdi. Annesi babası gelmeyi çok istemişti ama bir kere görüp gitmek öyle kolay olmuyordu. İçerde fazla kalınması ise Hanzade için delirme sebebi olabileceğinden herkes birbirinden uzak duruyordu. Hem gizli kamera bile kullanmamayı tercih etmişlerdi. Çünkü biraz da unutmak acıyı azaltır belki diye mesafelere izin vermişti her iki tarafta. Öylesine büyük bir çaresizlikti ki bu zamandan medet uman insanlar vardı. Mesafelerden…
Hanzade de zaten hayatta kalma sözünü bu şekilde ancak tutacağını söylemişti. Kimse kimseyi görmezse. Aynı onun göremediği gibi.
Asude geldiğinden beri geçen 3 hafta içinde dışarı çıkmayı hiç istememişti. Hatta aklına bile gelmiyordu. İçerde olmak hayata karşı koymak gibiydi. Direnmek, baş kaldırmak gibi… Aynı zamanda yeniliyordu. Farkındaydı ama yine de ancak bu şekilde mümkündü sanki onun için nefes alabilmek.
Son bir haftadır birkaç kitap okumuştu. Gün Olur Asra Bedel bunlardan biriydi. Özellikle adıyla o kadar içselleşmeye müsaitti ki yaşantısıyla, özel bir bağ gelişmişti aralarında.
Derken yeni kelimeler için yeni bir gün ağardı.
Uyandığında kimse bilmiyordu tekrar konuşabileceklerini ama masaya oturduklarında Hanzade son perdeyi de oynamaya karar verdi. İçinde kalan son şeyleri de söylerse Asude’yi silip atmamak için hiçbir sebebi kalmayacak ve bu denli aciz hissetmeyecekti bir daha.
Nasıl paniklediğini anımsadı önce, tedirginliğin zihnini ağır ağır ele geçirdiği o anları. Işık hızıyla yol aldı zamanda. Geçmişe girdi ve çıkarken hatıralar vardı ellerinde.
“Aklımı yitirdiğim ilk an…” duraksadı. Bunu anlatacak mıydı? Sahiden mi? Karar vermek için biraz geç kalmıştı ama yine de konuşmak isteyip istemediğini düşündü. İstiyordu.
“Yani Fregoli sendromuyla ilk tanışmam…”
Asude irkilerek kafasını kaldırdı. Bunu daha önce ondan hiç dinlememişti. Evet birlikte yaşadıkları berbat bir olaydı bu ama asıl zehir Hanzade’nin göğsünde büyüyordu ve onun anlatması tümüyle farklı kılacaktı olayları.
“Zihnimde bir ağırlık hissettim. Bu durumu kafanın içindeki dağların yıkılması ve güneşin gerçekte olduğu büyüklüğüyle zihnine sıkışıp, orayı yakmaya başlaması olarak açıklasam abartmış olmam. İlk hissettiğim şey kulak içlerimdeki yangındı. Oradan bütün zihnime ulaştı ve alev alev bir hâl aldı. Bu hem fiziksel hem de ruhsal olarak acı veriyordu. Sanki kafamı soğuk bir suya soksam geçermiş gibi geliyordu ama elbette öyle olmadı. Parmaklarımla çok defa baskı yaptım beynime… Çenem ve başımın üstünden olacak şekilde iki elimle, iki yanından tutup bastırdım. İşe yaramadı ama yaşarken sanki buna ihtiyacım varmış gibiydi. Bir çeşit doğum diyebilirim. Oradan çıkması gerektiğini biliyorsun, zamanın geldiğini ama olmuyor işte.”
Büyük bir fazlalıkla yaşamayı öğrendiği o günlere şöyle bir göz attı. Henüz başlamışken bile kabustan beterdi.
“Ne kadar sürdü bilmiyorum. Siz gittikten sonra orada sallanıp dururken buldum kendimi. Ardından yerimden kalktım ve eve gitmeye çalıştım. Çalıştım diyorum çünkü tek bildiğim senin ölmek üzere olduğun ve benim de bu durumu evdekilere anlatmam gerektiğiydi. Bunu yapmam gerektiğini söyleyip durmaya başladı bir ses.”
Hâlâ ara ara duyuyordu kafasının içindeki konuşmaları. Bilim için beyni bazı fonksiyonlarını yerine getirmeyi bıraktığı için oluyordu bu ama birine söylese delirmişti işte…
“İnsanlar… Onları ansızın Doruk Ferhan’ın suratıyla değiştirmedim.”
İğrenir gibi baktı karşısındaki boşluğa. Gerçekten midesi bulanmıştı bu anları hatırlayınca.
“Bir arabaya bindim ve eve gitmeye çalıştım. Yani bunu bir şekilde başardım ama inan bana ne yaptığım hakkında fikrim yoktu. Kafamın içindeki yangın alnımdan dökülmeye başladı. Ağlıyordum ve sonra donup kalıyordum. Sürekli o anı hayal edip durduğumu hatırlıyorum. Kendime acı vermek için değil, seni kimin kaçırdığını unutmamak için.”
Hafiflemesi gerekiyordu. Anlatmak atlatmasına yardımcı olmalıydı ama işler şimdilik hiç de öyle gitmiyordu. Anlattıkça ağırlaşıyordu. Derin bir nefes aldı ve geri kalanını gözleri kapalı olarak anlatmaya başladı.
“Kaçırıldığını söyledim. Sanırım babama… Sonra beni gördüklerinde çıldırdıklarını hatırlıyorum. Hastaneye kaldırmışlardı. Belki doktor çağırmışlardır. Emin değilim. Ama gözümün içine tutulan ışığı, stetoskopun tenime değen buz gibi yüzeyini hatırlıyorum. Kış kadar soğuktu.”
Aynı yere dokundu stetoskop. Belli belirsiz bir hayal canlandı karşısında. Konuşmasını engelleyen biri vardı. Sakin olmasını istiyordu. Bir kadın vardı. Sorular sorup duran. Sesi... Neye benzediğini düşündü. Kelimeleri tane tane anımsamasına rağmen bir tonlama yoktu aklında. Sanki kağıdın üzerinden okumuş gibi… Öylece biliyordu onları.
“Sana ulaşmaya çalıştılar ve sonra haklı olduğumu anladılar. Polis geldi ve robot resim çizildi. Bahse varım bana hiç inanmadan bunu yapmışlardı yani doğru çıkmasını beklemiyorlardı ama yine de doğruydu hatırladığım o surat.”
Beyaz tenli, açık kahve renginde, önleri uzun, arkaları ve kenarları daha kısa, sağa doğru taranmış saçlar; uzun dar bir alın, kepçe kulaklar, belirgin çene kemikleri ve çıkık bir çene… Sağ yanına doğru taramıştı saçlarını, sağ kaşının bittiği yere düşüyordu. Çok uzun yapılı olmayan gittikçe yukarıya doğru kalkan ince bir kaş yapısı vardı. Şekilli bir burnu; küçük, hafif çekik, koyu kahve, düşük kapaklı gözleri; ok gibi kısa kirpikleri, sadece orta kısmı hafifçe dolgun olan, köşelerine doğru incecik duran büyük, soluk pembe bir dudak yapısı… Dişleri küçük, hafif aralıklı ve beyazdı. Göz çevresi ve kulaklarının üst kısmı kızarık, yüzünün her yanına dağılmış belli belirsiz açık kahverenginde çilleri vardı.
“Öyle netti ki tarifim inanılır gibi gelmemişti onlara. Robot resmi bana çevirdiklerinde evet işte bu, dedim. Eminim inanmadılar.”
Kafasını salladı. Bir çeşit geçmiş sayılırdı o anlar ama içinde kalan son baharını da şimdi anlatırken solduruyordu hatıralar. Hisleri geçmişten değil sanki şimdiden yükleniyordu kedere dair ne varsa.
Hanzade’nin acı çektiği öylesine ortadaydı ki Asude dinlerken ona bakmaya dayanamadı.
“Sonra insanların yüzleri bulanıklaştı ve önce hepsinin gözleri aynı çekik, kahve rengi gözlere dönüşmeye başladı. Sonra saçları kahverengi oldu. Burnu ve kulakları derken sonunda o ölü ten rengiyle tamamlandı yüzler. Bir gün içinde olup bitti. Gece yattım ve sabah uyandığımda başımda bekliyordu Doruk Ferhan. Bana sesleniyordu.”
Sesi titredi. Sıkıca kapattığı gözleri yaşardı. Hatta yangın yerine döndü yüzü. Kalbi sıkışmaya başladı. Anlattıkça yaşlanıyordu yüreği.
Yaşadıklarının ağırlığı el sallıyordu ötelerden. Görünce kendine ağladı çünkü en çok kendine üzülüyordu. Böyle biri olduğu için…
“Avazım çıkıncaya kadar bağırdım ama üzerime geldi. ‘Sakin ol!’ diyordu bana. O an kafamın içinde Hiroşima patladı. Her şeye yüzyıllar boyu sirayet edecek bir nükleer bomba… Avuç içlerim panikten kaşınmaya başladı. Omuzlarımdaki kemikler… Sanki biri iki yana çekip ayırmak için debelenip duruyordu. Gördüğümün o olduğuna emindim. Elimi bastırıyordu. Korktum. Ama tahayyül edebileceğinin çok dışında bir korku bu. Birini öldürmesi gibi algılıyordum ilk anlarda bu durumu ama sonradan fark ettim. Bu korku saf ve cehennemden çıkmaydı. Yani dümdüz korkmak diyebilirim buna… Nedeni, nasılı, niçini olmadan… Zaten bu yüzden böylesine kuvvetli. Sebebi olsa çözümü olur. Bunun bir sebebi yok, o zaman da yoktu.”
Bu korku okyanuslara benziyordu. Yani belli bir tanımı vardı evet ama tümüyle belirsizdi. Ne kadar derine inilirse inilsin, hep daha fazla bilinmezle ortaya çıkıyordu. Okyanusun orasında bir nehir gibi…
“Hiçbir şey yapamadım. Sesim kesildi. Beklemek zorunda kaldım. Sen elindeydin. Bir sürü şey söyledi ama hatırlamıyorum. Sadece sesindeki sakinliği algılayabildim. Titremeye başladı ellerim, ardından bütün bedenim. Kuvvetle sarsıldım. İçeri biri daha girdi. Her ne yaşıyorsam ikiyle çarp onu… Mantık öylesine uzaktı ki artık nasıl oldu hiç sorgulayamadım ama gelen gene oydu. Aynı bakış, aynı koku, aynı adam. Yaşarken anlayamıyorsun. Evet şimdi gayet akla uygun her şey ama şu kapıdan biri girse.”
Parmağıyla kapıyı gösterdi. Asude eline baktı.
“Aynı delilik hemen can bulur zihnimde… Biliyorum. Biliyorum çünkü hep öyle oluyor.”
Kısa bir ara vermeye ihtiyaç duydu. Daha sağlıklı bir iletişim kurmak adına biraz olsun duygularının yatışmasını bekledi. Mesela eli daha az titreyene ya da bacağı daha az sarsılana ve daha dik durabilene kadar…
“Ne denir bilemedim. Bu defa yerimden fırladım. Kaçmaya başladım. İçgüdülerim beni de seni de ailemi de öldüreceğini söylüyordu. Dediğim gibi korktuğum şey bu değildi. Engellemeye çalıştığım durumdu bu. Korkum belirsiz ve kestirilemezdi. Sonra balkona çıktım. Peşimden geldi. Geldiler. Bana bir şeyler söyleyip duruyordu. Hiç anlamadım. Kaçacak hiçbir yer bulamadım. Aşağıya atlamak dışında… Tamam diye düşündüm ve harekete geçtim. Yani o kadar doğruydu ki bu karar gözümde bir an şüphe etmedim. Parmaklıklara sarıldığım anda beni yakaladı. Bir engereğin bedenimi sardığını söyleyebilirim. Gittikçe sıkılaşıyordu. Öylesine korkmuştum ki birkaç saniye içinde bilincim kapandı ve bayıldım.”
Alnını kaşımaya başladı. Nefesi düzensizleşti. Birden bütün huzursuzluğundan kurtulup gergin bir tonlamayla “Onlar Doruk Ferhan değilmiş Asude. Annem ve babammış. Ben bir gece önce onları son defa görmüşüm ama bunu bilmiyormuşum.” dedi.
Hanzade dayanacak değil güç bulmayı deneyecek bile dermanı olmadığının farkındaydı. Sessizce için için ağlamaya koyuldu. Yani veda ettiğini bilmeden veda etmek, kafayı yiyecek kadar korkmak…
Yaşadığı her şey yüküyle ağırdı.
Asude son gücünü de masanın kenarına bıraktı. Şimdi onu nasıl suçlamayı aklından geçirdiğini düşünüp nefret ediyordu kendinden. Anlatırken bile ölümle defalarca yüz yüze gelmişti Hanzade. Yaşadığını sadece hissederek anlamaya çalışıyordu. Oysa ikizi bunu öylece yaşayıp başa çıkmak zorunda kalmıştı. Çok uzun süre…
İçi yandı. Mevsimleri kurudu yüreğinin. Yangınlar düştü gönlünün köhnelerine. Eli ayağı tutmaz oldu umutlarının. Yarınları öldü şimdilerinde ve en az Hanzade kadar lâldi bedenindeki yaşamın sesi.



