İçeriğe geç

LAKAYIT

Bölüm 44 · 12 dk okuma

LAKAYIT

Bölüm 44

42-KAHVALTI

"Önceki bölümde Akay, Lakayıt ekibinin arasındaki dostluğu aklından geçirmişti. Ardından Nefes'i saf dışı bırakıp Lakayıt ekibi olarak köydeki teröristleri öldürmüşlerdi. Daha sonra yaşlı bir adam, genç bir kadın ve kendisini asker olarak tanıtan bir teröistin konuşmalarına şahit olmuşlardı. Köy hakkındaki gerçeği ve asker olarak kendisini tanıtan teröristlerin planını öğrenmişlerdi. Köy halkının güvenliğini sağlayarak tüm teröristleri temizlemişlerdi. Lakayıt, kalan son iki teröristi bayıltmıştı tabi. Daha sonrasında Yaver gitmiş, Akay ise Nefes'i de alarak timi kurtarmak için okul sandıkları ahıra gitmişlerdi. Akay, Nefes'i üstü kapalı tehtid etmişti. Timdekileri kurtararak gelen görevi tamamlamışlardı. Tim olarak helikoptere binmişlerdi ve Kıvanç binbaşı, iki kez oğlum dediği kadına tekrar erkekmiş gibi hitap etmiş, ardından da neden sürekli aynı kadınla karşılaştıkları konusunda isyan etmişti. Akay ise telefonunu açmış, Mir'in kahvaltı davetini kabul etmişti. Akay helikopterden iner inmez tüm işlerini hallederek kahvaltı için hazırlanmıştı. En son Mir'in belirttiği yere gidecekti. O bölümde yazmamışım ancak Yaver, Lakayıt'ın bayılttığı iki teröristi de kendiyle götürdü."

Günümüz

Akay Gürgen

Güzel müstakil bir evin önünde durdurmuştum arabamı. Geldiğim yer hiç de öyle bir ağa oğlunun evine benzemiyordu. Konak filan da değildi. Bildiğimiz, dümdüz, tek katlı bir evdi. Ön bahçesi yoktu, bir verandası vardı. Ev beyaz renkliydi. Kapı ve pencereler de pastel maviydi. Çok iç açıcıydı ama hiç Hakkari evleri gibi değildi.

Mavi ahşap kapının önünde durup zile bastım. Kısa bir bekleme süresinin ardından kapı Mir tarafından açıldı. Altında gri bir eşofman ve üstünde de beyaz bir tişört vardı. Gayet ev halindeydi. Adamı ilk kez resmi veya şık giyinmemiş gördüğüm için uzun uzun süzdüm.

"Gömleklerini mi kaybettin?" Dediğimde gülerek kapının önünden geçti ve girmem için alan açtı.

"Gömleklerimin de dinlenmeye ihtiyacı vardı." Dediğinde boş boş suratına baktım.

"Peki." Dediğim gibi o da ciddi misin bakışları attı. Sadece sırıttım. Ayakkabılarımı çıkarıp Mir'in bana verdiği ev terliklerini giydim. Evin samimi ve sıcak bir havası vardı. Belki de Mir'i yansıtıyordu? Bilmiyorum ama hoşuma gitmişti.

"Bu taraftan." Diyerek gösterdiği bir odaya girdim. Mutfaktı. Ahanda has be has Hakkari evi. Mutfak ayrı oda, oturma odası ayrı oda, salon ayrı, yatak odası ayrı. İşte ev dediğin böyle olur hacı. Ney öyle elin gevurlarının evine özenip de mutfakla oturma odası ve salonu birleştiriyorsun. Her oda ayrı olacak lan. Az mahremiyet. Evet boş yere sinirlendim şuan. Aferin bana. Beynimi sikeyim.

O değil de kaburgalarım ağrıyor lan.

Mutfak genişti. Uzun L şekli tezgahı vardı ve bir duvarda da yemek masası. Yemek masasının üstünde ise yok yoktu. Normalde tüm bu masayı tek başıma bile bitirebilirim ama heyvan gibi gözükmemek için standart beslenmem gerek.

"Bunların hepsini sen mi hazırladın?" Derken masanın üstündeki krep, börek ve poğaçaları göstermiştim. Anasını satayım börek çok güzel duruyor.

"Evet." Dediği zaman hayrete düşmüştüm açıkçası. "Üniversite yıllarımda tek başıma İstanbulda yaşıyordum. Sürekli dışarıdan yemek sağlıksız olduğu için kendim yemek yapmayı öğrendim. Bir süre sonra da hobim oldu."

"İyiymiş." Dedim ve sandalyeye oturdum. O da karşımdaki sandalyeye oturdu. İkimizin de önünde boş servis tabakları vardı. Mir benim tabağımı alarak içine kahvaltılık koyarken başımı omzuma doğru eğip yüzünü inceledim. Tabağı doldururken üzerinde büyük bir ciddiyet vardı. Kaşlarını hafifçe çatmıştı ve farklı renkteki iki gözü kısılmıştı.

Doldurduğu tabağı karşıma koyduktan sonra kendi tabağını aldı. Sandalyede arkama yaslanıp hareketlerini izlemeye devam ettim. Kendi tabağını da doldurduğunda nihayet bana baktı. Artık nasıl bir derinlikle bakıyorsam yavaş yavaş gerginleşti.

"Şey... Yüzümde bir şey mı var?" Diye sorduğunda başımı hafifçe iki yana salladım. O da zaten hemen konuyu değiştirdi. "Süt, çay, portakal suyu. Hangisini istersin? Eğer istersen çaya limon damlatabilirim ya da süte bal ekleyebilirim. Ballı süt sever misi-" Demişti ki istemsizce sert çıkan ses tonumla sözünü kestim.

"Hayır." Ani ruh hali değişimim tabi ki gözünden kaçmadı. Adam ne de olsa psikolog. "Demli ve şekersiz çay." Dediğim zaman başını sallayıp çayımı doldurdu. Kendisi de portakal suyu içecekti.

"Ellerine sağlık." Diyerek kahvaltı yapmaya başladım. İlk olarak böreklerden bir tanesini yedim. En sevdiğim ıspanaklı böreklerdendi. Ulan adamın el lezzeti de varmış he.

"Afiyet olsun." Diyerek portakal suyunu yudumladı. O sırada ikinci börek dilimini de yemeye başlamıştım. Daima hızlı hızlı yemek yerdim.

Asker olduğum zamandan beri oluşan bir alışkanlıktı bu. Sürekli bir şeye hazır olmalısın, asla vakit kaybetmemelisin. Lavabodan hızlı çık, banyonu hızlı yap, yemeğini hızlı ye. Daima emirlere itaat et ve verilen emri en hızlı ve en iyi şekilde yap. Görevdeyken hızlı ve dikkatli ol. Biz askerler için zaman önemliydi. Zaman o kadar önemliydi ki tüm boş zamanlarını sevdiklerinle dolu dolu geçiririz. Daha doğrusu başkaları. On yıldır zamanımı harcayacağım kimse yoktu ve zaman benim için önemini yitirmişti.

"Açıkçası bir ağa oğlu olarak konakta, ailenin yanında yaşadığını sanıyordum." Derken çayımı içmiştim. Şuan çok pis sigara yakasım vardı.

"Ailemle pek aram yok. Genellikle burada yaşıyorum. Sadece önemli bir şey olduğunda konağa gidiyorum." Dediğinde başımı salladım.

"Anladım. Özel değilse nedenini sorabilir miyim?" Lokmasını yuttu, peçeteyle ağzını sildi ve hafifçe öksürerek boğazını temizledi.

"Aslında tüm Hakkari biliyor. Hakkarili birisi olarak bilmemen biraz garibime gitti." Hafifçe gülümsedi.

"On yedi yıldır Hakkariye adım atmadım." Dedim net şekilde.

Aile evimiz şehirden uzaktı ve çevrede neredeyse başka ev yoktu. Evimizin etrafındaki arazinin bir kısmı da bize aitti. O saldırı olduğunda amcam gelene kadar ailemin ölü bedenlerine sarılmıştım. Amcam gelene kadar, yani yaklaşık bir gün boyunca yerimden kıpırdamadan annemin başı kucağımda, babama sarılı şekilde kalmıştım. Amcam geldiği zaman beni onlardan ayırmıştı. Sehitlere yaraşır bir cenaze töreninden sonra onları gürgen ağaçlarıyla dolu bir tepeye gömmüşlerdi. İki gün sonra da her şeyi arkamızda bırakıp Bingöle taşınmıştık. Yaklaşık bir yıl boyunca her şeyden soyutlandım. Amcam bana zorla yemek yediriyordu. Uyku ilacıyla uyuyordum. Bir yıl okula gitmemiştim ve amcam da bir yıl askerliği askıya almıştı. Hepi topu beş saat uyuyabiliyordum. Kahvaltıda biraz peynir biraz zeytin yiyordum. Günde sadece bir bardak su içiyordum. E haliyle sürekli hastalanıyordum.

Ailemin ölümü sürekli kabuslarıma giriyordu. Bazen aniden çığıl atıyordum. Hiç sebep yokken çığlık çığlığa bağırıyor, eşyaları dağıtıyor ve kendime zarar veriyordum. Hatta bir gün beni durdurmaya çalışan amcamı bıçaklamıştım. O krizden sonra bir ay boyunca hastaneye kapatılmıştım ve oradan çıkınca ben eski ben değildim. Nefes alan her varlıktan nefret ediyordum. Mutlu çocuklardan tiksiniyordum.

Yanındayken tek mutlu olduğum kişi amcamdı ve ben ona karşı duyduğum pişmanlık yüzünden sürekli kendimi geri çekiyordum. Amcamın sağ baldırında bir bıçak izi vardı. O izi ben yapmıştım. İşin beni en çok burkan tarafı ise amcam bana bunun için asla kızmamıştı. Ancak benim ona karşı boynum daima büküktü.

O bir yılın sonunda toparlanmış gibiydim. Amcam da artık beni tek başıma bırakıp görevlere gidebiliyordu. Her karargaha gittiğinde onunla giderdim ve odasında bir heykel gibi otururdum. Askerler gelirdi, amcam onlara gidecekleri görevleri anlatırdı ve ben sadece izlerdim. Hatta askerler artık bana o kadar çok alışmışlardı ki amcamın yardımcısıymışım gibi muamele görürdüm. Bana sanki onlar gibi askermişim gibi davranırlardı. Oradaki acemilerle birlikte beni de eğitirlerdi. Dövüşmeyi, silah kullanmayı ve dayanıklılığımı arttırmayı öğrenmiştim erken yaşta. Sabahları okula gidiyor, okuldan sonra da amcam orada olsun ya da olmasın askeriyeye gidiyordum. Orada amcama tahsis edilen odada kalıyordum amcam yokken. Sabah da erkenden askerlerle birlikte uyanıp spor yapıyordum. Sonra da hazırlanıp okula gidiyordum. Karargah benimle o kadar iç içeydi ki okula beni oradaki askerler bırakırdı ve okuldan almaya gelirlerdi amcam yokken.

Yıllar böyle geçti. Kara harp okulundan en üst rütbeyle mevzun oldum. Bu konuda küçüklüğümden itibaren aldığım eğitim, gerçek askerlerle iç içe yaşıyor oluşum ve askeri psikolojide olmam büyük bir rol oynamıştı. Diğer öğrencilerden çok ilerideydim bu yüzden eğitmenlerim beni daima zorlamış, sınırlarımı çok öteye taşımışlardı.

Eğitmenim, Levent Türkel. Benim beyin yapımı çözmüş ve ilerlemem için gerekli motivasyonu yüzüme iz bırakarak vermişti.

Girdiğim ilk tim, Kasırga timinin komutanı Şeref yüzbaşı. Sürekli sinirime basar ve benim sabrımı zorlardı. Timdeki diger arkadaşlarım bana bulaştığında ses etmezdi. Timin çaylağıydım. Bu yüzden ses çıkaramıyordum. Şeref yüzbaşı da bunu yaparak benim hırsımı körüklemişti. Zaten o yıllarda hem Kasırga timindeydim hem de gizliden gizliye yeni yeni kurulan Lakayıt karargahına giderek kendimi çok daha geliştiriyordum. Askerliğimi ilk Ankarada yapmış olmamın sebebi zaten Lakayıt karargahın orada olmasıydı. Bu konuyu Lakayıt projesinin kurucusu halletmişti.

Lakayıt karargahına girdikten çok az bir süre sonra amcamın öldüğü haberini almıştım. İşte o benim dönüm noktam olmuştu. Amcamın cesedi asla bulunamadı. Kimse de onun aslında yaşıyor olduğuna ihtimal vermemişti. Ben bile. Cesedi olmadığı için boş bir mezarlığa gidiyor, mezar taşındaki ismine bakıyor ve hiçbir şey söylemeden gidiyordum. Duygularımı bir sandığa koymuş, o sandığı da en derinime gömmüştüm. En derinime gidebilen üç kişi vardı, onlar da en derinimdeki mezarlıktaydı.

Dokuz yıla yakın bir zaman dilimi boyunca tek duygum öfkeydi. Gerekmedikçe konuşmak yok. Birisine bağlanmak yok. Yaralandığın zaman düşmek yok. Zayıflık yok. Duygu yok. Arkadaş yok. Sevmek yok. Merhamet yok. Dinlenmek yok.

Sadece öfke var. Küfür var. Yanlızlık var. Ayakta durmak var. Güç var. İfadesizlik var. Sigara var. Nefret var. Acımasızlık var. Hareket var.

"Akay. Akay?" Adımı söyleyen ses sanki suyun içindeymiş gibi konuşuyordu. Birisinin elini omzumda hissedince keskin bir hareketle kahvaltılık çikolatayı sürdüğümüz küçük bıçağı aldım. Bıçağı aldığım gibi omzumdaki ele doğru atak yapmıştım ki son anda durdum. Dalmışım amına koyim.

"Afedersin." Derken bıçağı masanın üstüne bırakmıştım. Başım zonkluyordu. Migren kendini tekrar göstermişti. Şeytan diyordu ki al o bıçağı sapla kendi kafana. Sırf şeytan dediği için yapmıyordum.

"İyi misin?" Dedi ve bana bir bardak su uzattı. Uzattığı suyu alıp kafaya dikerek tekte içtim.

"İyiyim. Migrenim tuttu." Dirseğimi msaya, başımı da avcuma yasladım. O kadar çok ağrıyordu ki kulağım bile çınlamıştı. "Arveles var mı?"

"Dolarex var." Dediğinde başımla onayladım. Gitti ve kısa bir süre sonra elinde hapla geri döndü. Ağrı kesiciyi ağzıma attım. Su içmedim. Neden böyle yaptım bilmiyorum ama şuan su kesinlikle midemi bulandırıyordu.

"Anlatmak ister misin?" Dediğinde istemsizce askerlerime attığım lüzumsuz konuşmalarını götüne sok ve çeneni kapat ki seni dünyadan silmeyeyim sikik soylu bakışını attım.

"Süt ve bal hakkında konuştuğumda gerildin, Akay. Ve şimdi de Hakkariye on yedi yıldır gelmediğini söyledikten sonra bal kasesine bakarak daldın. Seslendiğimde duymadın ve sana dokunduğum anda refleksle elimi bıçaklamaya kalkıştın." Dediği zaman fark ettirmeden dilimin ucunu ısırdım.

Ben mi çok aptaldım da bunu belli ettim yoksa o mu çok iyi bir gözlemciydi? Her ne olursa olsun, açığımı göstermemem gerekiyordu. Eğer şuan karşımdaki bir terörist olsaydı bu zayıflığımdan yararlanabilirdi.

"Ben senin hastalarından birisi değilim, Mir. Benim beynimin işleyişini çözmeye çalışma." Ters ters konuşmamla neden bilmiyorum ama bir an gülecek gibi oldu.

"Pekala. Bu konuyu irdelemeyeceğim. Ama anlatmak istersen dinlerim." Diyerek geri adımı attı. "Akay, kaşlarının arasında çukur oluşmuş kaş çatmaktan. Azıcık normal bakar mısın?"

"Hayır."

"Tamam."

İkimiz de konuşmanın saçmalığına ses etmedik. Kahvaltı faslını bitirdiğimizde birlikte sofrayı topladık.

"Kahveni nasıl içersin?" Diye sorduğunda yemek masasının üzerine atıştırmalıklarla dolu bir tepsi koymuştu.

"Şekersiz." O kahveri yaparken ben de onu izledim. Boş durmamak için ben de küçük kahve yanı su bardaklarını doldurmuştum. Küçük su bardaklarını da minik sunum tepsisine yerleştirmiştim. Fincan altlarını da koydum tepsiye.

"Sen atıştırmalıları oturma odasına götür. Hemen yandaki oda." Diyen Mir ile birlikte tepsiyi alıp oturma odasına geçtim. Biri üçlü, biri ikili ve iki tanesi tekli olmak üzere dort koltuk vardı. Üçlü koltuğun onünde ahşap sehpa, karşısında televizyon ve televizyonun iki yanında kitaplık. İçerisi aydınlık ve ferahtı. Mir'in zevki gerçekten çok iyiydi. Samimi, huzurlu ve rahat hissettiren mobilyalar kullanmıştı hep. Sehpaya tepsiyi koydum ve üçlü koltuğa oturdum. Çok geçmeden Mir gelmişti elinde tepsiyle.

"Ulan seni alan yaşadı he." Dediğim sirada Mir de gülümseyerek tepsiyi sahpaya indirdi.

"Yaşa o zaman." Demesiyle gözlerim fal taşı gibi açılmıştı.

"Oha. Yuh. Çüş." Dedikten sonra sırıttım. "Bu bir evlilik teklifi mi?"

"Sana bağlı." İkimiz de kahve fincanlarını önümüze çektik. İlk once suyu içerek boğazımı yumuşattım.

"Evin hanımı sen olursun." Dediğimde ters ters baktı.

"İstersen çocuğu da ben doğrayım." Dediğinde kahkaha attım. Adam kafa insandı lan. İnsan yanında kasılmıyordu ya da gerilmiyordu. Netti, samimiydi ve espiriliydi. Hemen uyum sağlıyordu.

"Her işten gelişimde yemeği önüme isterim. Sofra kalktıktan sonra da çayımı ver, bana yeter."

"Akay, korkutuyorsun beni. Cidden hakiki milli babalar gibi konuşuyorsun. Üstelik her an kıraathaneye gitme potansiyeli de var sende." Ciddi ciddi konuşmasıyla gülmemek için dilimi ısırdım. "Sen beni aldatırsın. Yok sana evlilik teklifi." Anırdım.

"Tamam tamam korkma. Kahveye seni de götürürüm." Dediğim sırada telefonum çaldı. Arayan kişiye baktım. Bilinmeyen numara.

0**14252124

Yuva arıyordu.

"Buna bakmam gerek." Diyerek kalktım ancak sonradan Mir'in zaten benim Lakayıt olduğumu bildiğini hatırlayıp geri oturdum. Eğer çok gizli ve önemli bir şeyse zaten şifreli konuşurdum, anlamazdı. Hemen aramayı yanıtladım.

"Lakayıt dinlemede." Göz ucuyla Mir'in hafifçe kaşlarının çatıldığını gördüm. Bana bakmadı, sadece kahvesini sakince içmeye devam etti ve pencereden dışarıyı izledi.

"Buldum, Akay." Demesiyle benim için zaman durmuştu. Akay dedi. Akay dediğine göre, ve üstelik buldum dediğine göre... Ailemin katillerini bulmuştu. İçimde bir şeyin yükseldiğini hissettim. Kötü bir şeyin. Sertçe yutkundum ve kendimi zorlayarak konuştum.

"Bilgisayara gönder." Burada bakamazdım ve kim olduklarını söylemesine izin veremezdim. Kendimi tutabileceğimin bir garantisi yoktu. Zaten Lakayıt karargahındayken yeni bir bilgisayar almıştım. Öncekini oruspu soylu Dinçer ailesinin evinde unutmuştum ve şükür ki Tuva o bilgisayarın içindeki her şeyi silmişti. Bilgisayar kendi kendini kapatmış ve kendi kendine kısa devre yapmıştı. Yuva sayesinde. Telefonu kapattı. Ben de hemen ayağa kalktım.

"Gitmem gerek." Diyerek Mir'e bakmadan dış kapıyı açtım. Ayakkabılarımı giydiğim gibi de arabama fırladım. Mir, her halde bunun askerlikle ilgili olduğunu ve beni göreve çağırdıklarını düşünmüş olacak ki benim aksime sakindi.

"Dikkat et kendine." Demesiyle teorimi doğrulamış oldum. Beni göreve gidecek sanıyordu şuan. Ona cevap bile vermeden arabama bindim. İlk defa arabamın direksiyonunu okşamadan çalıştırdım aracı.

Son hız eve doğru sürerken dişlerimi sıkıyor, direksiyonu tutan ellerim titriyor ve nefes alamıyordum. Ani fren yaptım. Torpido gozünden bir dal sigara ve çakmak alıp arabadan indim. Hızlı hızlı sigarayı içtim. Hem bakmak için sabırsızlanıyordum hem de bakamamak için kendimi oyalıyordum. Üstelik sigara bağımlılığım da kendisini göstermişti. Sigarayı söndürdüm, arabaya bindim ve bu seger hiç durmadan konağa doğru sürdüm. Evin önüne park etmek üzereydim ki bir araba son sürat bahçeden çıkıp yanımdan geçti. Arabanın ardından da Şüheda'yı gördüm. Telaşlıydı.

Arabadan indiğim gibi onun yanına gittim. Beni görmesiyle rahat bir nefes aldı ve bana doğru koştu.

"Ne oluyor?" Dediğimde onümde durup nefeslendi.

"Birisi amcamı aradı. Amcam telefonla konuştuktan sonra senin odana girip bilgisayarını aldı. Ne yaptı bilmiyorum ama odadan çıktığında Mehmed Dalkıran diye sayıklıyordu. Nolduğunu sordum ama cevao vermedi. Arabaya binip gitti." Dediğinde beynimden vurulmuş gibi oldum. "Akay, adam sinir krizi geçiriyor gibiydi! Ona yetişmemiz lazım!"

"Sen kalıyorsun." Diyerek arabaya bindim. "Evden ayrılma."

"Ne?" Afallamış yüzüne soğuk bir bakış attım.

"Duydun." Dememle arabayı çalıştırıp gaza bastım. Amcamın nereye gittiğini biliyordum. Daha doğrusu tahmin ediyordum.

Mehmed Dalkıran. Gözlerimin arkası sızladı. Beynime bıçak saplanmış gibiydi. Midem de bulanıyordu. Ve hatta içimden Allah'a yalvarıyordum. Mehmed Dalkıran babamı ve annemi öldüren, daha soğrusu öldurülmelerini sağlayan kişi olmasın diye Allah'a yalvarıyordum.

Mehmed Dalkıran benim dedemdi.

Ve lütfen Allah'ım, kendi oğlu ve gelininin ölümünün kaynağı o değildir.

Babama her türlü eziyeti yapan bu adam onu öldüren kişi olmasın. Lütfen.

╾━╤デ╦︻

Bölümün sonu!

Bölüm sonu

4 yorum