(Lütfen oylama yapıp yorum yazmayı unutmayın, iyi okumalar♡♡♡)
" Labirente hoşgeldiniz bayan Miller"
Bir sınıf düşünün, herkesin birbirini çok sevdiği, eğlendiği, her şeye gülen, birisi ağlayınca ağlayan kişinin yanına koşan ve derdinin ne olduğunu öğrenmek için başında pervane olan, hoca ders işlerken eğlenmek için birbirlerine kağıt atıp kahkahalarla gülen, kendilerine açtıkları mesajlaşma grubunda bir sürü şey konuşan ve içinde herkesin olduğu, gülmekten göz yaşlarına boğulan bir sınıf düşünün... kardeş olan bir sınıf.
Şimdi de o sınıfta duran bir fazlalık düşünün. Uzakta sırasında oturup eğlenen arkadaşlarını izleyen, komik olaylara dahil olmadığı için acı içinde gülen, ağladığında umursanmayan, güldüğü zaman insanların bakışlarından rahatsız olduğu için ağzını kapatan, hoca ders anlatırken birbirine kağıt atarlarken ona isabet ettiği için gülmeyi bırakıp özür dilenilen, yalnız olduğu için kendisini kitaplara ve müziğe kapatan, gruplaşma etkinliklerinde sevilmediği için başka bir takıma çöp gibi atılan ve sesini bile çıkaramayan, kendileri için açtıkları mesaj gurubuna dahil olmayan hatta bir grup olduğundan haberi bile olmayan, o kardeşlerin yanına üvey gelen, içine kapanık, yalnız, agresif, karamsar, umursamaz, utangaç ve görünmez birini düşünün. Görünmez bir kız düşünün.
Tahmin ettiğiniz üzere o kişi benim.
Memnun oldum ben Malia Miller, namı diğer 'görünmez kız'
Karanlık nedir bilir misiniz? Gözünüzü kapattığınızda bile göremediğiniz o lanet alan... Işığı kapattığınızda bile karanlık olmaz, ay ışığı girerdi odaya. Karanlıktan korkan bir sürü kişi vardı. Eskiden karanlıktan çok korkardım sonra o korktuğum karanlığa dönüştüğümü farkettim. Lanet gecelerde hapis kalıyordum. Gündüzleri de evde hapis kalıyordum.
Siz karanlığı ne olarak tanımlardınız? Veya bir yerin karanlık olduğunu nasıl anlardınız? Hiçbir şey göremediğinizde değil mi. Aslında hiçbir şey göremediğinizde bile çok şey görürsünüz. Gözünüzü kapattığınızda her yer siyah olmaz örneğin. Birden fazla renk vardır hatta. Bu kadar renk varken biz neden siyaha karanlık diyorduk? Korkutucu ve ürkütücü olduğu için mi yoksa?
Benim bildiğim ve tanımladığım karanlık bunlardan ibaret değildi. Benim için karanlık annemi kaybettiğim gündü. Odama ay ışığını bırak sanki güneş bile girmiyordu. Gözümü kapattığımda yokluktan ibarettim, işte o gün karanlık korkumu yendim çünkü o gece koca bir karanlığa dönüşmüştüm.
Arkadaşım yoktu, sevgilim yoktu. Babam yıllardır depresyonda, erkek kardeşim ise yine odasındaydı, 7/24 ağlıyordu. Trafik kazası geçirerek annemde karanlığa dönüşmüştü. Bizden ayrılmadan önce ilik ameliyatı olmuştu. Kaza sonucunda akciğerinde bir sorun çıktı. Doktor fazla zamanı kalmadığını söylüyordu.
Hastane odasındaydık annemin soğuk ellerini tutmuş, o kötü anın gelmesini bekliyorduk. Bizimle veda konuşması yapıyordu. Son dediği şey ise "Sizi çok seviyorum ve beni unutmayın" sözüydü. Asla unutamazdım ki.
Annem son nefesini verdiğinde hıçkırarak ağlamaya başlamıştım. Onu öptüm, kokusunu tekrardan içime çektim. Kahverengi saçlarını okşadım. Gözlerimdeki yaşları sildim ve topallayarak ama hızlı adımlarla pencereye doğru ilerledim ve gökyüzüne baktım. Bana sürekli "Yeryüzünden bir kişi eksilince gökyüzünde bir yıldız kayar" derdi. Annemi son kez bir yıldız olarak görecektim.
Siyah ve bulutsuz gökyüzüne baktığımda dikkatimi ilk çeken şey parlaklığıyla göze batan dolunaydı. Pencerenin önündeydim ve dolunayda doğrudan buraya bakıyor ve ışığıyla karanlık odayı aydınlatıyordu.
Sonra bir yıldız kaydı, benim gözümden ise milyonlarca yaş... Annemi son kez gördüm, bana gülümsedi. Ruhu gökyüzündeki bir yıldızda yerini almıştı. Şuan cennet kapılarından geçiyordu.
Ruhu çok uzağımızda cansız bedeni ise yanı başımızdaydı.
Babam, annemin o soğuk ve solgun elini tutmuş, başınıda annemin karnına koymuş ağlıyordu. Bu duyguyu bilir misiniz? O güçlü, cesur, kahraman, babanızın hıçkırarak ağladığını düşünsenize. Ne hissederdiniz? Şahsen ben yıkılmıştım. Babamı gördükçe ellerim birbirine giriyor, ağlama ve ölene kadar çığlık atma istediğim on misline çıkıyordu.
8 yaşındaki bir kızın hayali ne olabilir? Prenses, peri veya deniz kızı olmak mı? Onlar için her şey masallardan ibaret. Annelerinin ve babalarının anlattığı masallardan.
İyilerin kazandığı, kötülerin kaybettiği masallar.
Mutlu sonla biten masallar.
Hayal dünyalarını geliştirmeye başlayan masallar.
Onların masalı daha yeni başlarken, benim masalım 8 yaşımda bitmişti.
Bir prensesin kraliçesi ölmüşdü. Bir perinin kanatları, bir deniz kızının kuyruğu kopmuştu. Benim hayallerim de bunlardan ibaretti artık. O hayallerime bir tane daha ekledim... ölüm.
İki kez intihara kalkıştığımı söyleseydim tepkiniz ne olurdu? İkisinde de bana engel oldukları için başaramamışdım. İlk intihara kalkışacakken 10 yaşındaydım. Annem sürekli rüyalarıma giriyordu. Daha fazla dayanamadığım için bir gün banyoya girip kapıyı kapattım. Babamın sakallarını almak için kullandığı mavi jileti elime aldım ve bileğime doğrulttum. Tam bileğimi kesecekken trajikomik bir olay oldu ve banyo kapısı çaldı. Erkek kardeşim Sam'in tuvaleti gelmeseydi eğer kanlar içinde yere yığılmış ve ölmüş olacaktım.
İkincisinde ise okuldaydım. Okulumuz geniş ve beş katlıydı. Yüksek olduğu için belki bu sefer ölebilirim diye düşündüm. Merdivenlerden çıkıp çatı katına gidene kadar ölmüştüm ama bunu resmi hâle getirmeliydim. Çatı katına çıkıp büyük beyaz pencerenin karşısına geçtim ve sol taraftaki pencereyi açtım. İstem dışı aşağıya baktığımda erkekler futbol, kızlar voleybol oynuyordu. Bazıları ise beştaş oynuyor veya ip atlıyordu.
Onlar ip atlayıp eğlenirken, ben aşağıya atlayıp ölecektim.
Sağ ayağımı beyaz mermere koyduğumda tekrardan aşağıya baktım. Azıcık gözüm karardı. Fazla yüksekti. Beni farkeden birkaç çocuk vardı ve beni diğerlerine işaret ediyorlardı.
Hava soğuktu, okul formamın üstüne sadece ince siyah bir yelek giymiştim. Ayakkabımın altı delikti ve bazen su geçiriyordu. Ona rağmen mermerin soğukluğunu hissetmiştim. Eğer otuzlu yaşlarında sarışın bir hoca beni kolumdan tutup çekmeseydi belki de şuan ölmüş olacaktım. Ama pişman değildim. Belki yükseklik korkum o günden sonra başlamıştı.
Kendime başka ölüm yolu bulabilirdim. Sonuçta ölümlü dünyadaydık, öyle değil mi?
Odamdaydım. Sürekli olduğum ve sevdiğim tek yer olan odamda yatağımın üstündeydim. Okul vardı ama benim umrumda bile değildi. Annemi kaybetmemin üstünden 12 yıl geçmişti ama hâlâ unutamıyordum. Onu unutmaktan korkuyordum. Sesini, kokusunu, melek gibi yüzünü unutmaktan korkuyordum.
Alarmım üçüncü kez tekrar çaldı. İstemsizce telefonu elime aldım ve kapattım. Gözümü kapatıp uyuyacağım esnada babamın odaya girmesiyle hevesim kesildi. "Okula gitmeyi düşünmüyor musun?" Oturma pozisyonuna geçtim ve omuz silktim. "Aslında hayır, düşünmüyorum" elini kapı kolundan çekip yanıma doğru geldi ve yatağıma oturdu.
"12 yıl oldu Malia! Üzgünsün, kızgınsın biliyorum. Bende öyleyim ama hayata küsme be kızım. Çık hava al, gez, eğlen, arkadaşlarını ara, hayatı yaşa!" Yüzüne bakamıyordum, bağdaş kurmuş ellerimle oynuyordum. Bu konu her açıldığında ağlıyordum. Yine burnum sızlamıştı. Babamın karşısında annem için göz yaşı döküp onu tekrardan üzmek istemiyordum.
"Nasıl yaşayayım baba? Gez, eğlen diyorsun da nereyi gezeyim, mutfağı mı? Arkadaşlarım var da benim mi haberim yok, yoksa! Hepsinden nefret ediyorum zaten. Kendimi hiç olmadığım kadar yalnız ve kötü hissediyorum onların yanındayken."
Beni anladığını biliyordum. Gözlerinde ne kadar endişe ve üzüntü olsada beni anlıyordu. "Kendini kapatma, güzel bir gelecek seni bekliyor. Hadi kalk ve giy üstünü" dedi ve ayağa kalktı. Güzel bir gelecekmiş... benim geleceğim güzel olsaydı haberim olmaz mıydı? Bende ayağa kalktım ve babama sıkıca sarıldım. Onu da kaybedemizdim. Bu düşünce sürekli zihnimde dolaşıyordu.
Ölüm hiç olmadığı kadar beni korkutuyordu. Ama biliyordum tek kurtuluş yolu ölümdü.
Babam odamdan çıkınca krem renkli ve boy aynalı dolabımın karşısına geçtim. Dolabın kapısını açtım, dağınık olan kazaklarımın arasından ütüsüz ve kırışık formamı çıkardım. Bizim lisede etek giydiriyorlardı ve nefret ediyordum. Zaten hava soğuktu bari pantolon giyebilseydik. Her durumda erkekler daha şanslıydı.
Siyah, dizimin biraz üstünde biten eteğimi ve altınada siyah kilotlu çorabımı giydiğimde şimdiden donmuştum. Üstümde de beyaz bir gömlek ve mavi bir ceket vardı. Gömleğin düğmelerini ilikleyip yakasını düzelttim. Aynaya bakınca pek fena sayılmazdım.
Dağınık topuz yaptığım saçlarımı çözdüm ve bir tarakla tarayıp tekrardan dağınık bir topuz yaptım. Bu model bana yakışıyordu. Saate baktığımda dersin on beş dakika sonra başlayacağını gördüm ve siyah deri okul çantamı sırtıma takarak odadan çıktım. Kahvaltı yapmak için zamanım yoktu. Babam elime okulda bir şeyler alıp yemem için harçlık verdi ve bana sıkıca sarıldı. Sam da oradan bize bakıyordu. Kendi formasını giymişti ve kardeşim olarak demiyorum çok yakışıklıydı.
Sam onuncu sınıfa gidiyordu. Ben otobüse binerek kendi puanımla aldığım liseye yerleşmişken o okul puanı neye yettiyse oraya gitmişti. Bu sebepten aynı lisede olamamıştık. Aslında annem öldükten sonra 2 yıl okula gitmemiştim. 20 yaşındaydım ama 12. Sınıftım. Bu durum beni yaşıtlarımdan daha olgun gösterdiği gibi onlardan büyük olduğum içinde iğrenç bir durumdu. Askılıktan lacivert montumu aldım ve babamın yanağına bir öpücük kondurdum. İkisinede el sallayıp merdivenlerden aşağıya indim.
Otobüs durağı bizim evin hemen üst sokağında yer alıyordu. Geç kalmayı hobi haline getirdiğim için pek takmıyordum. Sonbahar ve kış ayından gerçekten nefret ediyordum. Ben yaz insanıydım. Üşümeyi sevmiyordum ama şuan titriyordum. Çantamı yere koydum ve montumu giyip tekrardan sırtıma taktım.
Galiba yağmur yağmıştı, yerlerdeki su birikintileri ise bunun elçisiydi. Çocukluğumdan beri su birikintilerine basarak yürümeyi tercih ediyordum. Gökyüzüne baktığımda bembeyazdı. Her an yine yağmur yağabilirdi.
Sokağı döndüğümde otobüsün duraktan birkaç yolcu aldığını gördüm galiba daha yeni gelmişti. Koşarak yetişmeye çalıştım, tam tekrardan hareket edecekti ki genç bir erkek otobüsü durdurdu. Ona teşekkür ederek otobüse bindim. Öğrenci kartım vardı onunla rahatça geçebiliyordum.
Arka koltuklardan birine ilerliyordum, önlerde oturmak bana rahatsız hissettiriyordu. Otobüs aniden hareket edince dengemi kaybedip düşecekken siyah saçlı bir erkek beni kolumdan tuttu. Bu erkekler hep mi böylelerdi? Fazla yardım severlerdi. Dahası kızlar bile böyle davranmazdı.
Arka koltuğa zorluklarla oturduğumda çantamdan kulaklığımı çıkarttım ve telefonuma taktım. Şarkı listem oldukça karışıktı. Dikkatimi dağıtan her türden şarkı vardı. Kulaklığı kulağıma taktım ve arkama yaslanıp camdan dışarıyı izlerken dinlemeye başladım.
Bazı şarkılar vardı ki tam olarak o an yaşadığınız duyguyu anlatıyordu. En çok okulda müzik dinlerdim. Sarılan, eğlenen, birbirlerinin üstüne çıkan aptal arkadaşlarımı izlemekten başka yapacak hiçbir şeyim olmuyordu. Kitap okuyarak günümü geçiriyordum. Aksiyon, fantastik ve korku kitaplarını severdim. Aşk pek benlik değildi. Çünkü gerçekten sevecek bir erkek kriteri bulmam hemen hemen imkansızdı. Bunu okulum sayesinde farketmiştim.
Okulumu seviyordum ama arkadaşlarımdan saf bir şekilde nefret ediyordum. Sınıfın zekisi olur, dedikoducusu olur, aptalı, komiği ve yalakası olurdu. Ama ben o sınıfta bir hiçtim. Ben o sınıftaki sessiz ve dışlanılmış öğrenciydim. Sürekli duvar kenarı en köşede tek başıma otururdum. Kitap okur, müzik dinlerdim. Kimse yanıma gelmezdi. Konuşmazdı hatta görmezdi. Gölge gibiydim. Derslere hiç katılmazdım ama notlarım katılan herkesten daha yüksekti. Beni de bunun için kullanıyorlardı.
Hiç kendinizi değersiz hissettiniz mi? Mesela ben herhangi bir şeye yaramayan sadece süs olsun diye duran eşya gibiydim. Ama o süs olan eşya bile kullanışlıydı en azından güzel duruyordu. Ben öyle değildim işte. Ne güzel duruyordum ne de bir işe yarıyordum. Öylesine bir çöp olarak atmışlardı beni. Herkes güler eğlenir, benim gibiler ise acıya gülerek eğlenirdi.
Bir çocukluk için en acı şey buydu işte. Dışlandığını apaçık hissettiğin bir ortamdan ayrılıp sıranda oturmak gibi. Bir insan neye göre ayırt eder birini sevip-sevemeyeceğini? Nasıl karar verir buna? Empati yapmayı bilmeyen aptal önyargıları yüzünden mi?
Bir insan kısa boylu olabilir, fazla uzun olabilir. Sivilceli olabilir, saçları kısa, burnu uzun olabilir. Şişman veya hasta olabilir. Bunlar anormal şeyler mi? Bir insanda bunlar olamaz mı? Siz onu neye göre yargılıyorsunuz?
Yalancı, düzenbaz, ispiyoncu, cimri bir özelliğe sahip olan kız veya erkek sırf güzel veya yakışıklı diye ayırt mı ediliyor? İyi yönlerini bir yana, kötü yönlerini bir yana mı atıyorlar? Buna kim karar veriyor? Sivilceli bir kızın senin hayatındaki zararı ne? Şişman bir kızın sana zararı ne? Bunu düşünmeniz için ne yapmamız gerek? Ağlayarak yalvarmamız mı?
Küçükken sürekli görünmez olmak istiyordum, biraz daha büyüyünce farkettim... Zaten hiç görünmüyordum.
Hayatım çevremdeki gözlerden nefret ederek geçti. Kendilerini Afrodit sanan kızlara göz devirmekle geçti. Ben kendimi kötü hissetmiyordum ama bu gözlerden kurtulmak için spora başladım. İdeal kiloya geldiğimde de görünmezdim. Tamamen içimi kapattım. Duygularım sömürülmüştü. Annem yanımda değildi. Ben gençliğimi yapayalnız bitirmiştim. Arkadaşlarım konuşmuyordu benimle. Kendimi kitaplara ve şarkılara verdim. Kendi kütüphane mi kurdum. Adımı bile yoklama listesi sayesinde öğrenmişlerdi. Adımda lazım olmuyordu.
Tam anlatacak olursam ben sınıftaki tahta silgisi gibiydim. Bizim sınıfta genellikle tahta silgisi hep kaybolurdu. Eğer lazımsa hoca bir öğrenciye gidip bir yerden almasını söyler, öğrenci ise gidip alırdı. Bende tam buydum işte. İşlerine gelince ve lazım olduğum zaman onları yanımda görüyordum. "Malia, fazladan kalemin var mı? Malia, bana bu konuyu anlatır mısın? Malia hocanın verdiği ödevi yaptın mı?..." Sadece bu konular için yanıma gelmeleri beni ayrı delirtiyordu.
Hani derler ya en iyi okul dönemi lisedir diye. Bence yalan! Bu soruyu bir de yalnız olanlara, dışlananlara, arkadaşları olmayanlara sorsunlar bence. Şahsen bana göre en iyi okul dönemi ilkokuldu. Oradaki çocukların tek amacı kendilerine oyun arkadaşı bulmaktı. Saf ve temiz kalpli çocuklar... Asla yalnız olmazdım sürekli yanımda bir arkadaşım olurdu. Erkeklerle çok eğlenirdim. Onlar bizi kovalardı sonra biz onları kovalardık. Ama lise böyle değildi. Bir ıslak mendil alıp kızların yüzünü silmeyi çok isterdim. Güzel olacakları yerde boya badana oluyorlardı.
Bu yüzden ilkokul daha iyiydi. O yaşta dışlanmak veya dışlamak neydi bilmezdik bile. En iyi arkadaş değildik ama onlar benim birlikten kuvvet geleceğini öğrenebileceğim tek arkadaşlıklarımdı.
Otobüs bir durakta tekrar durdu. Camdan bakarken birkaç küçük çocuğun dar bir sokakta seksek oynadıklarını görünce gülümsedim. Yanlarında onlara göre biraz daha şişman bir kız vardı. Beyaz mermer merdivenlerde oturmuş onları izliyordu. Seksek oynayanlar, kızı dışlamıyor aksine sıra ondaymış gibi onu yanlarına çağırıyorlardı. O kızdaki gülümsemeyi görmeliydiniz. Ama liseye geçinceki hayal kırıklığını görebilirdiniz sadece.
Yanımdaki boş koltuğa biri oturunca o tarafa doğru baktım. Az önce otobüsü durduran kişiydi bu. Sarı dalgalı saçları vardı. Yanaklarında ufak gamzeleri bana gülümserken belirginleşmişti ve ela gözlüydü. Oldukça yakışıklı ve hoş bir görünümü vardı. Onu incelemeyi bırakıp tekrardan cama döndüm ve dışarıyı izlemeye devam ettim.
Müzik listemdeki şarkılar çalmaya devam ederken kendi kendime mırıldandığımın farkında değildim. Yanımdaki kişi kolumu dürtüp ona bakmamı sağladı. Ona döndüğümde bir kulaklığımı çıkardım. Sorgularcasına baktığımda, "Sesin çok güzelmiş" dedi. Kaşlarımı çattım. "Sesli mi söylüyordum?" Eğer öyle bir şey olduysa neden daha önce söylememişti? "Evet ama ben rahatsız değildim. Huzur veren bir sesin var" tebessüm ederek söylediği bu şeyden sonra kaşlarımı daha çok çattım. Onu umursamayıp tekrardan cama baktım. Bende huzur olsaydı şarkı mı söyleyecektim.
Erkeklerle nasıl konuşulur bilmiyordum. Sınıfta hiçbiriyle konuşmadığım için umurumda değillerdi. Yakın olduğum erkekler sadece Sam ve babamdı.
Tekrardan kolumu dürttü. Gözlerimi devirerek ona baktım "Ne var!?" diye sert bir sesle konuştuğumda güldü. "Şarkı söylemeye devam edebilirsin, ben rahatsız değildim" ciddi miydi? Bakışlarım nasıldı bilmiyorum ama sinirleniyordum. Ayağa kalktığımda kolumu tuttu. "Her yer dolu görmüyor musun?" dediğinde etrafa baktım gerçektende doluydu. Oflayarak yerime oturdum. Ona bakmadan "Aptal mısın? Yoksa sapık mı?" diye sorduğumda kafasını iki yana doğru sallayıp tebessüm etti.
"Ahh amacım o değildi. Eğer rahatlıyorsan az önceki gibi şarkını söyleyebilirsin demek istemiştim. Eee ben Stewart bu arada. Sende Malia olmalısın. Benim karşı sınıfımdaki yani. Seni görüyordum tek başınaydın sürek-" sözünü kestim ve tebessüm ederek bana baktı. Konuşunca gamzesi belirginleşiyordu ve hoş bir görüntü ortaya çıkıyordu. Ama bu düşüneceğim son şey bile değildi. "Sapık olduğuna emin oldum sanırım" dediğimde arkasına yaslandı. "Arkadaş olabilirdik aslında, hem benim de hiç arkadaşım yok. Hepsi mal!"
"İstemiyorum!" Sesim yine yüksek çıkmıştı.
"Peki" dediğinde tekrardan cama döndüm ve gözlerim korkuyla açıldı.
O an bir şey oldu. Çapraz yoldan bu otobüse doğru bir kamyon geliyordu. Kornaya basıyordu. Çok hızlıydı. Lanet olsun ki benim oturduğum yere doğru ilerliyordu. Ölüme kendim gideceğimi sanıyordum ama ecelim şuan hızla bana doğru geliyordu.
"K-kamyon!" önlerde oturan sarışın çocukta benim gördüğüm kamyonu görmüştü ve yüksek sesle haykırmıştı. Saniyeler sonra panik ve çığlıklar arttı. Şoför frene basıyordu sesi duyabileceğim kadar yüksekti. Yanımdaki kişi beni kolumdan çekti ve ayağa kaldırdı. Arkama döndüğümde üstümüze doğru gelen kamyonun korna ve fren seslerini duydum. Son duyduğum sesler bunlardı. Korna, çığlık ve otobüsün camlarının kırılma sesleri...
Sanki milyonlarca bıçak saplanmıştı vücuduma. Kafamı çarpmıştım ve şuan yerdeydim. Kulağım uzun süre çınladı.
Camların vücudumun her bir yerine girdiğini ve kanattığını hissediyordum. O kanlar şuan bacaklarımdan aşağıya doğru süzülüyordu. Bacaklarımı değil ama akan kanı hissedebiliyordum. Yüksek sesle acı dolu bir çığlık attım. Yanımdaki kişi az önce bana önünü dönerek siper olmuştu, son kez gördüğüm yüz de ona aitti. Gözüne baktığımda korku ve endişe vardı. Ne kadar siper olursa olsun kamyonun çarpması üzerine ikimizde dahil bir sürü kişi koltuklara ve camlara kafamızı çarpmıştık. Otobüs yana doğru düşmüştü.
Gözümü zorlukla açtığımda gördüğüm manzara korkunçtu. Yanımda oturan o çocuğun kafasında bir sürü cam vardı ve beyaz tenli yüzü kanla kaplanıyordu. Gözleri kapalıydı. O an panikledim ve son kez yüksek sesle bir çığlık attım. Otobüs yan döndüğü için üstümde kırık camlar vardı. Birkaç tanesi düşünce yine bana saplandı ve işte şimdi annem gibi trafik kazası geçirerek bende karanlığa dönüşüyordum.
🕸🕸🕸🕸🕸
Bilincimin yerine geldiğini hissediyordum. Düz bir zeminde uzanıyordum ve bu zemin çok rahatsızdı. Nerede olduğum hakkında hiçbir fikrim yoktu. Her yerim ağrıyordu ama sırt ağrısı ve baş ağrısı gibiydi. Gözümü açtığımda doğrudan güneşe maruz kalmıştım ve gözüm kamaşdı. Ellerimle birkaç kez gözümü ovaladım sonra duyduğum sesler ve fısıltılardan sonra ellerimi gözlerimden ağır çekimde çektim ve gözlerimi açtım.
Açmaz olaydım!
Aman tanrım!
Bu bir rüyaydı galiba... hatta bir kabus!
Çevremde birden fazla erkek vardı ve hepsi öcü görmüş gibi dehşet ve şaşkınlıkla bana bakıyorlardı. Gözlerimi tekrardan ovaladım. Onlara baktığımda fısıltıyarak benim hakkımda konuşuyorlardı. Hiç kız yoktu. Bir sarı dalgalı saçlı çocuk bana elini uzattı. Yaklaşık 18-19 yaşlarında gözüküyordu. "Bu bir kız!" Aralarındaki birinin dediği şey kafamı karıştırdı. Çok mu tuhaftı kız olmam.
Elini uzatan çocuğu umursamadan ayağa kalktım. Etrafımda çember olmuşlardı. Bazıları iğrenç gözlerle bazıları şaşkınlıkla bakıyordu bana. İrkildim. "Kimsiniz siz? Ne işim var benim burada?" bağırdığımda sesim yankılanmıştı. Fısıltılar arttı. Yanıma birisi yanaştı ve elini saçlarıma götürdü,
"Bir kız görmeyeli galiba beş yıl oldu" bunların amacını veya buraya nasıl geldiğimi bilmiyordum ama bu şekilde konuşmaya hakkı yoktu. Yanımdaki kahverengi kıvırcık saçlı çocuğun burnuna bir yumruk geçirdiğimde beni kolumdan tutanlar oldu. Kollarımı kurtarmaya çalıştım ama hemen hemen imkansızdı.
"Çekilin!" aralarından bir kişinin verdiği emir üzerine bir yol açtılar. Açtıkları yoldan doğrudan beni hedef alan mavi gözlere baktım. Bu kişinin dalgalı kahverengi saçları vardı ama sadece gözleri dikkatimi çekiyordu.
O mavi gözler bana oldukça garip bakıyordu. Sakalları hiç yok derecede kısaydı, belkide yeni kesmişti. Attıkları adımları ağır ve sertti. Kollarını arkadan bağlamıştı ve omuzları dik bir şekilde bana doğru yürüyordu. Gördüğüm en yakışıklı erkek olabilirdi. Gözlerinde oldukça merak ve korku vardı. "Kimsin sen, adın ne?" diye sert bir sesle konuştu.
"Ben... b-ben... hatırlamıyorum." dehşete düşmüştüm. Adımı bile hatırlamıyordum. Kimdim ben? İsmimi unutmuştum. Sadece ismimi değil her seyi unutmuştum. "Cebine bak!" tekrardan emir verir gibi konuştuğunda yutkundum. Ellerim titremesine rağmen cebime soktum. İçinde bir kağıt vardı. Bu kağıdın cebimde ne işi vardı? Dahası üstümdeki şeyi ben ne zaman giymiştim? Uzun ve kahverengi bir post gibi bir elbise vardı üstümde. Bazı dekorları vardı ve sıcak tutuyordu. Kahverengi uzun saçlarım açıktı. Az önce uzanmış olduğum yerden dolayıda biraz kirlenmişti.
Cebimdeki kağıdı çektim ve açıp içine baktım. 'Malia Miller' yazıyordu kağıdın içinde. Bu benim adım mıydı? Kağıdın içinde ne işi vardı? Bu kağıdı kim yazmıştı ve cebime koymuştu?
"Adın ne?" diye sordu aynı kişi. "Galiba... Malia Miller" dediğimde fısıltılar arttı. Korkmaya başlamıştım, buraya ne zaman ve nasıl gelmiştim? Neden hiçbir şey hatırlayamıyordum? Kaçmak istiyordum. O emir yağdıran gerizekalının yanından koşarak geçtiğimde beni engelleyeceklerini sanmıştım ama hiçbir tepki vermemişlerdi.
Koşarken arkamı döndüm, bir gürültü çıkmıştı. Şaşkınlıkla yerimde sendeledim. Az önce çimenlerin üstünde bir erkek belirmişti. Toprak ikiye açıldı ve sanki uçarak toprağın üstünde belirdi. Gözü kapalıydı. Diğerleride onun yanına gittiler.
Çocuk gözlerini açtı ve korkuyla ayağa zıpladı. Ona duyduğum kadarıyla kim olduğunu ve cebine bakmasını söylemişlerdi. Çocuk elini cebine götürdü. Kağıdı korkuyla açtı. Onun arkasındaki siyah dalgalı saçlı ve beyaz perçemi olan, metalci gibi giyinen bir erkek bağırarak "Onun adı Stewart James" dediğinde alkış sesleri arttı. Birisi "Aileye hoş geldin Stewart" dedi ve ona sarıldı. İster istemez moralim bozulmuştu. Bana böyle tepki vermemişlerdi. Acaba tek kız ben olduğum için miydi?
Topraktan yine bir ses çıktı. O tarafa bakınca yine bir erkek toprağın üstünde yatıyordu. Ne oluyordu böyle? Bunlar nasıl geliyorlardı? Niye kimse merak etmiyordu? Bu normal miydi?
O taraftan bakışlarımı çektim ve arkama bakmadan koşmaya başladım. Burada resmen köy kurmuşlardı. Tahtadan evler ve bitki yetiştirmek için bahçe yapmışlardı. Bitkisel hayata mı geçmişlerdi? Etrafda hayvan falan yoktu. Tek gördüğüm hayvan o mavi gözlü, emir vererek konuşan isimsizdi.
Yorulduğumda biraz durup soluklandım. Yalnız başımaydım. Büyük bir meşe ağacının önünde oturdum ve kafamı ağaca yasladım. Esen rüzgarlar saçlarımı yüzüme düşürüyordu. "Malia Miller... Malia Miller... Malia Miller." Demek ki adım buydu. İsmimi unutmamak için defalarca tekrarladım. Bacaklarımı kendime doğru çektim ve ellerimle bağladım.
Benim adım neden kağıtta yazıyordu?
Neden ben hatırlamıyordum?
Adım haricinde kim olduğu mu niye bilmiyordum?
Hafızam mı silinmişti?
Burada ne işim vardı?
Neden tek kız bendim?
Toprak yarılmıştı ve neden kimsenin umurunda değildi?
Ben de mi bu şekilde gelmiştim?
Aklımda milyonlarca soru vardı ama cevapları yoktu. Bir çıkmazda gibi hissediyordum. Oturduğum yerde gözlerimi kapatmış kafamıda bacaklarımın üstüne koymuştum. Ağlamak istiyordum ama ağlayamıyordum. Rüzgardan dolayı yapraklardan sesler çıkıyordu. Hava iyice bozulmuştu. Bana 'Aileye hoş geldin' dememişlerdi. Ne ailesiydi bu? Hepsi birlikte bir aile mi olmuşlardı. Peki o adam neden çok sert konuşmuştu? Sanki karşısında taş olsa çatlatırdı. Sadece gözlerine baksaydım sakın biri diyebilirdim. Ama onun gözleri mavi olmasına rağmen ateş püskürtüyordu. Deniz gibi gözlerinde tsunami çıkmıştı sanırım.
Yakınlarda duyduğum çıtırtılı ses yüzünden kafamı korkuyla kaldırdım ve ayağa fırladım. Sanki ayak sesiydi. Derin bir nefes aldım. Yerde kalın bir dal vardı. Eğilip onu elime aldım ve kılıç tutarmış gibi tuttum.
"Kim var orada?" Saçma bir soruydu seri katil olsa bana 'seri katilim' mi diyecekti.
Burada güvende değildim. En azından erkeklerin olduğu yer kalabalıktı ve başıma bir şey gelme ihtimali daha düşüktü. Eğer onlar iğrençlik yapmazsa tabi... Köye geri dönecektim ki beynim karıncalandı.
Kötü bir sorun vardı. O köyün nerede olduğunu ve ne taraftan koştuğumu hatırlamıyordum. Etrafımda döndüm ama kalın ağaçlardan başka bir şey yoktu.
Rüzgarın çıkarttığı herhangi bir ses duymuş olabilirdim. Yerime tekrar oturacakken bir dal kırılma sesi duydum ve çığlık atarak arkama döndüğümde iki kol tarafından ağaca yapıştırıldım. Sertçe çarptığım için sırtım acımıştı ve gerginlikle gözümü kapatmıştım. Canım acıyordu ama tutan kişi sağ kolumu gerçekten çok sıkı tutuyordu. Sol kolu ise belimi kavramıştı. Korku ve refleksle sol elimi onun göğsüne koydum.
Aldığı nefesleri duyabiliyordum. Hem öfkeli hem endişeli sesler çıkarıyordu. Kaşlarım aldığı bu nefesler yüzünden çatılmıştı.
"Aç gözlerini!" Bu oydu. Kaba, sert, emir veren ve tsunami gözlü kişiydi.
Onun sesini duyduğumda çatık kaşlarım yavaşça düz bir çizgi halini aldı. Gözlerimi yavaşça açtım ve mavi gözlerine diktim. Kaşlarını bu sefer o öfkeyle çatmıştı.
"Nereye gittiğini sanıyorsun sen?" dedi yüksek sesle.
Kolumu onun elinden sertçe çekip kurtardım. "Gideceğim yeri sana sormayacağım" dediğimde dudakları alay edermiş gibi kıvrıldı. "Git o zaman. Nereye gidersen git! Hatta kal burada, don! Yabani yaratık" dedi ve bana umursamaz bir bakış ve geriye doğru bir adım attı.
Arkasına bile bakmadan ağır adımlarla uzaklaştı benden. Umurunda bile değildim. Hava soğuktu ve galiba acıkmıştım. Aynı yere oturarak ellerimi birbirine sürttüm. En azından onlar sıcak kalabilirdi. Gökyüzüne baktığımda buraya doğru gelen yağmur bulutlarını ve bir tane uçan kuş gördüm. Kuş vardı. Acaba kuş mu yiyorlardı?
"Sen ciddi misin! Gerçekten burada mı kalacaksın?"
Onun sesini yine duyunca irkildim. Sesin geldiği tarafa doğru bakınca gözlerimi devirdim. "Sen gitmedin mi?" Kollarını birbirine doladı. Kafasını omzuna yatırdı ve iki yana doğru salladı. "Kalk ayağa, gidiyoruz" dediğinde omuz silktim. "Hayır" gülme sesini duydum.
Az önceki kişiyle bu kişi kesinlikle aynı değildi. Acaba bir ikizi mi vardı? Sert bakışları şuan gülüyordu sadece içten bir gülümseme değildi. "Hava kararıyor. Acıkmışsındır da sen" Bu doğruydu acıkmıştım ama gururlu biriydim ve yine reddettim.
Yanıma yaklaştı. Ondan asla beklemeyeceğim bir şey yaptı ve bana elini uzattı. Tutacağımı düşünmüyordu umarım. "Bana oynamayı kes, inatçı yaratık!" dediğinde bir anda güldüm. İlk kez birisi bana böyle hitabetler ediyordu. Yaratık olan ben miydim, o muydu acaba!
Oflayarak ayağa kalktım. Eli boşta kalmıştı. Onun yanından geçtim ve yürümeye başladım. "O taraftan değil!" Gözlerimi devirmeye alışacaktım onun yüzünden. "Orada durma ve gel o zaman antipatik şey" dediğimde kafasını iki yana sallayıp yine güldü.
Yanımda yürürken aklımdaki soruları ona sormaya başladım. "Adın ne?" bu soru aklıma şimdi gelmişti. Ona nasıl seslenmem gerektiğini bilmiyordum haliyle bana adı lazımdı.
"Ne yapacaksın?" birincide söylese ölürdü sanki.
"Çerçeveletecem... Ne yapabilirim sence? Adını bilmeden sana nasıl hitap edeyim?" dediğimde elini çenesine götürdü. "Liderim diye hitap edebilirsin" deliydi galiba... kafamı alay ederek salladım. "Hı hı tabi" gülüşü çok tatlıydı. Ama sinir ayarlarımla oynuyordu.
Madem bana ismini söylemiyordu zorlamayacaktım bile. Liderimmiş... yok kapımın kolu.
Biraz daha yürüyünce çok uzağa koştuğumu anlamıştım. Bu cani beni nasıl bulmuştu? "Neresi burası? Neden buradayım ve neden geldiğimi hatırlamıyorum? Sen ne zaman geldin? Neden sadece ben kızım? Buraya nasıl ve hangi sabeple yerleştiniz? Aileniz yok mu? Neden bu-" sorularım devam ederken sağ eliyle ağzımı kapattı.
"Kes sesini, başımı ağırtma!" yine karakter değiştirmişti. Acaba çift kişiliği mi vardı?
Elini ağzımdan çekince yürümeye devam etti. Bu adam benim sinirlerimi gerçek anlamda bozuyordu. Biraz daha nazik olabilirdi.
Onların yaptığı minik köye gelince diğerlerinin gözleri doğrudan bizi, daha doğrusu beni buldu. Göz önünde olmaktan nefret ediyordum. Ne vardı yani tek kız bensem? Sanki kendi isteğimle gelmiştim bu ne olduğu belirsiz erkek cehennemine...
Tahta bir kulübeden siyahi, kıvırcık saçlı ve uzun boylu bir adam çıktı. Hava soğuktu ama beyaz ve kirli bir atlet giymişti. Bizi görünce koşarak yanımıza yaklaştı. Yaklaştıkça atletindeki kir daha çok belirginleşiyordu. Kırmızı ve siyah renkler vardı. Yanımızda belirince üstündeki kırmızı şeyin kan olduğunu anlamam 5 saniye sürdü. Kandı!
Yanımdaki yakışıklı ama cani adama doğru döndü. Yüzünde körlerin bile görebileceği bir korku vardı. Ben nereye düşmüştüm böyle arkamı dönsem korku önümü dönsem korku vardı. Nefes nefese kalmıştı. "Bir sorun mu var Carl?" adının Carl olduğunu öğrendiğim adam hızla başını salladı. "Rydan!" Bu da kimdi? "Carl! Uzatma, ne oldu?" Tedirginlikle konuşmaya başladı.
"Rydan, labirent virüsüne yakalandı. Durumu gerçekten çok kötü, ateşi var sönmü-" sözünü bile bitiremeden ismini bilmediğim şahıs, o kulübeye doğru koştu. Carl da onun peşinden gittiğinde yine tek kalmıştım.
Ne olduğunu merak ediyordum. Onların peşinden koşarken birisi önüme geçti. "Nereye!?" diye sorunca kulübeyi işaret ettim. "Geçemezsin, yasak" sesinden kızım diye ayrım yapmadığı belliydi. Tehlikeli bir sorun vardı. "Neden yasak, neler oluyor?" dediğimde bir elini omzuma koydu. "Daha sonra anlatırım ama güvenli değil. İznin olmadan giremezsin" Kimin izin vermesi gerekiyordu?
"İzni kim veriyor?" Tam söyleyeceği sırada kulübenin kapısı açıldı. "Bırak gelsin Delly!" Onun sesiydi, izni o mu veriyordu? Delly denilen ve benden yaklaşık on santim uzun olan yeşil gözlü çocuk önümden çekildi ve kolumu nazik bir şekilde tutarak kulübeye doğru eşlik etti.
Kapıyı açtığımda acılı bir haykırış sesi duydum. İçeride o da dahil iki kişi daha vardı. Tek odalı bu kulübenin kapısından ayrılıp içeriye doğru yürüdüm. Gördüğüm o korktucu görüntüden sonra yüksek sesle bir çığlık attım. Kahverengi bir dolaba yaslandım ve yaslandığım dolaptan yere doğru kaydım. Bu dehşetli manzaradan sonra korkudan ağlamaya başlamıştım.
Yatakta siyah saçlı ve bembeyaz tenli bir erkek vardı. Kolundan boynuna kadar uzanan siyah damarları ise beyaz teninde oldukça belirgindi. Elleri ve ayakları yatağa bağlanmıştı ve elleri resmen kömür rengindeydi. Ağzından ve burnundan kanlar çıkıyordu. İsmini bilmediğim kişi kısacası aptal liderin elinde ise orta boy bir testere vardı. Elektrikle çalışmıyordu. Düğmesine basılı tutmuştu ve canlı canlı, kanlı kanlı Rydan denilen çocuğun kömüre dönmüş olan elini kesiyordu. Yanındaki iki kişi Rydan'ı tutmuştu ve onun ağzına da kalın bir dal sokmuşlardı. Bağıramıyordu, gözlerinden akan yaş bile siyahtı. Kulaklarımı kapattım. Kafamı dolaba yasladım ve gözlerimi kapatıp derin nefesler almaya çalıştım. Kulaklarımı ne kadar tıkarsam tıkayayım testerenin ve Rydan'ın çıkaramadığı haykırışlarının sesini duyabiliyordum.
Testerenin sesi kesilince yavaşça gözlerimi açtım. Birisinin elinde kömür renkli bir kol vardı, Rydan'ın elini değil dirseğinin altından kesmişlerdi. Her yer kan içindeydi. Yatak kan gölüne dönmüştü. Galiba hayatım boyunca gördüğüm en korkunç şeydi. Rydan acıdan bilincini kaybetmişti veya buna dayanamadığı için ölmüştü.
"Aşıyı getirin!" O zalim ve şizofren adam bu şekilde bile emir veriyordu.
Gözlerim ağlamaktan ağrıyor ve yanıyordu. O şizofren adam yanıma geldi, elleri ve üstü kanlıydı. Bana yaklaştıkça geri çekilmek istedim ama oturduğum yerden kıpıldayamıyordum. Bana baktığında beni buraya çağırdığına pişman olmuş gözüküyordu. Merakım yüzünden aklımdan asla silinmeyecek bir sahneye tanık olmuştum. Artık hayatta uyuyamazdım. Bana doğru çömeldi ve dizinin üstüne çömeldi. Kanlı ellerini ise üstüne sildi.
"Buna tanık olduğun için üzgünüm Malia. Ama eninde sonunda bu işlerin nasıl ilerlediğini öğrenecektin." dediğinde sesinden de pişman olduğu belliydi. Ama zerre umurumda değildi. Bu adam az önce arkadaşının kolunu o ayık ve acı çekmesini göre göre ve bilinci açıkken kesmişti. Caninin tekiydi ve benim saf nefretimi kazanmayı başarmıştı.
Gözüm kızarmıştı ve ona öfkeyle bakıyordum. Ondan iğrenmeye bile başlamıştım. Bir insan düşmanına bile bunu yapmazdı. Bunlar insan olamazdı.
"Ö-öldür beni!"
Rydan'ın acıdan kekeleyerek söylediği bu söz benim canımı daha çok yakmıştı. Şizofren adam ayağa kalktı ve Rydan'ın yanına gitti.
"Hayır! Aşıyı getirecekler şimdi, biraz daha dayan" Ne aşısından bahsediyordu. Eğer acısını almak içinse artık çok geç olmuştu. "Olmaz, aşı istemiyorum Luis. Lütfen öldür beni. Daha fazla dayanamıyorum...lütfen" şizofren adamın adını söylemişti, Luis!
"Olmaz, bir daha olmaz. Sık dişini, acın geçecek kardeşim." dedi. Ne yani daha önce birini mi öldürmüştü? Bu adam hem katil, hem cani, hem de şizofren miydi?
"Luis! Dayanamıyorum artık. Buradan kurtulabilirim. Lütfen, yalvarırım öldür beni" kesilmemiş sol eli ile bir yeri işaret etti. İşaret ettiği yerde bir masa, masanın üstünde ise dört tane tabanca vardı. Luis'den kendisine ateş etmesini ve öldürmesini istiyordu. "Onu öldürecek misin?" diye sorduğumda bunu istemediğini biliyordum ama sanki zorunlu olarak yapacaktı. Sorumu umursamadan Rydan'a döndü. "Kolunu boşuna kesmedim Rydan. İyileşeceksin." Bunu nasıl bu kadar kolay söylüyordu.
İçeriye bir kişi geldi, o da siyahiydi. Elinde siyah bir kutu vardı ve Luis'e uzatmıştı. Luis onun elindeki kutuyu aldı ve arkasındaki masaya koydu. Ayağa kalktım ve onun yanına gittim. Rydan'a bakmamak için her şeyi yapıyordum ama gözlerim ona doğru kaydığında bana baktığını farkettim. Diyecek hiçbir şeyim yoktu. Sertçe yutkundum. Luis kutunun içinden yaklaşık 10-12 santimetrelik bir şırınga çıkardı. Yaklaşık beş santim uzunluğunda ise iğne vardı.
"Luis! Lütfen yapma. Canım yanıyor, ben artık bu cehennemden kurtulmak istiyorum. Dayanamıyorum, ensemizde bile ölüm var. Virüse yakalanan herkes öldü şuana kadar. O aşıyı kurtulma ihtimali daha yüksek birine verirsin." Zorlukla dediği bu şeylerden sonra öksürdü ve yere kan tükürdü.
Galiba bu aşı hayatta kalmalarını sağlıyordu. Peki neden istemiyorlardı? Cehennem dedikleri yer burası mıydı? Bunun labirent virüsü ile ne ilgisi vardı? Asıl soru ise labirent ile ne ilgisi vardı? Labirent de neyin nesiydi böyle? Ölmeyi bir kurtuluş yolu olarak mı görüyorlardı? Aşı hayatta kalmalarına yardım etmelerine rağmen onlar tek kurtuluş yolunun ölüm olduklarını bildikleri için mi reddediyorlardı?
"Yapamam"
"Sorun değil, gerçekten. Bu yüzden senden nefret etmeyeceğim. Hatta her şey için sana teşekkür ederim. Yaptığın onca şey için, fedakarlık ve gösterdiğin cesaret için sana çok teşekkür ederim. Diğerlerinin hâlâ sana ihtiyacı var. Labirenti lidersiz bırakma" dedi ve yine öksürdü. "Bence zamanı geldi" gözleriyle silahı işaret etti. Luis tabancaların olduğu masaya ilerledi ve bir tanesini eline aldı.
Bunu yapmak istemiyordu hatta yaptığı için kendisinden bile nefret ediyordu ama arkadaşının acısını böylece alabilirdi. Eğer az önceki ben olsaydım ondan çok pis nefret ederdim ama şuan durum değişmişti. O bunu yapmak istemediğini hatta Rydan'ı iyileştirebileceğini söylüyordu. Ama bunu kabul etmeyen kişi Rydan'dı. Luis anladığım kadarıyla buranın lideriydi. O yüzden onu dinliyorlardı ve sert bir sesle emir veriyordu. Aslında endişelendiği için sesi sert çıkıyordu öyle değil mi? Rydan ona zorlukla konuşarak teşekkür bile etmişti. Eğer teşekkür ettiyse Luis kötü biri değildi ve olamazdı.
"Malia, dışarı çık!" Sakin bir sesle söylemişti. Onu gerçekten öldürecekti ve bunu da görmemi istemiyordu. İkilettirmeden oradan uzaklaştım ve kapıya doğru ilerledim. Son kez Rydan'a baktım. Sol eliyle bana el salladı. "Kendine iyi bak Malia" dediğinde gözlerim doldu ve kapıyı açıp dışarı çıktım. Yoksa az sonra olacaklar benim aleyhime olurdu. Kulübeden çıktığımda yüzüme çarpan kasvetli hava beni bu süre zarfında rahatlatan tek şeydi. Elimi kalbime götürdüm ve sakinleşmeye çalıştım.
Delly ve Stewart benim dışarı çıktığımı gördüklerinde yanıma koştular. Stewart, "İyi misin?" diye sorunca başımı salladım. Umarım başka sorular sormazlardı. "Emin misin?" Delly'in sorusu üzerine boğazımda bir düğüm oluştu ve sonra Lanet olsun ki patladı. Bu patlamam hıçkırarak ağlamaya dönüştü. Bazen kendini tutarsın tutarsın iyi misin diye sorduklarında patlarsın ya şuan bu olmuştu işte.
Stewart nasıl tepki vereceğini bilmediği için beni omuzlarımdan kendisine doğru çekti ve bana sarıldı. Bir abi gibi sarıldı. Bende savunmasız olduğum için ona karşılık verdim ve ağlamaya devam ettim. Bir sürü kişi bize baktı ve yanımıza geldiler.
"Sorun ne?"
"Malia, bir şey mi oldu?"
"Solgun görünüyorsun"
"Gel istersen dinlen biraz"
Benimle ilgileniyorlardı. Kendimi küçük bir kız kardeş gibi hissediyordum.
Stewart'dan ayrıldım ve göz yaşlarımı sildim. Onları daha fazla endişelendirmek istemiyordum. "Evet, iyiyim. Sağ olun" dedim ve birkaç kez burnumu içime çektim.
"Ben Teo, aç olmalısın, geldiğinden beri bir şey yemedin." dedikten sonra yanındaki birebir kopyası olan ikizi konuştu. "Bende Leo, gel biraz yemek ye istersen" dedi gamzeli ve sarı saçlı olan ikizler. Şuan hatırlıyodum, geldiğim ilk anda bana elini uzatan kişi Teo'ydu. Sanırım bu çocuk ile iyi anlaşacaktım. Kafamı sallayarak kabul ettim. Oldukça sevimli duruyorlardı. Aklıma bir soru takıldı. Kaşlarımı çatarak onlara baktım. Gerçekten ikizlerdi.
"Eğer hiçbir şey hatırlayamıyorsak kardeş olduğunuzu nereden biliyorsunuz? İkiniz aynı anda mı geldiniz buraya?" diye sorduğumda onaylayarak kafalarını salladılar. "İkiz olduğumuzu unutsak bile bu benzerlikten sonra ikiz olurduk." Farklı bir bakış açısıydı.
"Hadi gel" Leo bana ilerlemem için yol gösterdi. Zorla gülümsemeye çalıştım. Sonra bir koluma girdi.
Teo ise bir kolunu omzuma attı ve bir çadıra doğru yürürken aniden buz kestim.
Kalp atışımı hızlandıran o ses her tarafta yankılandı.
Teo ve Leo'ya baktığımda derin bir nefes almışlardı ve kafalarını yere eğmişlerdi, diğerleride öyle.
Kulak çınlatan o sesin yankısı yaklaşık sekiz saniye sürmüştü.
Silah sesi...
Luis, onu öldürmüştü.
Gök gürültüsü sesi geldi ve ardından tane tane su damlaları bastığımız toprağa düşmeye başladı. Yağmur yağmak için en iyi zamanı bulmuştu. Ağır ağır arkamı döndüm ve gözümden bir yaş daha düştü. Ama o yaşlar yağmur damlaları yüzünden görünmüyordu. Yağmur yaşlarımı temizliyordu. Kalp atışım ise hâlâ çok hızlıydı.
Kulübenin kapısı açıldı. Carl da dahil iki kişi içeriden çıktı. Sonra da o... Luis. Yere bakarak yürüyordu. Omuzları çökmüştü. Adımları her an düşecekmiş gibiydi ve hafifti. Üstü başı kan içindeydi. Ellerini yumruk yapmıştı. Kafasını yavaşça kaldırdı ve gökyüzüne baktı. Pürüzsüz yüzüne düşen yağmur damlaları ortama farklı bir hava kattığı kadar ürkütücü hâle de getiriyordu. Bakışlarını gökyüzünden çekti ve herkesin yüzüne tek tek baktı. En sonda bakışları beni buldu. O mavi gözleri öyle öfkeliydiki sanki kim olursa olsun boğulacakmış gibiydi. Ama benden veya bizden kaynaklı değildi. Tamamen kendisinden kaynaklıydı.
Acı içinde benim yanıma doğru yürüdü. Her adımı bir fırtınaya eş değerdi. Aramızda üç adımlık bir mesafe vardı. Bana baktığını biliyordum. Ona bakmak istemiyordum ama suçlu olmadığını bildiğim içinde pek üstünde durup onu üzmek istemedim. Boyu benden 20-25 santim uzundu. Ona bakarken yüzümü hafifçe havaya kaldırmak zorunda kalıyordum. İki adım daha attı ve kanlı eliyle yüzüme dokundu. Zaten yağmurun sildiği akan göz yaşlarımı bi kerede o sildi. Gözlerimi onun mavi gözlerine diktiğimde çok acı çektiğini gördüm. Eliyle etrafı gösterdi. Sonrada umutsuzca ve iğneleyici bir ifadeyle sırıttı. Herkesin duyabileceği orta derecede bir sesle,
"Labirente hoşgeldiniz bayan Miller" dedi. Elini boşluğa bıraktı ve yanımdan geçip kimseyi umursamadan yağmurlu ve soğuk bir havada tek başına ormana doğru ilerledi...