İçeriğe geç

La Reina Negra Bir şehir, üç mafya, tek kraliçe.

Bölüm 2 · 5 dk okuma

La Reina Negra Bir şehir, üç mafya, tek kraliçe.

Bölüm 2

Baskın

Tam o anda—Camda bir kıpırtı oldu.Önce Ayten’in kulağı duydu. Çünkü Ayten, güzellik içinde yaşasa da tehlikeyi duymayı öğrenmişti.Çıt.Erdem’in bakışı anında pencereye kaydı.“Yat,” dedi.Ayten refleksle “ne—” demeye kalmadan—TAK!Salonun ön camı patladı.Cam, bir yağmur gibi içeri yağdı. Ardından ikinci bir patlama, üçüncü…Kurşunlar duvara saplandı.Ayten bağırdı:“YERDE KALIN!”Arka odadan koşarak gelen iki adam vardı: Ayten’in adamları. Biri elini silahına attı. Diğeri Ayten’e doğru koştu.Ama mermiler hızlıydı.Bir tanesi mutfak girişinde vuruldu, dizlerinin üstüne çöktü.Diğeri merdiven başında bir an durdu, sonra yan döndü. Gözleri açık kaldı.Ayten’in sesi çatladı:“BERK! BERK NEREDE?!”Ama Berk içeride değildi.Erdem Ayten’in belinden yakaladı, sertçe aşağı çekti.“YERE!” diye tısladı.Ayten direnmeye kalktı—her zamanki gibi—ama Erdem onu masanın altına bastırdı. Erdem’in bedeni Ayten’in üstüne kapandı. Bir mermi masanın kenarını sıyırıp geçti, tahta lif lif açıldı.Ayten’in nefesi boğazında kaldı.“ÇEKİL ÜSTÜMDEN!”Erdem, Ayten’in kulağına yakın konuştu.“Şu an çekilirsem seni değil, egonu gömerler.”Ayten küfür etti.“OROSPU ÇOCUKLARI… EVİMİ—”Mermiler devam etti.Duvarlar delindi.Bardaklar patladı.Bir tablo yere devrildi.Ayten’in salonu, bir anda bir savaş alanına dönüştü.Erdem, Ayten’i daha da kavradı. Daha fazla kapandı üstüne.Ayten o anda… istemeden… Erdem’in refleksine hayran kaldı. Çünkü bu refleks, “korku” değildi. Bu refleks, “kontrol”dü.Silah sesleri birden sustu.O anki sessizlik… gerçek değildi.Sadece nefes almak için verilmiş bir ara gibiydi.Erdem başını kaldırmadan konuştu:“Bitti sanma.Silah sesleri kesildiğinde, sessizlik bir rahatlama gibi gelmedi.Tam tersine…Sessizlik, evin içine bir ağırlık gibi çöktü.Ayten’in kulağında hâlâ metal bir çınlama vardı. Barut kokusu boğazını yakıyor, sanki her nefesle ciğerine siyah bir duman doluyordu. Cam parçaları yerde, ay ışığını kırıp bin parçaya bölmüş; salonun her köşesi, kesik kesik parlayan bir tuzak haline gelmişti.Erdem hâlâ Ayten’in üstündeydi.Ayten onun omzunu itti. Sertçe.“Çekil,” dedi dişlerinin arasından.Erdem başını kaldırmadan konuştu:“Bir saniye. Bitti sanma.”Ayten alaycı bir kahkaha attı ama kahkahanın ucu titriyordu.“Ben bitti sanacak kadar salak mıyım?”Erdem ilk kez gözlerini Ayten’e çevirdi. O bakış kısa sürdü. Ama Ayten o kısacık anda şunu gördü: Erdem’in gözünde öfke kadar huzursuz bir merak da vardı. “Neden?” diye soran bir merak değil. “Nasıl?” diye soran bir merak.Ayten nefesini toparladı. Saçlarının arasına cam tozu yapışmıştı. Yanağındaki çizik ince bir kan yolu bırakıyordu. O kan, Ayten’in sinirini daha da arttırdı.“Bu şehri satın aldığımı söylemedim,” dedi. “Ama benim evime giren bir daha rahat çıkamaz.”Erdem, Ayten’in tehdidini umursar gibi yapmadı. Kalktı, dizlerini silkeledi; sanki bu salon onun salonuymuş gibi soğukkanlıydı. Ayten ayağa kalkarken masanın kenarına tutundu. Masanın kenarı artık yok gibiydi, mermi yemişti.Tam o sırada…Tak.Tak.Tak.Alkış.Yavaş.Bilerek.Her tokat, sanki “ben buradayım” demek için.Ayten’in kalbi bir an durdu sandı.“Ne…?” dedi istemsiz.Erdem’in yüzünde bir kıpırtı oldu.“Kuzey,” dedi kısaca.Ayten’in bakışları Erdem’e çakıldı.“Tanıyorsun.”Erdem cevap vermedi. Tanımaktan öte bir şeydi bu. Bu şehirde “tanımak” bazen “boğazını ezberlemek” demekti.Kapıdan içeri Kuzey Aslankaya girdi.Palto. Düz bir duruş. Üstünde kan yoktu. Üstünde acele yoktu.Sanki dışarıda bir ev taranmamış da… içeride bir tiyatro oyunu bitmişti.Arkasında Ateş Aslankaya vardı. Ateş’in yürüyüşünde kibir değil, iştah vardı. Kavgayı sever gibi. Bir de iki adım geride Berk Özsoy… Berk’in bakışı, ilk kez Ayten’e “bu sefer farklı” diyordu.Kuzey alkışlamayı bırakmadı.Ayten bir adım öne çıktı. Sesini yükseltti. Çünkü Ayten susunca güç kaybederdi; bağırınca değil, kendi sesini duyunca ayakta kalırdı.“ALKIŞI KES!” diye bağırdı.“BURASI DÜĞÜN SALONU DEĞİL.”Ateş güldü.“Vay… Kraliçe konuşuyor.”Ayten başını Ateş’e çevirdi.“Senin adını duydum,” dedi. “Kardeş kontenjanından mafya olunuyormuş demek.”Ateş’in gülüşü bir an dondu. Sonra daha da çirkinleşti.“Abim izin verirse dilini sökerim.”Kuzey, alkışı nihayet kesti. Parmaklarını birbirine geçirip Ayten’e baktı.“Dil,” dedi sakince, “çok kıymetli bir organ. Hele seninki… daha kıymetli. Çünkü çok şey söylüyor.”Ayten burnundan soludu.“Ne istiyorsun Kuzey? Evimi taradın. Adamlarımı öldürdün. Şimdi burada şair gibi konuşuyorsun.”Kuzey salona baktı. Ölü bedenlere. Duvarlardaki mermi izlerine.“Sadece şunu istiyorum,” dedi.“Bu şehirde yanlış kişinin güçlenmesini istemiyorum.”Ayten’in kahkahası patladı.“Yanlış kişi kim? Ben mi?”Kuzey bir adım attı.“Evet.”Ayten’in gözleri büyüdü ama geri çekilmedi.“Ben yanlış kişiysem,” dedi, “doğru kişi sensin öyle mi?”Kuzey’in yüzü bir anlık sertleşti.“Ben doğru kişi değilim,” dedi.“Ben sadece… bu şehrin sahibi gibi davrananların kim olduğunu hatırlatırım.”Erdem, Ayten’in yanında taş gibi duruyordu. Kuzey’in bakışı Erdem’e kaydı.“Sen de buradasın,” dedi Kuzey.“Demek mesele sandığımdan daha kirli.”Erdem’in sesi buz gibiydi.“Bu evin taranması benim meselem değil. Ama buraya gelen herkes… beni de bulur.”Ateş sırıtıp lafa girdi:“İmparator konuştu.”Ayten hemen yakaladı.“İmparator mu?” dedi Erdem’e dönüp. “Demek senin lakabın bu.”Erdem gözünü Ayten’den ayırmadan konuştu:“Lakaplar çocuklara verilir. Bana… saygı verilir.”Ayten, o anda Erdem’den nefret ettiğini sandı. Ama nefretin altında… tanımlayamadığı bir şey kıpırdadı. Çünkü Erdem’in kendinden eminliği, Ayten’in içindeki boşlukları dürtüyordu.Kuzey, Erdem’le Ayten arasındaki elektriği gördü. Görmemiş gibi yaptı.“Şehri terk edeceksin,” dedi Ayten’e. “Bu gece değilse yarın. Ama gideceksin.”Ayten’in sesi daha da yükseldi.“Ben kimsenin kovduğu biri değilim!”Kuzey’in bakışı sertti.“Bugün öyle,” dedi.“Yarın… ya tabutta olursun, ya da uzak bir şehirde.”Ayten bir an “tabut” kelimesini duyunca…Salonun içi kaydı.Ayten’in gözleri bir noktaya sabitlendi. Sanki Kuzey’in yüzü silindi. Sanki evin duvarları eridi.Ve kar yağmaya başladı.Ayten, o günün kokusunu hâlâ hatırlardı.Soğuk, kar, ıslak yün… ve kalabalık.Babasının cenazesi.Ayten’in elini annesi tutuyordu. Annesinin eli buz gibiydi ama sıkıyordu. Sıkı sıkı. Sanki “bırakırsam düşersin” der gibi.Kalabalık konuşmuyordu.Çünkü o cenazede herkes biliyordu: Bu bir “yas” değildi. Bu bir “mesaj”tı.Ayten, tabutun üstündeki toprağa bakarken bir adamın kalabalığı yardığını gördü.Uzun, karanlık giyimli. Yüzünde duygusuz bir ifade.Sonra… alkışladı.Tak.Tak.Tak.O alkış, karın üstünde yankılanmıştı.Ayten annesine bakmıştı.“Anne… niye alkışlıyor?”Annesi cevap vermedi.Çünkü annesi o an çok şeyi anlamıştı.Alkışlayan adam kalabalığın içinde konuşmuştu, sesi yüksek değildi ama herkes duymuştu:“Hayinler böyle gider.”Ayten’in babası “hayin”di.Ayten, o kelimeyi o gün öğrendi.“HAYİN”.O kelimenin ne olduğunu bilmeden, ağırlığını hissetti.Sonra… o alkışlayan adam bir adım daha atmıştı.Ayten annesinin elini bırakmak istememişti ama annesi bir anda Ayten’i arkasına itmişti. Refleksle. İçgüdüyle.“Yere yat!” diye fısıldamıştı annesi.Ayten anlamamıştı.Sadece annesinin üstüne kapanışını hatırlıyordu.Tıpkı bugün Erdem’in üstüne kapanışı gibi.Sonra patlayan bir ses.Annesinin göğsünde açılan kırmızı çiçek.Ayten’in yüzüne sıçrayan sıcaklık.Ve annesinin gözleri…Ayten o gözleri unutmadı.O gözlerde korku yoktu.Sadece… “kızım koş” vardı.Ayten o gün koşmadı.Ayten o gün dondu.Birileri onu kollarından çekti. Bağırışlar oldu. Karın üstünde ayak izleri çoğaldı. Tabut devrilir gibi oldu. Kadınlar çığlık attı. Erkekler küfretti.Ama Ayten hiçbirini tam duymadı.Çünkü alkış devam ediyordu.Tak. Tak. Tak.Ayten’in kafasının içinde.

Bölüm sonu

1 yorum