İçeriğe geç

Kuzgunun Çağrısı

Bölüm 3 · 2 dk okuma

Kuzgunun Çağrısı

Bölüm 3

BÖLÜM 3

Portalın içinden adımını attığı anda hava değişti.

Dünya sanki daha ağır nefes alıyordu.

Gökyüzü mora çalan bir lacivertti ve içinde iki solgun ay asılıydı; biri diğerinin arkasına saklanmış gibiydi.

Ağaçlar yüksekti ama normal ağaçlar gibi değildi. Gövdeleri siyaha yakın bir gümüş tonundaydı ve üzerlerinden sanki yıldız tozu akıyordu. Yapraklar rüzgâr olmadan titriyor, birbirine sürtündüğünde fısıltıya benzeyen bir ses çıkarıyordu.

Toprak yumuşaktı, fakat bastığı yerde hafif bir ışık yayılıyordu. Sanki bu dünya onun gelişini hissediyor, izliyordu.

Uzakta, sisin içinde yıkılmış kuleler görünüyordu. Taşları çatlamış ama hâlâ dimdik duran bir ihtişam vardı.

İçine garip bir his doldu. Bu yer yabancıydı… ama korkutucu derecede tanıdık.

Pars bir adım daha attı ve ayak bastığı yumuşak toprak hafifçe titredi. Her adımıyla etrafındaki ışık dalgalar halinde yayıldı, ağaçların gövdelerinden akan kırmızı toz parladı.

Birden, yapraklardan gelen fısıltılar kesildi. Sessizlik, sanki bütün dünya nefesini tutmuş gibiydi. Pars titreyen bir yaprağın yanına eğildi; parmağını değdirdiğinde yaprak minik bir ışık patlamasıyla aydınlandı. Fısıltı geri döndü, ama artık bir kelimeye benziyordu: _“Bekliyorduk…”_

Uzakta yıkılmış kulelerden birinde bir pencere hareket etti. Pars gözlerini kısarak baktı; içeriden uzun, ince bir gölge sızdı. Gölge, hiçbir insan gibi değildi.

Kalbi hızla çarptı. Bu dünya, düşündüğünden çok daha tehlikeliydi… ama aynı zamanda cevabı sakladığı yer de burasıydı.

Pars bir adım daha attı. Toprak çökmedi.

Toprak geri çekildi.

Sanki ona yer açtı.

Aral durdu. Omuzları gerildi ama geri çekilmedi. Gökyüzündeki kızıl ay tam onun üzerinde duruyordu; ışık doğrudan yüzüne düşüyor, gölgesini uzatıyordu.

Fısıltı yeniden başladı.

Ama bu kez tek bir kelime değil.

“Aral…”

Pars dondu.

“Abi… ”

Ağaçların kabukları çatladı. İçlerinden ince, koyu damarlar belirginleşti. Gövdeler hafifçe Aral’a doğru eğildi. Rüzgâr yoktu ama yapraklar aynı anda yön değiştirdi.

Uzak kuledeki pencere tamamen açıldı.

İçeride biri yoktu.

Ama taş duvarın üzerine kazınmış bir sembol parladı. Hilal. Ortasında kuzgun.

Aral’ın adı taşın içine işlenmişti. Eskiydi. Yeni kazınmış gibi değil. Sanki yüzyıllardır oradaydı.

Göğsünde bir basınç hissetti.

Sanki dünya, Aral’ın varlığını ölçüyordu. Her nefesi, her adımı yankı yapıyor, havada görünmez bir titreşim bırakıyordu. Pars yanına yaklaştı, ama adımlarını sessiz atmak zorunda kaldı; zira toprağın altında ince bir ışık hışırtısı vardı ve her ses, ağaçların fısıldamasını tetikliyordu.

Uzakta, bir ağaç gövdesinden siyah, ince bir siluet süzüldü. Kanatları yoktu ama varlığı gölgeler gibi uzanıyordu. Aral gözlerini kısıp geriledi. Varlık yere basmadan süzüldü; tüyleri yerine kemiksi, siyah parıltılar gövdeyi sardı. Gözleri, Aral’ınkini delip geçiyordu; ama Aral’ın gücü hâlâ hissediliyordu, bu yüzden saldırmıyordu.

“Bekliyorduk…” sesleri tekrar yankılandı; ama bu kez birden çok ses, farklı tonlarda. Aral fark etti: Bunlar sadece ağaçlardan, topraktan gelmiyordu. Varlıkların kendisi konuşuyordu. Pars da fark etti:

“Abi… bunlar kuş değil.”

Siluet bir adım daha atınca etrafında başka varlıklar belirdi. Hepsi Aral’ı izliyor, hareket etmiyor ama nefes alıyor gibiydiler. Toprak altında hafifçe titreşiyordu; her biri kendi küçük gölgelerini büyütüyordu. Aral, onları tanıyordu… veya en azından tanıması gerekiyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.