İçeriğe geç

Kuyu Manifestosu

Bölüm 1 · 4 dk okuma

Kuyu Manifestosu

Bölüm 1

Hüddam

Bölüm 1: Çukurda Kalan Sabun

Köyün tek minibüsü Neva’yı anayolda bırakıp tozu dumana katarak uzaklaştığında, geriye sadece bozkırın ortasında uğuldayan o tekinsiz rüzgar kalmıştı. Neva, sırtındaki ağır çantayı düzeltip tepenin yamacına dizilmiş kerpiç evlere doğru yürürken, amacının sıradan bir üniversite tezi olmadığını çok iyi biliyor, her adımda o ağır yükü hissediyordu. İstanbul’daki dairesinde son üç aydır yaşadığı ve akıl sağlığını tehdit eden o ağır sanrılardan kaçıyordu.

Okuduğu antropoloji bölümü işin sadece maskesiydi. Neva, internetin karanlık forumlarında kadim büyüler, ters tılsımlar ve hüddam davetleri üzerine anonim yazılar yazan, evindeki masası havas kitaplarıyla dolu, bu işlerin teorisine kafayı takmış bir kızdı. Ancak son zamanlarda o görünmez dünya kendi zihninin sınırlarını zorlamaya başlamıştı. Geceleri yatağının altından gelen o ritmik tırnak kazımaları, banyo aynasında kendi silüetinin arkasından süzülen o çarşaflı gölge yüzünden delirdiğini düşünmüş; bu musallatın soyundan gelen genetik bir şizofreni mi yoksa davet ettiği bir lanet mi olduğunu çözmek için dedesinin bu tekinsiz köyüne sığınmıştı. Kendini kurtarmak için köklerine dönmek zorundaydı.

Dedesinin evinin önüne vardığında planları ilk darbeyi aldı. Taş duvarlar içeri doğru çökmüş, damı tamamen uçmuştu. Ev, yılların acımasızlığıyla yaşanmaz bir harabeye dönmüştü. Sadece arka taraftaki küçük kerpiç oda, tavanındaki birkaç sağlam kalas sayesinde ayakta kalabilmişti. Neva, köylülerin "Burada kalınmaz, gel bizde kal" ısrarlarına rağmen, içindeki o aşırı kuşkucu ve mesafeli tavırla herkesten uzak durmayı seçti. Muhtarla görüşüp köy kahvesini gezdiğinde her şey o kadar sıradan, o kadar tekdüzeydi ki içindeki o teorisyen hayal kırıklığına uğramıştı. Kahvedeki dayılar ona çay ısmarlamış, muhtar dedesinin eski hikayelerini anlatıp gülüşmüştü. Her şey tamamen normal, gündelik bir taşra köyüydü işte. "Ben dedemin toprağında, kendi başıma kalıp hissetmek istiyorum," diyerek o yıkık dökük kerpiç odaya yerleşti. İçine bir yer yatağı serdi. İstanbul’dan beri peşini bırakmayan o ağır zihinsel yorgunlukla kendini uykunun kollarına bıraktı.

Gece yarısı.

Saat: 02.45.

Kerpiç odanın içi zifiri karanlıktı. Şebeke çekmediği için telefonunu hemen baş ucuna, yere bırakmıştı. Tam uykuya dalacağı sırada, odayı keskin, ağır bir koku kapladı. Bu kokuyu çok iyi tanıyordu; İstanbul’daki dairesinde tılsım kopyalarken kullandığı sirke ve çürümüş et karışımı o eski muskaların kokusuydu.

Neva huzursuzca kıpırdandı. Başının altındaki yastığın garip bir şekilde sertleştiğini hissetti. Elinin tersiyle yastığın altını yokladı; parmakları soğuk, yapışkan ve pürüzsüz bir şeye çarptı. Telefonunun ışığını açıp yastığı kaldırdığında donakaldı.

Yastığın tam altında, üzeri tam anlamıyla tersine yazılmış Arapça harflerle ve Süryanice mühürlerle dolu eski bir sabun kalıbı duruyordu. Sabunun her bir yanına paslı, büyük dikiş iğneleri hırsla saplanmıştı. Neva kendi blogunda defalarca anlatmıştı bunu: Sabuna iğne batırmak, bir insanın yataklara düşüp eriyerek ölmesi için yapılan en ağır büyülerden biriydi.

Bu imkansız... diye düşündü Neva. Nabzı hızlanmıştı ama profesyonel soğukkanlılığını korumaya çalıştı. Bu yıkık evde benden önce kalan bir definecinin bıraktığı, zihnimi bulandıran psikolojik bir nesne olmalı.

Tam o sırada odanın kerpiç duvarlarından bir çatırtı koptu. Toprak duvarlar sanki nefes alıp veriyormuş gibi içeri dışarı doğru esnemeye başladı. Kulakları sağır eden bir uğultunun içinden, Neva kendi sesini duydu. Ses, odanın tam köşesinden, karanlığın içinden ağlayarak feryat ediyordu: "Beni kurtarın... Kendi zincirimde boğuluyorum..."

Neva dehşet içinde doğruldu. Hemen yandaki telefona uzandı, kamerayı açıp flaşı o köşeye patlattı ve kayda bastı.

Çıt.

Flaşın beyaz ışığı köşeyi aydınlattığı an ses bıçak gibi kesildi. Duvarlar eski hareketsiz haline döndü. Ekrana baktığında köşe bomboştu. Telefonu indirdiğinde odada yine o ölüm sessizliği vardı. Neva derin bir nefes verdi: “Tamam, İstanbul’daki şizofrenik ataklar buraya taşındı. Strese bağlı işitsel ve görsel halüsinasyon görüyorum,” diyerek kendini sakinleştirmeye çalıştı. Telefonu elinden bırakmadı.

Ancak gözlerini kırptığı o bir saniyelik salisede dünya yine değişti.

Kendini bir anda kerpiç odada değil, gece vakti köyün ortasında, o dar ve tozlu sokaklarda yürürken buldu. Ayakları çıplaktı ve taşlar canını yakıyordu ama bedenini kontrol edemiyordu. Gökyüzünde ay yoktu, sadece kapkara bir boşluk vardı. Sokaklardaki kerpiç evlerin pencerelerinden dışarıya ışık yerine koyu, katran gibi siyah bir sıvı sızıyordu. Evlerin içinden yüzlerce insanın aynı anda, kelimelerin kelimelerin üstüne bindiği ters bir zikir mırıldanıyorlardı.

Tam köy meydanına geldiğinde, muhtarın ve kahvedeki köylülerin meydandaki yaşlı çınar ağacının etrafında el ele tutuşup saat yönünün tersine, inanılmaz bir hızla döndüklerini gördü. Kafaları bedenlerinden bağımsız olarak geriye doğru bükülmüştü.

Neva dehşetle çığlık atmak istedi ama sesi boğazında düğümlendi. Titreyen elleriyle cebindeki telefonu hatırladı. Zar zor telefonun ekranını açtı, kamerayı o korkunç kalabalığa doğrultup video kaydına bastı.

Flaşın patlamasıyla birlikte bütün o kabus vizyonu bir cam gibi tuzla buz oldu.

Neva gözlerini açtığında, sırtı kerpiç odanın soğuk duvarına yaslanmış halde yerde oturuyordu. Elinde sıkı sıkıya tuttuğu telefonun ekranında video kaydı hala devam ediyordu. Kamerayı odanın içinde gezdirdi; ne dönen insanlar vardı ne dışarıda yürümüştü. Oda bomboş ve sessizdi. Telefonu kapatıp yastığın altına baktı; iğneli sabun da yok olmuştu. Her şey tamamen zihninin ona oynadığı, videoya çekince son bakan aşırı gerçekçi bir sanrı zinciriydi. Psikolojisi ona oyunlar oynuyordu, köylüler son derece iyi ve normal insanlardı.

Neva sabaha kadar gözünü kırpmadan, telefonun kamerasını odaya dikip bekledi. Güneşin ilk ışıkları kerpiç odanın çatlaklarından içeri sızdığında, dış kapı yumuşakça tıkılatıldı.

Neva elinde telefonla kapıyı açtı. Karşısında, elinde dumanı tüten bir kap tarhana çorbası ve taze ekmekle sıcacık, anaç bir şekilde gülümseyen Hatice Teyze duruyordu.

"Aman kızım, Neva mısın sen? Durmuş dedenin torunu!" diye seslendi Hatice Teyze, gözleri şefkatle parlayarak. "Vah vah, bu yıkık evde kalınır mı hiç gece vakti? Bak her yeri göçmüş zavallı Durmuş'un. Akşam gelecektim ama çok geç oldu, rahatsız etmeyeyim dedim. Hadi al valizini bize geçelim. Allah'ın misafirisin, hem dedenin ekmeğini çok yedik biz."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.