Melis, taş platformun başında diz çöküp Elif’in elini tuttu. Soğukluk iliklerine kadar işliyordu ama orada hâlâ bir kıpırtı, bir umut hissediyordu.
Gözleri dolmuştu. Kardeşini yıllar önce yalnız bırakmıştı. Şimdi bir kez daha arkasını dönemezdi.
Kuyunun Sahibi, sessizce yaklaştı.
Elinde eski, paslı bir ayna taşı vardı. Aynanın içi boğuk, karanlık ve derin görünüyordu.
> “Bu ayna, senin adını unutturur.
Ona dokunduğun an, bu dünyadan silinirsin.
Elif uyanır… ama sen burada kalırsın.
Melis diye biri hiç var olmamış gibi.”
Melis ayağa kalktı. Elif’in saçlarını okşadı.
“Ben seni bırakmadım… sadece korkmuştum,” dedi, sesi titreyerek.
“Bu korku seninle gelmemeliydi. Artık bitti.”
Aynaya yaklaştı. Parmaklarını yüzeyine uzattı.
Birden, Elif’in parmakları kımıldadı.
Melis durdu.
Elif’in dudaklarından boğuk bir fısıltı çıktı:
“Hayır…”
Melis şaşkınlıkla geri döndü. Elif’in gözleri açılmıştı.
Ama gözbebekleri... simsiyah.
Kuyunun Sahibi, dişsiz ağzıyla güldü.
> “Çok geç kaldın, küçük kız... Elif, artık bana ait.”
Taş zemin titremeye başladı. Duvarlardaki aynasız çerçeveler bir bir çatladı. İçlerinden ruhsuz yüzler sızdı.
Melis, Elif’i sarsarak bağırdı:
“Elif! Bu sen değilsin! Dövüş, lütfen dövüş!”
Ama Elif’in gözlerinden yaş yerine simsiyah bir sıvı akıyordu.
Melis geri çekildi. Elindeki günlüğü hatırladı.
Son sayfadaki sözler…
> “İsmimi geri verirsen… ben de geri dönerim.”
Melis defteri açtı ve yüksek sesle bağırdı:
“Senin adın Elif Kaya! Benim kardeşimsin! Seni hatırlıyorum!”
Ve o an, Elif’in gözlerinde bir parıltı belirdi.
Simsiyah gözbebekleri çatladı. Siyah sıvı yüzünden akıp yere damladı.
Elif bir çığlık attı ve bilincini kaybetti.
Kuyunun Sahibi ise haykırdı:
> “Adını ona geri verdin… ama onun bedelini ödeyeceksin!”
Melis bir adım geri attı. Ayna taşı eline düştü… ve her şey karardı.