Etkinlikten sonraki birkaç gün boyunca Hakan ile aramızda herhangi bir iletişim olmadı. Aslında bu, benim için bir rahatlamaydı. Sanki o soğuk, kibirli tavırları hayatımdan bir süreliğine çıkmış gibi hissettim. Ancak bu rahatlık fazla uzun sürmedi. Hakan’ın asistanından gelen bir mesajla, öğle saatlerinde bir iş yemeğine katılmam gerektiğini öğrendim. Yine yanımda olmamı istiyordu.
Birkaç saat sonra Hakan’ın yanındaydım. Bu sefer farklıydı; halkın arasında olsak bile bana bakışları daha keskin, sözleri daha aşağılayıcıydı. Aramızdaki bu mesafeye alışmaya başlamışken, Hakan her seferinde beni yeniden şaşırtıyor, savunmasız bırakıyordu.
Yemekte, Hakan her zamanki gibi herkesle mesafeli bir şekilde konuşuyordu. Yanımızdaki iş insanlarıyla profesyonel bir ilişki içindeydi ve sanki ben hiç orada değilmişim gibi davranıyordu. Bir anlığına beni tamamen unutmuş gibiydi. Ama konu sohbet ederken birdenbire bana döndü, yüzünde yine o tanıdık, küçümseyici ifadeyle.
“Sena,” dedi soğukkanlı bir tavırla. “Bu işte iyi görünmek senin için zor olmamalı. Yeterince beceriklisin, değil mi?”
Onun ne ima ettiğini anlıyordum. Beni basit bir rol oyuncusu olarak görüyordu; bir süs, bir arka plan figürü... Derin bir nefes aldım ve yüzümde hafif bir gülümsemeyle başımı salladım. “Elimden geleni yapıyorum, Hakan Bey,” dedim.
O ise gözlerini kısmış, beni tartıyordu. “Biraz daha profesyonel olmanı beklerdim,” dedi. Sesi alaycıydı, ama çevremizdeki insanlar bunu fark etmemişti. Onların gözünde mükemmel bir çift gibi görünüyorduk; ama benim içimde, ona karşı duyduğum öfke her geçen saniye daha da büyüyordu.
O sırada yanımıza başka bir iş adamı geldi ve Hakan’la konuşmaya başladı. Hakan, ona her zamanki soğukkanlılığı ve mesafesiyle yanıt verirken, adam birdenbire bana döndü ve gülümseyerek, “Hakan Bey’in sevgilisi olarak bu iş dünyasında olmanın nasıl bir şey olduğunu anlatabilir misiniz?” diye sordu. Soru, beni hazırlıksız yakalamıştı. Hakan’a baktım ve gözlerinde beni izleyen o tanıdık sertlik vardı. Bir anda dilim tutuldu, ne diyeceğimi bilemedim.
O an Hakan, sözümü keserek kendi soğuk, duygusuz sesiyle cevap verdi: “Sena alışık olmadığı bir hayat yaşıyor. Tabii ki bu ona bazen zor gelebiliyor.” Yine küçümseyici bir şekilde konuşmuştu. Herkes gülerken, ben sadece yüzüme bir gülümseme yerleştirdim. Gururumun her zerresi incinmişti.
Yemekten sonra ofise dönerken arabada yine Hakan’ın yanında oturuyordum. Sanki olan hiçbir şey onu etkilememiş gibi camdan dışarı bakıyordu. Ama ben daha fazla dayanamadım.
“Her şey senin için bu kadar kolay mı, Hakan?” dedim, sesimdeki öfkeyi saklamadan. “İnsanları küçümsemek, aşağılamak… Sadece iş mi bu senin için?”
Hakan bana dönüp buz gibi bir gülümsemeyle baktı. “Burası bir oyun alanı, Sena. Ve bu oyunda duygulara yer yok,” dedi, gözleri donuk bir şekilde üzerimdeyken. “Bunu baştan söylemiştim.”
O an, onun neden bu kadar soğuk ve mesafeli olduğunu merak ettim. İçten içe, bu adamın ardındaki sebebi çözmek istiyordum. Ama bu, onun gibi biriyle mümkün müydü?
Kafamda bu sorularla, sessizce yolumuza devam ettik. İçimdeki öfke, ona duyduğum garip bir çekime karışıyordu. Hakan’ın duygusuz tavırlarının ardında bir şeyler vardı; belki de, kendisinin bile fark etmediği bir yaraydı.
Fakat bir şey kesindi: Bu oyunun kuralları onun istediği gibi devam etmeyecekti. Ona bu kadar kolay teslim olmayacaktım.



