İçeriğe geç

Kusursuzluk kusurdurr

Bölüm 8 · 8 dk okuma

Kusursuzluk kusurdurr

Bölüm 8

İhtimaler

Ertuğrul’un çalışma masasındaki şifreli terminalde, örgütün alt kadro raporları ve personel listeleri arasında kaybolmuştum. Gözlerim saatlerdir ekrandaki satırları taramaktan yanmaya başlasa da, durmaya niyetim yoktu. Necati'nin ve o yapının Eskişehir ayağındaki hareketliliğini çözebilmek için dershanenin personel hareketlerini inceliyordum.

Tam o sırada, bir haftalık geriye dönük atama ve görevlendirme listelerinde gözüme çarpan yeni bir kayıt tüm dikkatimi çekti.

“Nurten Akça - Koordinatör / Kıdemli Danışman Ataması.”

Kaşlarım istemsizce çatıldı. Dershanenin normal işleyişine tamamen yabancı, ani ve doğrudan merkezden yapılmış bir atamaydı bu. Üstelik sıradan bir öğretmen veya idari personel değildi; doğrudan Necati’nin üst kademesiyle bağlantılı, yapının finansal ve operasyonel kararlarını denetleyen kritik bir figür gibi duruyordu. Sistemdeki özgeçmişine ve yetki alanlarına baktıkça, bu kadının sadece bir "eğitimci" olmadığını, içerideki çarkı döndüren en önemli anahtarlardan biri olduğunu anladım.

Ekranda Nurten Akça’nın adına ve dosyasına bakarken, zihnimde anında bir parça yerine oturdu. Ertuğrul’un dışarıda oynamak zorunda olduğu o "çapkın, tehlikeli ve örgüte son derece bağlı adam" rolü... Acaba sadece rastgele bir maske miydi, yoksa hedef doğrudan bu kadın mıydı?

Kendi kendime mırıldandım, sesimdeki alaycı ve sorgulayıcı ton boş odada yankılandı:

— "Demek yeni bir sima var sahnede... Nurten Akça."

Dosyadaki detayları incelemeye devam ettikçe kadının etkisinin ne kadar büyük olduğunu fark ettim. Örgüt içindeki bu kadar kritik bir ismin varlığı, Ertuğrul’un neden günlerdir eve uğramadığını, neden o gece hayatının ve sahte ilişkilerinin etrafında pervane gibi dönmek zorunda kaldığını şimdi çok daha net açıklıyordu. Adam boşuna o şerefsiz rolünü oynamıyordu; demek ki bu Nurten denen kadın, o yapının en hassas damarlarından biriydi ve Ertuğrul'un gidip kadının peşinden koşması, güvenini kazanmak için birebir oynaması gereken başrolüydü.

Yine de düşüncesi bile içimde tuhaf bir diken batması yaratmıştı.

— "Şimdi anlaşıldı," dedim ekrana doğru tek kaşımı kaldırarak. "Biz burada 'ölü' taklidi yapıp sıkıntıdan patlayalım, Ertuğrul efendi de gitsin Nurten Hanım'ın gözünü boyamak için çapkınlık turları atsın. İstihbarat taktiği de, adamın rolü de baş üstüne ama..."

Dosyayı biraz daha derinlemesine kazıdım. Nurten Akça sadece sıradan bir hedef değildi; o yapının flash bellekteki şifreleri çözecek asıl arka kapı anahtarlarından biri olabilirdi. Ertuğrul’un onunla yakınlaşması, sadece bir kamuflaj değil, belki de bu operasyonun kaderini belirleyecek en tehlikeli hamleydi.

Klavyeye hızlıca birkaç komut verip Nurten Akça’nın geçmişini, bağlantılarını ve son dönemde görüştüğü kişileri sisteme kaydetmeye başladım. Ertuğrul dışarıda kendi oyununu oynaya dursun; ben bu evde, o kadının kim olduğunu ve bu yapının içindeki gerçek yerini çoktan çözmeye başlamıştım bile.

Gecenin ilerleyen saatlerinde, çalışma odasının loş ışığı altında ekranların yansıması yüzüme vururken klavyenin tuşlarından çıkan tıkırtılar odadaki tek sesti. Dışarıdan bakan biri beni gördüğünde, muhtemelen odasından dışarı çıkmayan, zararsız ve sıradan bir lise öğrencisi sanırdı. Boyum bir altmış iki civarındaydı; üzerimde her zamanki gibi yumuşak, açık renkli, yaşımın verdiği rahatlığı taşıyan ev kıyafetleri vardı. Kalçama kadar dökülen, simsiyah ve dalgalı saçlarım omuzlarımdan sırtıma doğru dalga dalga inerdi. Bembeyaz tenimin üzerinde, açık gri tonlarındaki büyük ve hafif çekik gözlerim ceylanları andırırdı. Orta kalınlıktaki dümdüz kaşlarımın altında, boynumun şah damarının tam üzerinde küçük, belirgin bir benle birlikte sol gözümün hemen kenarında da minik bir ben yer alırdı. Hafif dolgun yanaklarım, kalp şeklindeki dudaklarım ve hızma takmaya müsait kaydırak gibi burnumla dışarıdan bakıldığında fazlasıyla masum, tatlı ve zararsız bir kız gibi görünürdüm.

Ama o masum görünümün altında, dijital dünyada beyaz şapkalı bir hackerın keskin zekası yatıyordu.

Bugüne kadar kendi imkânlarımla yazdığım scriptler ve sızma testleriyle birçok sistemi alt üst etmiştim. Fakat şu an parmaklarımın ucunda duran şey, sıradan bir sistem değildi; devletin en üst kademelerinin kullandığı, devasa bir istihbarat duvarıydı. Amacım tüm ağı hacklemek ya da büyük bir skandala imza atmak değildi; sadece o flash belleğin şifresini çözebilecek tek bir dosyaya, sistemin arka kapısındaki kritik bir veriye erişmek istiyordum.

Nefesimi tutup hazırladığım son brute-force scriptini sisteme fırlattım. Ekranda yeşil satırlar hızla akmaya başladı. Kalbim göğsüm kafesini zorlarken, tam içeriği çekebileceğimi sandığım o an, terminal ekranı kan kırmızı bir uyarı yazısıyla kilitlendi.

“Güvenlik İhlali: Yetkisiz Erişim Girişimi. Algoritmik Karşı Atak Başlatıldı.”

Gözlerim kocaman açıldı. Klavyeden ellerimi çekmeye çalışırken ekran kilitlendi ve masanın köşesindeki o güvenli istihbarat iletişim cihazı aniden çalmaya, ardından da doğrudan ana merkeze ve sahadaki yetkiliye alarm sinyali göndermeye başladı. Kendi yazdığım yazılımın bu kadar kısa sürede fark edilip bloke edileceğini ve doğrudan Ertuğrul’un sistemine sinyal düşeceğini hesaba katmamıştım.

Kilometrelerce uzakta, örgütün içindeki o sahte hayatı sürdüren Ertuğrul, cep telefonuna düşen o kırmızı acil kodu gördüğü an ne olduğunu anladı. Kestane rengindeki, özenle taranmış middle part saçları hafifçe alnına dökülürken, bir metre seksen yedi boyundaki yapılı ve dik vücudu aniden gerildi. Düz burnu, ciddi hatları ve dolgun dudakları sinirden sıkıldığı için birbirine mühürlenmişti. Yeşille mavi arasında gidip gelen o keskin gözlerindeki renk tonu, tehlike anında koyulaşmıştı. Düzgün kaşları çatıldı; arkasındaki o çapkın ve rahat rolü bir saniyeliğine çöpe atarak arabasına atladığı gibi güvenli evin yolunu tuttu.

Ertuğrul’un zihninde tek bir düşünce dönüp duruyordu: O inatçı kız, başına yine büyük bir bela açmıştı.

Kapının kilidi sert bir hareketle açıldı ve Ertuğrul soluk soluğa içeri girdi. Çalışma odasının kapısını hızla ittiğinde, masanın başında suçüstü yakalanmış küçük bir çocuk gibi oturan beni gördü. Üzerimdeki açık renkli kıyafetler, dağınık ama hala kalçama kadar inen siyah saçlarım ve yüzümdeki o suçluluk ifadesiyle ona bakıyordum.

Ertuğrul büyük adımlarla odaya girip masanın önünde durdu. Yeşille mavi arası gözleri sinirden parlıyor, göğsü hızlı hızlı kalkıp iniyordu. Elini saçlarından geçirip geriye doğru iterken, sesindeki o sert ve uyarıcı ton evin duvarlarında yankılandı:

— "Sen ne yaptığını sanıyorsun, Berfin?!" diye kükredi, üzerine doğru bir adım atarak. "O sistemle oynamak, intihar etmekle eş değer! Beni dinlemiyor musun sen?"

Ertuğrul’un odayı inleten öfke dolu sesine karşın kaskatı kesildim. Ama korkup sinmek yerine, elimdeki kozu nasıl oynayacağımı çok iyi biliyordum. Hafif dolgun yanaklarımı şişirip, ceylan gözlerimi olabildiğince büyük ve masum bir ifadeyle onun o yeşil-mavi karışımı keskin gözlerine diktim. Sol gözümün kenarındaki minik ben hafifçe yukarı kalkarken, dudaklarımı büzerek sesimi olabildiğince yumuşak, hatta biraz da çocuksu bir tona bürüdüm.

— "Ama merak etmiştim... Ertuğrul," dedim, ismini bilerek ve isteyerek o kadar tatlı, o kadar savunmasız bir fısıltıyla söylemiştim ki, o an dışarıdan bakıldığında gerçekten de dünyadan bihaber, zararsız bir lise öğrencisinden farkım yoktu.

O an Ertuğrul’un yüzündeki o sert, öfkeli maskenin bir saniyeliğine çatladığını gördüm. Yeşille mavi arasında parlayan o keskin gözleri istemsizce yumuşadı; dolgun dudakları aralandı, tam bana doğru bir adım daha atacakken aniden durdu. Kendi kendine, içten içe bu kadar çabuk etkilendiği için öfkelendiğini, hatta kızdığını yüzündeki o ani kasılmadan anladım. Karşısındaki kız, sıradan biri değil; bu devletin en kritik operasyonlarından birini yöneten komutanın, yani kendi üstünün kızıydı. Kendine tırnak içinde o profesyonel sınırları hatırlatmak istercesine hızla toparlandı, işaret parmağını uyarıcı bir şekilde sallayarak üzerine basa basa kükredi:

— "Ertuğrul değil, Berfin! Ertuğrul abi diyeceksin!"

Bu sert çıkışına karşın ne geri adım attım ne de bozuntuya verdim. Aksine, yüzümdeki o masum ifadeyi daha da artırarak başımı hafifçe yana eğdim. Sol yanak kemiğimin üzerindeki o tatlı gamze, bu kurnaz ve meydan okuyan gülümsemeyle birlikte derinleşti. Gözlerimi kırpıştırarak, "abi" kelimesinin üzerine özellikle, alaycı ama bir o kadar da sevimli bir vurgu yaparak fısıldadım:

— "Tamam... abicim."

Gamzemi göstererek söylediğim o tek kelime, odadaki bütün havayı bir anda buz kesmeye yetti. Ertuğrul’un o keskin, yeşil-mavi karışımı gözleri kısıldı; düzgün kaşları neredeyse birbirine değecek kadar çatıldı. Kestane rengi taranmış saçları sinirden başını salladığında alnına doğru hafifçe döküldü ama o bunu umursamayacak kadar hırslanmıştı.

— "Dalga geçiyorsun, değil mi?" dedi, sesi dişlerinin arasından sızan bir hırıltı gibiydi. Üzerime doğru bir adım daha atıp aramızdaki mesafeyi tehlikeli bir şekilde kapattı. "Seninle burada oyun oynamıyoruz, Berfin! Orada girdiğin o kodlar, sadece bu evin güvenliğini değil, dışarıda riske attığımız her şeyi ateşe verebilirdi! Sistemin alarmı doğrudan Ankara'ya düştü. Biliyor musun bu ne demek? Birkaç dakika daha geç kalsaydım, buraya sadece ben değil, kapıyı kırarak giren operasyon timleri de gelecekti!"

İşaret parmağını göğsüme doğru hafifçe sallayarak azarlamasını sürdürdü; öfkesi sesindeki her bir kelimede daha da sertleşiyordu.

— "Akıllı olduğunu biliyorum, hackerlık taslamayı sevdiğini de... Ama bu çocuk oyuncağı değil! Karşındaki yapı bir lise disiplin kurulu değil, seni bir kaşık suda boğacak uluslararası bağlantıları olan bir şebeke! Eğer bir daha benden habersiz o klavyeye dokunduğunu ya da o sinsi kafanın dikine gittiğini görürsem... o bilgisayarı da o ekranları da bu daireden söker atarım, duydun mu beni?"

Göğsü hızlı hızlı kalkıp iniyor, öfkesi o düzgün hatlı yüzünde ve sıkılı yumruklarında açıkça okunuyordu. Soluk soluğa kalmıştı ama gözlerindeki o tehditkar ve korumacı uyarı bir an olsun eksilmedi.

Ertuğrul’un yüzündeki o yarı tebessümlü ifade, kurduğum cümlenin ardından aniden donup kaldı. Hâlâ kolunda duran elini hafifçe bırakıp, başımı dik tutarak ceylan gözlerimi doğrudan onun o yeşil-mavi karışımı keskin gözlerine diktim. Yüzümdeki o masum şirinlik maskesini anında bir kenara bırakıp, haklı çıkmanın verdiği o iddialı tonla devam ettim:

— "Sadece merak ettim," dedim, sesimi biraz daha netleştirerek. "Çünkü tamamen bilmediğim, karanlık bir yapının tam ortasındayım. Üstelik 'araştırabilirsin' diyen de sensin."

Gözlerimi devirip kollarımı göğsümde kavuşturdum ve hafifçe nefes vererek iğneleyici bir tonda ekledim:

— "Madem araştırabilecektim, açıp o dosyaları kendi ellerinizle inceleyip öyle gitseydiniz abicim! Ne diye beni uğraştırıp sonra da başıma bela aldım diye kızıyorsunuz ki?"

"Abicim" kelimesini söylerken yine o bilerek ve isteyerek bastırdığım tatlı zehirli vurguyu kullanmıştım.

Ertuğrul’un kestane rengi, middle part taranmış saçlarının altındaki o sert hatlar bir saniyeliğine gerildi. Dolgun dudakları aralandı; tam bana karşı sert bir savunma yapacak, o otoriter istihbaratçı kimliğiyle durumu toparlayacak gibi bir nefes aldı ama kelimeler boğazında düğümlendi. Çünkü haklıydım; kendi elleriyle bıraktığı açık kapıları, bizzat merak uyandıracak şekilde ortada bırakıp sonra da "dokunma" demesi mantık dışıydı.

Yeşille mavi arasında parlayan o gözlerinde anlık bir şaşkınlık dalgası geçti, ardından kendine engel olamayarak başını hafifçe iki yana salladı. Yüzüne yayılan o yarı kızgın, yarı çaresiz sırıtışı bu kez saklayamadı.

— "Sen..." dedi, parmağını hafifçe sallayarak, sesi bu sefer sinirden ziyade derin bir kabulleniş barındırıyordu. "Gerçekten dilin pabuç kadar, Berfin. Seni bir anlığına masum sandığıma yemin edebilirim ama yanılmışım. Sen o tatlı maskenin altında tam bir baş belasısın."

Gözlerimi kırpıştırıp sol yanağımdaki gamzemi belli edecek şekilde masumca gülümseyerek karşılık verdim:

— "Bunu iltifat olarak kabul ediyorum, Ertuğrul abi."

Kafasını tekrar onaylamaz ve bıkkınlıkla sallarken söylediği şeyleri duymuştum.

"Allah babana sabır versin Berfin"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.