Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Demir, masasının üzerinde duran ve dünyasını değiştirebilecek o dosyaya bakıyordu. Gece uyuyamamıştı, gözleri kızarmıştı ama zihni hiç olmadığı kadar berraktı. Telefonu eline aldı, Pars’ın numarasını bulup arayınca bir anlık duraksadı.
"Başkomiserim," dedi Pars, telefonu daha ilk çalışta açarak. Sesi uykulu değil, fazlasıyla canlıydı. "Dosya hala güvenli ellerde, merak etme. Ama ben açım ve dünkü sarımsaklı ezmenin etkisini bastırmak için acilen bir kahvaltıya ihtiyacım var."
Demir, belli etmeyecek şekilde kıkırdadı. "Pasajın yakınındaki o küçük çay bahçesinde ol. 20 dakikaya oradayım."
"Randevu gibi mi?" diye sordu Pars, sesindeki alaycı tını gizlenemiyordu.
"Operasyonel bir buluşma, Pars," dedi Demir, sesini ciddi tutmaya çalışarak. "Sadece... acıkmış olabilirim."
Demir, şehrin gürültüsünden uzak, insanların birbirine çarparak geçtiği o kalabalık kafenin en uç masasında, sırtını duvara vermiş oturuyordu. Önündeki çay çoktan soğumuştu ama o, bardağın sıcaklığını hissetmek için bile elini uzatmıyordu. Üzerindeki siyah poplin gömlek, sanki bir kalkan gibiydi. Dış dünyayı kendisinden, kendisini de dış dünyadan ayıran sert bir sınır çizgisi.
Pars içeri girdiğinde, Demir’in gözleri onu kapıdan girdiği andan itibaren takip etti ama bedeni yerinden bir milim bile kıpırdamadı. Pars, masaya yaklaşıp karşısındaki sandalyeyi çekerek oturduğunda, aralarındaki sessizlik havayı ağırlaştırdı.
"Erken gelmişsin," dedi Pars, masaya hafifçe uzanarak. Sesi, Demir’in mekanik sessizliğini kırmak ister gibiydi.
Demir sadece başını hafifçe salladı. Gözleri, Pars’ın yüzünde değil, onun hemen omzunun üzerinden sokağa bakıyordu. "İşimiz var. Vakit kaybetmeyelim."
Pars bir an sustu, Demir’in bu aşırı resmi ve mesafeli tavrını izledi. "Biraz nefes al Demir. Her sabah kendini böyle bir hapishane hücresine kapatır gibi yaşamaktan yorulmuyor musun?"
Demir’in çenesi kasıldı. Pars’ın bu doğrudan gözlemine karşı refleks olarak savunma duvarlarını yükseltti. Yine de, Pars’ın yüzündeki o hınzır ifadeye bakarken, istemsizce dudaklarının kenarında bir kıpırtı oldu. Ama o ışık, aynı hızla söndü. Bakışları yere, çay bardağının kenarına düştü. Zihninde o sahne yeniden canlanmıştı. Hatıraların o en karanlık, en tozlu köşesi kapıyı aralamıştı. Gözlerini tekrar kaldırdığında, artık o yabancı ve mesafeli Demir geri dönmüştü. Boş, ifadesiz ve aşılmaz.
"Yoruldum," dedi Demir, sesi cansız ve düzdü. "Ama bu, işimizi yapmamızı engellemiyor."
Demir’in zihnindeki o karanlık arşiv, bugün her zamankinden daha net çalışıyordu. O dönemde Aylin Hoca'nın karşısında otururken ağzını açıp da tek kelime etmemişti. Ailesine dair boğucu gerçekleri asla dile getirmemişti. Ama Aylin Hoca, çocukluğunu o kimsesiz yurt duvarları arasında, hayatta kalmak için "insan okumayı" bir sanat haline getirerek geçirmişti. O, sessizliğin dilinden, bakışlardaki o bitkinlikten, Demir'in her ders çıkışı soluğu onda almasından, aslında kimden ve neden kaçtığını çoktan çözmüştü.