3. BÖLÜM
Gecenin ilerleyen saatlerinde mekândaki gürültü ve basık hava katlanılmaz bir hal almıştı. Doldurduğum her kadehte, tezgâha çarpan her şişe sesinde içimdeki öfke daha da büyüyordu. Damon ise oturduğu köşeden bir an bile gözlerini üzerimden ayırmamıştı. Beni bir av gibi izliyor, attığım her adımı tartıyordu. Onun bu baskıcı varlığı, tenimde görünmez bir yara gibi sızlıyordu.
Saat gece yarısını çoktan geçtiğinde mekândaki kalabalık seyrelmeye başladı. Masalardaki adamlar sızmış ya da küfürler savurarak dışarı çıkmıştı. Tezgâhı temizlemek için elime aldığım bezi hırsla ahşap yüzeye sürterek kendi kendime sövüyordum.
"Yeter bu kadar çalışma, gözlerimin pası söküldü seni izlemekten."
Sesi tam arkamdan, ensemin dibinden geldiğinde sıçradım. Ne zaman ayağa kalkmış, ne zaman tezgâhın arkasına kadar süzülmüştü fark etmemiştim bile. Arkamı döndüğümde Damon tezgâha yaslanmış, kolları göğsünde birleşmiş halde bana bakıyordu. Üstündeki deri ceketi çıkarmış, siyah tişörtünün altından kollardaki dövmeleri ve kaslı vücudu tamamen ortaya çıkmıştı.
"İşimi yapıyorum," dedim soğuk bir sesle. Bakışlarımı gözlerinden kaçırmaya çalışarak elimdeki bezi kenara bıraktım. "Senin adamın ya da kölen değilim. Bana ne yapacağımı söyleyip durma."
Damon kıkırdadı. O alaycı, sinir bozucu kıkırdaması karanlık mekânda yankılandı. "Hâlâ o küçük çeneni kapatmamakta ısrarcısın, değil mi? Hoşuma gitmiyor değil ama fazla dikbaşlılık bu sokaklarda adamı çabuk harcatır, Ryder."
Bana doğru bir adım attı. Tezgâh ile onun geniş gövdesi arasında sıkışıp kaldım. Kaçacak hiçbir yerim yoktu. Bedeninden yayılan o sıcaklık, alkol ve pahalı tütün kokusuyla birleşip başımı döndürüyordu.
"Senden korkmuyorum," diye yalan söyledim, gözlerinin içine dik dik bakarak.
"Korkmalısın," dedi sesi aniden derinleşip ciddileşirken. Eli yavaşça havaya kalktı, uzun parmakları çeneme tırmandı ve beni kendine doğru biraz daha çekti. Bu defa canımı yakmıyordu ama dokunuşu canımı yakmasından daha tehlikeliydi. "Çünkü seni bu bataktan çıkarabilecek tek kişi benim... Ve seni bu batakta boğabilecek tek kişi de yine benim."
Nefesim boğazıma tıkandı. Gözleri dudaklarıma indiğinde içimde bükülen o tuhaf, karşı konulmaz his beni dehşete düşürdü. Ondan nefret ediyordum; beni aşağılamasından, küçümsemesinden, kendini buranın sahibi sanmasından nefret ediyordum. Ama aynı zamanda, o karanlık gözlerdeki ateş beni mıknatıs gibi kendine çekiyordu.
"Bana öyle bakmayı kes," diye fısıldadım. Sesim istediğimden daha zayıf çıkmıştı.
"Nasıl bakmamı istiyorsun?" dedi, yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırarak. Dudakları dudaklarıma neredeyse değecekti. "Böyle mi?"
Aniden kapının dışından gelen gürültülü bir fren sesi ve ardından patlayan iki el silah sesiyle irkildik. Mekândaki camlar zangırdadı. Damon tek bir saniyede beni arkasına çekip tezgâhın altına doğru bastırdı. Hareketleri o kadar hızlı ve profesyoneldi ki ne olduğunu anlamadan kendimi yerde, onun bedeninin altında buldum.
"Siktir!" diye küfretti Damon, dişlerinin arasından. "O şerefsizler yine geldi."
"Kimler?!" dedim dehşetle, ellerim farkında olmadan onun tişörtünün kumaşına kavrulmuştu.
Damon başını çevirip bana baktı. Gözlerindeki o karanlık ateş bu kez saf bir tehlikeyle parlıyordu. Dışarıdaki bağırışlar ve içeriye doğru yönelen ayak sesleri yaklaşırken, Damon belindeki silahı çıkardı ve emniyetini açtı.
"Bizim bölgeye göz diken o picler," dedi soğukkanlılıkla. Sonra eğilip kulağıma doğru fısıldadı, sesi gürültünün arasında pürüzsüzce sıyrıldı: "Şimdi burada oturacaksın ve kıpırdamayacaksın. Eğer tek bir adım atarsan, o dışarıdakilerden önce ben senin icabına bakarım. Anladın mı beni, küçük piç?"
Cevap vermeme fırsat kalmadan ayağa kalktı ve tezgâhın arkasından sıyrılarak kapıya doğru yöneldi. Ben ise tezgâhın altında, kalbim boğazımda atarken elindeki silahla karanlığa adım atan o adama bakakaldım. Kaçmak için en iyi fırsatımdı belki de... Ama ayaklarım yine beni dinlemiyordu.