Bu benim kendimi buluş hikayem, bu benim hayatımın kontrolünü ele alış hikayem, bu benim özgürlük hikayem.
Bu hikâyede kızacaksınız, sinirleneceksiniz, bazen küfür edeceksiniz ama eminim çok eğleneceksiniz
Günlerden Pazar, aylardan Eylül, yıl 2021 saat 10:00, yer İstanbul
Aslında Antepliyiz ama İstanbul’a yerleştik. “NisaCçarşıdaki terziye eteğimi vermiştim onu bir al da gel.” Ben kahvaltı masasından getirdiğim kirli tabakları lavaboya koyarken “Tamam anne şurayı toplayım giderim.” Annem kahvaltı masasındaki kalanları topladığı tepsiyle mutfağa girip tepsiyi masanın üzerine koyduktan sonra elindeki tabağı alıp “Ben yaparım sen bir an önce git gel.” Ellerimi havluya kurularken annem ne yapmam gerektiğini tembihliyordu
Sanki çocuğum
“sakın geç kalma, bir yerlere de takılma, eteği al doğruca eve gel öyle oradan girip buradan çıkma.” Eliyle üzerimdeki pembe elbiseyi işaret ederek “şu üstündekini de değiştir elalemin ağzına sakız olmayalım.”
Ne var ki elbisemde ne güzel elbise işte
“tamam anne” bıkkınca nefes verip üst kata çıkıp odama girdim dolabımdan sarı dizimin yarım karış altında üzerinde beyaz papatyalar olan yarım kol elbisemi giyip beyaz çantamı da taktıktan sonra konağın koca kapısının önünde duran beyaz spor ayakkabımı giydikten sonra konağın koca bahçesinden sonra da bahçenin büyük kapısından geçip sokağa ulaştım.
İki sokak ötedeki çarşıya girip yavaş yavaş yürüyerek dizilmiş tezgahları inceledim.
Bir tezgahta baharatlar hemen yanındaki tezgahta takılar bir sonrakinde kitaplar... Sonunda terziye ulaştığımda içeri girip bir şeyler diken kadına baktım “ah kızım hoşgeldin yaptım sizin eteği.” Kadın yerinden kalkıp karşı dolaptan bir poşeti bana uzatırken elindeki poşeti alıp parayı verdim. “annen nasıl?” ayaküstü biraz sohbet ettikten sonra dükkandan çıkıp geldiğim yoldan geri yürüyordum ki karşıdan bana doğru koşan iki kişi gördüm biri Esme beyaz kısa kollu tişörtünden kollarındaki dövmeler gözüküyordu, saçları dağılmıştı, hemen önündeki ise esmer kirli sakallıydı.
Arkada olan yanımdan koşarak geçerken arkada olan omzuma çarptı, şiddetle çarptığı için düşüyordum ki bana çarpan adam bir eliyle dirseğimden tutarken diğer eliyle belimden tuttu ve iki saniyeliğine göz göze geldik. Esmer olan adam onu kolundan tutup çekince beni bırakıp koşmaya devam etti bende arkasından baktım tam bir saniye sonra dönüp baktı sonra da önüne dönüp koşmaya başladı arkasından polislerde koşuyordu.
Şaşkınlıkla önüme döndüğümde kalbimin hızlandığını fark ettim. Hızlanması normal çünkü korkmuştum.
En azından ben öyle sanıyordum.
Eve gidene kadar o olayı düşünüp durduktan sonra eve girince annem kapıda karşıladı beni “nerede kaldın? Yine kitaplara daldım değil mi?” ben kitap okumayı çok seven biriyim özellikle 1870-1890’lı yılları anlatan kitapları.
Ah o elbiseler çok güzeller.
“Yok anne valla girmedim kitap dükkanına.” Annem elimdeki poşeti çekiştirerek alıp “iyi tamam hadi fazla oyalanma orada babam kahve istediydi onu yapıver bende mutfağı süpüreyim.” Kafamı sallayıp ayakkabılarımı çıkardıktan sonra mutfağa geçip hol köpüklü bir kahve yapıp salonda ayaklarını sehpaya uzatmış televizyon izleyen babamın önüne koydum kahveyi. “nerede kaldın gız ağaç oldum burada.” Başım önümde ellerimi önümde birleştirdikten sonra “kusura bakma bana kahve bitmişte kilerden çıkardım o yüzden geç oldu.” Babam kanal değiştirirken “iyi tamam” dedi ve kahveden bir yudum alır almasıyla kahveyi püskürtmesi bir oldu. “bu ne lan. Ne biçim kahve bu. Şekeri az bunun.” Elindeki fincanı ayaklarımın dibine fırlatınca irkildim ve korktum. Babam ayağa kalkıp saçımdan tuttuğunda öylece durdum “kaç yaşına geldin bir kahve yapmayı beceremiyorsun. Beceriksiz.” Derken beni saçımdan tutup yere itince düştüm. “özür dilerim baba bida olmaz valla.” Beni dinlemedi düştüğüm yerden kaldırıp bir tokat vurdu.
Seslerimizi duyan annem koşarak gelince babamı durdurmak isteyip babamı tutmaya çalıştı ama babam ona da vurup yere düşürdü.
Babama karşı gelmiyordum çünkü o benim babamdı, büyüğümdü.
Babamın dudağımı ve kaşımı patlamasının üzerinden yirmi saniye geçmişti ve ben yeniden kahve yapıyordum.
Kahveyi yapıp babama verdikten sonra aynı şekilde ellerim önümde balık eğik babamın tepkisini bekledim. “aferin, aferin güzel kahve yapman için illa dayak gerekiyormuş.”
Babam ben kendimi bildim bileli en ufak hatamda döver beni ve tabii annemi de.
İstanbul’un meşhur Güner konağının sahibinin kızıydım, herkesin önünden geçerken özenerek baktığı konağın hanımı, özenerek bakıp geçerken içinde nelerin yaşadığını düşünmedikleri, herkesin güzelliğine kapıldığı konağın sahibinin kızı Cerem GÜNER. Herkesin dışarıdan imrenerek bakıp örnek gösterdiği ailenin kız çocuğuyum ama kimse bilmez gerçeği, elma da öyle değil midir? Kurt elmayı içten içten yer de kimse görmez ya o misal işte benimki de.
Babamın müsadesiyle odama çıktım. Kapımı kilitlemeye izin yoktu. Yatağımın altında babamdan sakladığım tahta sandığımdan geçen hafta bitiremediğim kitabı çıkarıp yatağa oturdum okumaya başladım. Çalan telefonumla kitabı bırakıp en yakın Arkadaşım Ceren’in aramasını açtım, hemen konuşmaya başladı “Bugün çarşıda domates alıyordum iki tane hırsız birden çantamı çekiverdi bende anlamadım ne olduğunu”
…
Bir buçuk saat olmuştu ki odanın kapısının açılmasıyla korkudan kitabı yanımdaki yastığın altına sokuverdim “kitap mı okuyon sen gene?” geleni babam sanmıştım ama annemdi, “Ödümü patlattın anne, babam sandım aklım çıktı.” annem arkasından kapıyı kapatırken ben nefesimin düzelmesini bekledim. “Kitabı galdır da şimdi, akşama babanın ilgogul arkadaşı gelecemiş. Baban bi depsi börenen bi depsi baklava yapın dedi.” yatakta doğrulup ayak ucumda oturan anneme “Nereden çıktı şimdi birden bire?” diye sordum, annemde dudaklarını büzüp “Biraz önce babanı arayıp dediler.” deyince bir işkillenmedim değil.
Kitabı geri yerine koyup annemle mutfağa indim, annem baklava hamurunu açarken bende börek hamurunu açıyordum ki annemin “Ayy Nisa, pastacı Duran abine accık guru pasta siparişimi verdiydim onun da çırak bugün hastaymış gönderemedi git de bi al” ellerimi yıkayıp annemden parayı aldıktan sonra bir koşu Duran abinin pastanesine gidip pastaları alıp döndüm eve.
Akşam olup da misafirler gelince hiç beklemeden annemle hazırladığımız sofraya oturttuk.
Yemek faslı bittikten sonra kahveleri servis edip geri mutfağa annemin yanına döndüm. Onlar içerde konuşurken ben balkona hava almaya çıktım.
Balkon yola baktığı için yoldan geçen herkesi görüyordum.
“Nisa, şu çöpleri at da gogmasınlar gızım” annemin hazırladığı çöpü alıp önce mutfağın bahçeye açılan kapısından sonra da koca bahçenin kapısından çıkıp yirmi adım aşağıdaki çöp konteynırına elimdeki çöpü atarken “Selam” diye bir ses duyunca irkildim. Sağımda beliren adamın suratına baktım sokak lambasının ışığında gelen adamın polisten kaçan adam olduğunu görebiliyordum. “tanıdın mı beni? Polisten kaçan çocuk ben” elimdeki çöpü atıp “Ee yani?” dedim umursamazca “elinde tuttuğu beyaz papatyayı bana uzatıp “Bugün sana çarptığım için özür dilerim” bir elindeki çiçeğe bir da adamın suratına baktım bana elini uzatıp “A pardon Eren ben” ona cevap bile vermeden iki adım atmıştım ki kolumdan tutup önüme geçti. Sert bakışlarla bir kolumdaki eline bir de gözlerinin tam içine bakınca elini kolumdan çekip” Pardon. Adını söylemedin.” çenesindeki hafif uzamış sakalları ve belirgin elmacık kemikleriyle ve kahve gözleriyle bana bakıp bir cevap bekliyordu “bir daha görmeyeceğim birine ismimi söylememe gerek yok.” yanından geçerken tekrar önümü kesip en azından özür çiçeğimi alsaydın”
-Seni nasıl buldu?
Gerçekten nasıl buldun beni?
Derin bir nefes verip “çiçeği alırsam rahat bırakacak mısın beni?” Eren gülümseyerek ensesini kaşıdı ve iki saniyeliğine yere baktı.
-utandı mı o?
Utandı
-Gamzeleri çok güzel.
Kocaman gamzesi gerçekten çok güzeldi.
“Sanmıyorum” anlaşılan beni rahat bırakmayacaktı eve çok geç kalmıştım. “Gitmem lazım” diyerek elindeki çiçeği aldım ve hızlı adımlarla konağın bahçesine girdim. Koşarak mutfağa girdiğimde annem tatlı tabaklarını hazırlıyordu “nerdesin sen bir saattir?” bir şeyler gevelemeye çalışırken “tamam tamam. Al şunları götür hadi.” elime tatlı tabaklarını tutuşturdu. Elimdeki tatlıları beyaz tepsiye koyup derin bir nefes alarak misafirlerin yanına gittim. Tabii yüzümden gülümseme eksik olmadı.
Tatlıları herkesin önüne koyduktan sonra “Afiyet olsun” deyip mutfağa çekildim.
Annemle birlikte mutfakta bir şeyler atıştırırken babamın seslenmesiyle salona geçip “Buyur baba” diyerek ellerimi önümde birleştirdim.
Babam “bak gızım, bu adam benim ilgogul arkadaşım Suat, bu da onun garısı Canan, Aha bu da onların oğlu Halil.” onlara gülümseyip “Hoşgeldiniz” dedim. “Hoş gördük gızım, hoş gördük.” hafif göbekli adam çayından bir yudum alıp babama döndü “Maşallah, gızın da pek gözelmiş, pek de hamarat” babam gururla başını kaldırıp teşekkür ettikten sonra bir kafa hareketiyle mutfağa geçmem gerektiğini anladım ve geçtim.
Saat gece on ikiye gelirken misafirler yeni gitmişlerdi. Bende annemle birlikte mutfağı hallediyorduk, babam mutfağa gelip etrafa bakındı “Oğlanı beğendin mi gız?” neden bunu sormuştu ki, başım öne eğik bir şekilde “sen ne dersen baba.” babam memnun olmuş şekilde sırıttı “beğendin, beğendin.” dedikten sonra tam çıkarken “yarın da biz onlara yemeğe gidecez ha hazırlığınızı yapın.” dedi ve gitti.
Sonunda kafamı yastığa koyduğumda yorulduğumu fark ettim.
Kendimi derin uykunun kollarına bıraktım.