29/07/2003 Burdur- Salda Gölü
“Geldik mi?” Minik Gonca’nın sorduğu soruyu babası kaçıncı kere hayır dediğini saymayı bırakmıştı. O kadar çok soru sormuştu ki, artık bir yerden sonra bunalmıştı ama kızına bunalmış halini göstermiyordu çünkü biliyordu minik Goncası üzülürdü. Kızını üzmemek için elinden geleni yapardı.
“Güzel kızım, miniğim bak burada kaç kilometre yazıyor?” Sekiz yaşındaki Gonca arabanın arkasından öne doğru eğilirken telefondaki rakamları okumaya çalışıyordu. Telefon uzak ve araba sürekli sallanınca rakamları okumak onun için çok zor oluyordu.
En sonunda Gonca rakamları gördü. “232 kilometre.” Arabanın ön aynasından kızına baktı Arda Karahan. Gonca bir cevap bekliyormuş gibi yan taraftan babasına bakıyordu.
“Evet güzel kızım 232 kilometre kalmış yani daha çok var.” Çok kelimesini uzatmıştı. Aynadan tekrar kızına baktığında Gonca da aynadan ona bakıyordu. “Annenin telefonunu al ve saate bak,” İrem telefonunu solundaki kızına uzattığında Gonca telefonu hemen uzattığı gibi kaptı ve saate bakmaya başladı. “Ve saat 11.30 olmasını bekle. Saat 11.30 olduğunda gelmiş olacağız.”
Gonca kafasıyla onaylayıp telefona döndü. Babası aynadan kızının söylediklerini onayladığını gördüğünde gülümsedi. Erkek kardeşi arabanın bir tarafına kıvrılmış uyuyordu. Kardeşi Egenin böyle bir huyu vardı. Arabaya her bindiğinde çok geçmeden uyuya kalırdı.
“Elifler de bir sorun çıkmadı değil mi?” Arda sağında oturan karısına baktı, “En son bir sorun yoktu. Sadece çocukları ayırmak zor olmuştu.” İrem hafiften tebessüm etti.
Cam açık olunca kumral saçlarına güneş ışığı vuruyordu, rüzgârdan da saçları uçuşuyordu. Üstünde sarı renkte, askılı ve diz kapaklarının üzerinde biten bir elbise giymişti. Çok fazla olmayacak bir şekilde takılar takmıştı. Bir de elbisesiyle uyumlu şapka takmış ve şapkasında sarı bir kurdele vardı.
“Evet, çocukları ayırmak çok zor oluyor.” Bu süre içinde yola bakmaya devam etti.
Arkalarından gelen arabada hala ses seda yoktu. Tabii Kaya Gonca’yı sorduğunda ve ablası Mina ters bir cevap veresiye kadar.
“Anne sence gelincik sıkılmamış mıdır?” Oğluna dönmeden tebessüm eden annesi cevap verdi. “Sıkılmamıştır oğlum niye sıkılsın. Tam tersi seni göle atmak için kuduruyordur.” Bir tane kahkaha patlattı. Mina ise Kayaya ters bir cevap verdi. “Başların he senin bu Gonca sevdana arabaya bindiğinden beri Goncayı sormaktan başka bir şey yapmadın ki!”
Kaya ablasına dönerek “Ya! Karışmasana sen!” Sinirli bir şekilde söylemişti. “Hem sen bana karışacağına telefonunla ilgilen!”
Mina tam cevap verecekken anneleri sözlerini böldü. “Çocuklar kavga etmeyi bırakıp ikinizde arabanın köşelerine geçin,” çocuklardan bir cevap gelmeyince “Hemen!” diye karşılık verdi.
Çocuklar bir çırpıda ayrıldılar, yol boyunca da hiç konuşmadılar.
Göle geldiklerinde Gonca arabadan inmeden babasına “Baba, doğruyu söylemişsin tam da 11.30 da geldik,” dedi ve sevinçle arabadan indi.
Kaya ve Gonca hiç tereddüt etmeden göle doğru koştular. Tam göle gireceklerdi ki Gonca’nın annesi İrem kızının kollarına zorla deniz kolluğu geçirdi. “Yaa, anne! Kolluk takmasana, yüzebiliyorum ben,” diye söylenmeye başladı. “Kız, söylenme sonra boğulursun ne olur ne olmaz tak bunları.”
İstemeye istemeye kollarına deniz kolluklarını geçirdi. Annesi yanından gittiğinde yanındaki Kaya’nın iskelede oturmuş göle baktığını gördü. Yanına doğru gittiğinde hemen sağ tarafına çöküp oturdu ve birlikte suya bakmaya başladılar.
Kaya bir süre sonra “Neden kollukları taktın?” diye bir soru yöneltti. “Annem zorla taktı, bu kollukları.” Üzgün ve kızgın bir şekilde konuşmuştu. Kendisini geriye doğru atıp ellerini karnında birleştirdi ve iç çekti.
Kaya da Gonca gibi yattı ve kafasını sağa çevirdi. “Hadi ama gelincik moralini bozma hem bize iş vereceklerine göle girelim, daha iyi.” Kafasını gökyüzüne kaldırıp “Hem kollarındakini çıkartacağını ikimizde biliyoruz.”
Gonca yattığı yerde dikleşerek “Beni çok iyi tanıyorsun, sincap,” diye kıkırdadı. Kaya da Goncayı taklit ederek yattığı yerden kalktı ve gülerek “Tanıyorum tabii ki de,” ardından ekledi. “Gelinciğimi nasıl tanımam, aşk olsun.” Alınmış gibi konuşmuştu. Gonca bunun üzerine Kaya ya dönerek “Hey, alınma.” Kelimelerini uzatarak söylemişti.
Gonca artık kollarındakilerden rahatsız olmuş olmalı ki kolluklarını çıkardı ve arkasına fırlattı. Bu sefer aralarında derin bir sessizlik olmuştu. Bir süre konuşmadılar.
En sonunda Kaya dayanamayıp “Ee gelincik, göle girmeyecek misin?” Gonca tam cevap verecekken aklına gelen fikirle pis pis sırıtmaya başladı.
Kaya ya doğru dönen Gonca hala pis pis sırıtıyordu. “Ne? Ne bakıyorsun öyle?” Kenara kayarken tedirginlikle “Gonca korkutma beni! Ne oldu?” Kaya geri gittikçe Gonca daha çok üstüne geliyordu.
En uca geldiğinde Kaya bittiğini anladı. O durunca Gonca da durdu. Kaya gözünü bile kırpmadan karşısındaki ela gözlü kızın ne yapacağını bekliyordu. Gonca’nın ne yapacağını aklında tartmaya çalışıyordu. Ama kafasında hiçbir şey tartamıyordu çünkü Gonca’nın rüzgarla uçuşan saçları onun dikkatini dağıtıyordu. Her ne kadar Gonca dan kaçmaya çalışsa da bir şekilde Gonca’nın ela gözü ya da o kızıla çalan kahverengi saçları onu içine çekiyordu. Aslında bundan şikayetçi değildi. Bundan büyük bir zevk alıyordu. Bu yüzden ister istemez kaçamıyordu ve Goncaya tutuluyordu. Bu Kaya için sıradan bir tutulma değildi. Bildiğin aşıktı ama bu onu kabul etmiyordu, kabul etmek istemiyordu çünkü bu çocukluk aşkı olacaktı. Adı üstünde “çocukluk aşkı” gelip geçici olacaktı ve Kaya böyle olmasından korkuyordu. Çok korkuyordu...
Gerçekten âşık olsa bile ilerde büyüdüğünde, yetişkin bir adam olduğunda belki sevdiği kızın düğününe gidecekti. Orada mutlu gözükse bile içten içe ağlayacak, parçalanacaktı. Bu yüzden kendine hâkim olmaya çalışıyordu.
Goncaya bakmaya o kadar odaklanmıştı ki kendini bir anda su da buldu. Kafasını sudan çıkardığında nerede olduğunu idrak etti. Goncaya baktığında kızın kahkahalara boğulduğunu gördü. İster istemez gülümsedi, her ne kadar kendisini suya itmiş olsa da.
Gonca gülerken Kaya da aklından ‘Acaba ne yapsam?’ diye bir soru geçti ve en sonunda bir kana hata varıp suyun içine daldı. Yavaş yavaş iskelenin altına vardığında Gonca’nın bacaklarından tuttuğu gibi göle fırlattı.
Minik kız tiz bir çığlık attıktan hemen sonra kendini suyun içinde buldu. Kafasını sudan çıkardığında iskelenin altındaki pis pis sırıtan çocuğa bakıyordu. Kaya iskelenin altından çıktığında Gonca’nın yanına gitti.
Tam karşısında durduğunda ona sıkıca sarıldı. İlk başta Gonca şaşırmıştı sonra o da sarılmasına karşılık verdi. Kaya neden Goncaya sarıldı? Çünkü gonca sinirlendiğinde Kaya’yı parçalayacak dereceye geliyordu. Kaya sakinleşmesi için sarılıyordu ve bu sarılma çoğu zaman işe yarıyordu.
Bugün de bunlardan biriydi.
Bu iki arkadaş sarılırken aileleri de piknik alanını kuruyorlardı. İrem'le Elif akşam yemeği için masayı kurarken Arda ve Uğur arabadan eşyaları indiriyordu. Mina ise boş bir tane sandalye bulup ona oturmuş telefonuna bakıyordu. Ege ise kumsalda oturmuş kumdan kale yapıyordu.
Arda kuma yerleştirdiği mangalı bıraktığında büyük bir nefes verdi. Göle doğru döndüğünde çocukların sımsıkı sarıldığını gördü. Uğur’a dönüp “Çocuklar yine birbirine sarılıyor,” dediğinde Uğur da göle doğru baktı. “Gonca yine sinirlenmiştir.” Bir tane kamp sandalyesi açıp oturdu. Arda da onu taklit etti.
“Benim kızım niye sinirlensin? Aşk olsun amcası.” Bilerek sinirlenmiş gibi konuşmuştu. Uğur tavukları kaptan çıkartırken “Senin kızın olur olmadık her şeye sinirlendiği için benim zeki oğlum senin kızını sarılarak sakinleştiriyor.” Arda alaycı bir gülümsemeyle “Senin oğlun mu zeki?” Uğur hiç düşünmeden “Evet,” dedi. “Senin oğlun zeki olsaydı ilk başta benim kızımı sinirlendirmezdi.” Uğurda alaycı bir gülümsemeyle tavukları mangala yerleştirdi. Daha fazla konuşmadılar çünkü biliyorlardı. Eğer daha fazla konuşurlarsa kavga edeceklerdi.
Artık sarılmayan çocuklar birbirlerine yüzüyorlardı. “Sincap! Bana yüzerek gelsene!” Uzakta olduğu için bağırarak konuşmuştu. Kaya bir cevap vermeden yüzerek Gonca’ya doğru ilerledi.
Su her ne kadar derin olsa da boğulmuyorlardı çünkü bu küçücük yaşta olsalar da yüzmeyi çok iyi biliyorlardı.
Yüzerek Gonca’ya yaklaşan Kaya tam önüne geldiğinde kafasını sudan çıkardı. Gülümseyerek minik gelinciğine baktı. Gonca da ona gülümsüyordu.
Biraz daha yüzdüklerinde iskeleye çıkıp oturdular. Gölün içinde o kadar çok kalmışlardı ki parmakları buruşmuştu.
Soluklandıklarında Gonca yine kendini arkaya attı ve aklına gelen soruyla arkasına dönük olan Kaya’ya bakarak “Suyun üstünde durabiliyor musun?” Kaya da yatarak “Hayır,” dedi. “O zaman sana suyun üstünde durmayı öğreteceğim.” Ayağa kalktı ve göle doğru ilerledi. “Ama bu su tuzlu değil ki, nasıl üstünde duracağız?” Yattığı yerden kalkmıştı. Gonca arkasına dönerek “Sen o işi bana bırak.”
Göle atladığında arkasından Kaya da atladı. Bilmiş bir tavırla “Hatta ilk önce ben deneyeceğim eğer suyun üstünde kalırsam sana da öğreteceğim,” dedi. Sonra da ekledi “Tamam mı?” Kaya kafasıyla onay verdiğinde “Boğulmamaya çalış, olur mu?” Endişeli gözlerle Gonca’ya bakıyordu.
Kaya neden endişeli olduğunu bilmiyordu ama içinden bir ses Gonca’nın boğulacağını haykırıyordu ve Kaya bu yüzden korkuyordu. Endişeli de baksa saçlarını gözlerinden ayıramıyordu. Saçları çok güzeldi. Özellikle ıslakken.
Kaya’dan biraz uzaklaştığında suyun üstünde durmak için geriye doğru yattı. Çok geçmeden suyun içine çekildi. Kaya hemen telaşa kapılıp Gonca’yı suyun içinden çekti ve boğulan kızı kollarının içine hapsetti. Neyse ki çok dibe batmamıştı.
Daha ne olduğunu idrak edemeyen Gonca yüzüne gelen saçları geriye çekmeye çalışıyordu ama Kaya bu duruma hiç yardımcı olmuyordu. Gonca saçını çekmek için cebelleşirken Kaya hemen geri çekildi ve bir çırpıda Gonca’nın önüne gelen saçlarını arkaya attı.
İki çocuk birbirlerinin yüzlerine bakarken “Bir daha suyun üstünde durmak yok. Sen benim yüreğime mi indirmek mi istiyorsun?” Kaya korkudan çıldırmak üzereyken Gonca ise gölde boğulmak çok normal bir şeymiş gibi düz bir yüzle Kaya’ya bakıyordu.
“Ne? Ne bakıyorsun öyle?” Gonca bir kaşını kaldırdı.
“Ne mi bakıyorum? Kızım daha demin boğuluyordun.” Sanki daha demin yüzünde güller açan Gonca gitmiş onun yerine yetişkin, ciddi Gonca gelmişti. “Kaya boğulmuyordum. Alt tarafı suyun içine batmıştım. Ne bu telaş ya?” Kaya anlamaz gözlerle Gonca’ya bakıyordu. “Ben mi telaş yapıyorum?” Kendini işaret etmişti inanmaz gözlerle. Goncaysa kollarını göğsünün altında bağlamıştı.
“Ölebilirdin!”
“Ölmezdim.” Kayadan bir ses gelmeyince devam etti. “Çünkü suyun içinde çırpınmadım bile. Yani ölmezdim.” Kaya hala Gonca’ya inanamayarak bakıyordu.
Tam bir şey daha söyleyecekken Gonca hemen yüzüne su savurdu. “Aman be uzatma sende!” Kaya buna karşılık Goncayı suya batırdı. Sanki daha demin boğulduğu için telaş yapan kendisi değilmiş gibi.
“Mina sende göle girsene, biraz telefondan uzak kalmış olursun, he kuzum.” Mina annesinin söylediği cümleye göz devirdi ve hemen ardından “Hayır göle girmeyeceğim. Suyu sevmediğimi sende biliyorsun.” Annesi kızının suyu sevmediğini biliyordu ama belki bir müddet göle girse su ona iyi gelebilirdi.
“O zaman kalk bana yardım et, Öyle boş boş oturma.” Mina oflayarak oturduğu yerden kalktı ve üstünü bir çırpıda çıkardı. Zaten mayosunun üstüne elbise giymişti. Çıkartırken uğraşmak zorunda kalmamıştı.
Göle doğru ilerlediğinde “Göle girmeyi tercih ederim,” dedi. Annesi göle girsin diye bunu bilerek söylemişti ve işe de yaramıştı.
Mina kumsala adımını attığında ilerlemekte tereddütteydi ama annesinin bakışlarının üzerinde olduğunu hissedince ilerlemeye devam etti.
Dalgaların olduğu yere geldiğinde hiç tereddüt etmeden ilk adımını attı. Ayakları suya değer değmez vücudunda bir ürperme geçti. İlerlemeye başladığında karşısında birbirlerine su atan çocukları gördü. Attığı her adımı geri atmaya başladı. Neyse ki çocuklar onu görmemişti. Fark etmeden tuttuğu nefesini geri verdi ve attığı adımları ileri atmaya başladı. Neredeyse su dizlerine kadar gelmişti. Bugün havanın sıcak olduğundan kaynaklı mıydı bilmiyordu ama suyun sıcaklığı insanı mayıştırıyordu.
Biraz daha ilerlediğinde suyun yüksekliği neredeyse kalçasına gelecekti ve Mina da ıslanmayı çok sevmediği için olduğu yerde durdu. Suyla oynamaya başladı. En azından annesini memnun edene kadar burada kalacaktı. “Umarım çocuklar benim burada olduğumu görmezler,” diye kendi kendine sessizce konuştu.
Annesine baktığında yemeklerle uğraştığını gördü. Bir yandan da İrem teyzesiyle konuşuyordu, yani gölden çıktığını anlamazdı. Yavaş yavaş kumsala doğru ilerledi ve bir çırpıda gölden tamamen çıktı. Sandalyesinin yanına gittiğinde havlusunu aldı. Kendini güzelce kuruladığında sandalyesine oturdu. Telefonunu eline alıp kurcalamaya başladı.
Annesi Mina’nın gölden çıktığını görmüş olmalı ki kızının yanına gitti. “Kızım neden gölden çıktın?” Ellerini beline koymuş karşısında oturan kızına bakıyordu. “Ya, anne suyu sevmediğimi biliyorsun. Hem biraz durdum neyine yetmedi?” Annesi hala kızına bakıyordu. “Of, tamam Gonca ve Kaya beni suya iterler diye korktum.” Annesi gururlu bir ifadeyle kızına evden getirdiği kitabı uzattı ve elindeki telefonu aldı. “Hadi şimdi kitap oku. Bize yardım etmeyeceksin sadece bu kitabı okuyacaksın.” Mina bir kucağındaki kitaba bir de annesine bakıyordu. Bildiğin annesine ‘Yapma’ der gibi bir hali vardı. Annesi ise dediğinden vazgeçmemişti ve telefonu aldığı gibi İrem’in yanına gitti. Telefonu da çantasının içine koydu. Mina da annesinin arkasından çaresizce bakıyordu. Elindeki kitaba bakarken yüzü somurtuyordu ama başkada çaresi yoktu en iyisi bu kitabı okumaktı. Kitabın ismine baktığında Narnia günlükleri* yazdığını gördü. Kitabın kapağını, arkasını ve konusunu incelediğinde bu kitabın türünün fantastik olduğunun sonucuna vardı. Kitapları seven bir kız değildi ama annesinden birtakım bilgiler kapmıştı. Kapağını açtı ve okumaya başladı.
Ege de kumlarla oynamaktan sıkılmış olmalı ki ayağa kalktığı gibi göle girdi. Yanına simidini de almayı unutmamıştı.
Erkekler ise hala mangalın başında tavukları pişiriyorlardı. Bu süreçte de minik bir sohbet ediyorlardı. “Bak senin minik kız kitap okuyor. Yüzyıllarda görülecek bir olay, bol bol bak.” Uğur arkadaşının dediğine inanamayarak arkasına döndü ve yüzü hayretler içinde kaldı. Kızı hayatta kitap okumazdı. Gerçekten yüzyıllarda bir görülecek olaydı. “Benim kız kitap okuyor?” Hayretler içinde sormuştu. Önüne döndüğünde Arda’ya inanamayarak bakıyordu. Yüz ifadesinden sanki ‘Bu kız benim kızım olamaz’ gibi bir ifade vardı. Mangalın üstündeki tavukları aldıklarında Uğur hala şok yaşıyordu. Arda arkadaşına baktığında bir kahkaha patlattı. “Ne gülüyorsun be?” Yarı şaka ve sinirli bir ifadeyle söylemişti. “Bu benim için gururlu bir gün, nasıl şok olmayacağım?” Tavukları koydukları plastik kabı alıp yemek masasının yanına gittiler. Eşleri yemek masasını bitirmişlerdi. Plastik kabı da koyduklarında geriye sadece patates ve patates püresi kalmıştı. Onları da hallettiklerinde tamamen sofraya geçebilirdiler.
“Ne kitabı okuyor?” Uğur karısının kulağına eğilmiş kızını ne kitap okuduğunu soruyordu. “Tabii kide benim favori kitabımı okuyor,” dedi gururla. “Yani Narnia’yı okuyor.” Son kelimeyi uzatmıştı. Kızlarına gururla bakıyorlardı.
*Narnia Günlükleri, İngiliz yazar C.S. Lewis tarafından 1949-1954 yılları arasında yazılmış, fantastik türde yedi kitaplık bir seridir.
“Gelincik! Neredesin?” Kaya sıkıntıyla nefesini verdi. Etrafına bakındığında en ufak bir iz bile yoktu. “Ortaya çıksana!” diye bağırınıyordu. Tam bir kere daha ‘Neredesin?’ diye bağıracakken arkasından biri kafasından suya bastırdı. Daha ne olduğunu anlamadan kendini suyun içinde buldu. Suyun içinden yüzeye çıkmaya çalışıyordu ama kafasından bastıran kişi hiç yardımcı olmuyordu. Artık nefesini tükettiği noktaya gelecekti ki aklına gelen fikirle kafasından bastıran kişinin bacaklarından tutmaya çalıştı ama bir işe yaramamıştı.
Artık çırpınmıyordu dümdüz suyun içinde bekliyordu. Umudunu tükettiği noktaya gelmişti ki biri kolundan tuttu ve yüzeye çıkardı. Sert sert öksürürken bir yandan karşısındaki kişiyi görmeye çalışıyordu. Gördüğü kişi tarafından kısa bir şoka uğradı ama tabii başka kim olabilirdi ki. Kısa şokunu hemen atladı.
“Ula sincap boğuluyordun yala.” Kaya ıslanan gözlerini daha iyi görmek için sildi ve ters ters Gonca’ya baktı. “Ne yapıyorsun be! Boğuluyordum.” Gonca ise karşılık olarak kıkırdadı. “Ula manyak, ben senin kaç saniye nefesini tuttuğunu biliyorum.” Kaya anlamaz gözlerle bir kaşını kaldırdı.
“Kırk saniye nefesini tutabiliyorsun, yani bende seni suya bastırdığımda kırk saniye saydım.” Göz kırptı.
Kaya ona kızmak istiyordu ama kızamıyordu. Sanki önceden boğulan Gonca değilmiş gibi buna kızamıyordu. Kaya’nın yüzünde histerik bir gülümseme geçti ve bir anda Gonca’yı suyun içine batırdı. Bir nevi intikam alıyordu.
Gonca suyun içinde cebelleşirken Kaya kahkahalara boğuluyordu. Gonca’yı daha fazla suyun içinde bırakmayıp hemen suyun yüzeyine çıkardı.
Gonca önüne gelen saçları yüzünden çektiğinde Kaya’ya sinirle bakıyordu. Kaya ise sadece sırıtıyordu. Gonca tam Kaya’yı suya itecekti ki bundan kıl payı kurtuldu. Biri kaçtıkça diğeri yakalamaya çalışıyordu.
Bu iki çocuk eğlenirken Mina da hala kitabını okuyordu. Okuduğu kitap o kadar çok sarmıştı ki yarılamıştı bile.
İrem bu durumu fark etmiş olmalı ki karşısında oturan Elife döndü. “Senin kız kitabı yarıladı bile. İyi akıl etmişsin.” Elif elindeki kahvesinden bir yudum alıp “Evet, benim kızım benim gibi kitap kurdu olacak. Keşke bunu daha önce akıl etseydim.” İrem de kahvesinden bir yudum alıp “İkinci kitabı getirdin mi?” dedi. Elif bir an tereddütte kapılıp “Evet,” dedi harfleri uzatarak. Hemen sonra aceleyle düzeltti “Hayır, getirmedim.” Alnına hafifçe vurdu. “Keşke getirseydin. Mina bugün bu kitabı bitirecek gibi duruyor.”
Arkasına döndü ve kızına baktı. “Keşke,” dedi harfleri uzatarak. Ardından ekledi “Artık gidene kadar idare edecek, ne yapalım. Olmayan bir kitabı önüne koyamayacağımıza göre.” İrem karşısında hafiften kıkırdadı. “İyi madem gidene kadar kitabı bitirmesin diye dua edelim de.” İrem bu söylediğine gülmüştü Elifte ona katıldı. Yemekten önce biraz dinlenip kahve içiyorlardı.
Yemek saati geldiğinde İrem uzaktan çocuklara seslendi ve yemeğe gelmelerini söyledi. Eşleri çoktan gelmişlerdi neyse ki tabaklara yemekleri önceden koymuşlardı. Mina kitabından bir türlü ayrılamıyordu. Bildiğin kitabı bitirmek için yemeğe gelmeyecekti. Annesi yemeğe gelmesi için zorladığında mecburen kitabı okumayı bırakmıştı. Herkes sofraya oturduğunda yemeğe başladılar.
Gonca’nın gözü ilk önce patates püresine kaymıştı. Sevinçten çığlık atacak bir moddaydı. Hemen patates püresinden büyük bir kaşık attı ağzına ve keyifle yedi. Yanında Kaya için patates kızartması vardı çünkü Kaya patates püresini sevmiyordu. Nedenini o da bilmiyordu.
Herkes yemeklerini yedikten sonra sohbet etmeye başladılar. Kahvelerini ve çaylarını alıp oturuyorlardı. Mina yemekten sonra kitabına kaldığı yerden okumaya devam etmişti. Çocuklarsa kumsala inmiş kumlarla oynuyorlardı. Ege de yemekten sonra oturduğu yerde uyuya kalmıştı. Annesi onu yatış pozisyonuna getirdiğinde üstünü yanında getirdiği battaniyeyle örtmüştü.
Güneş yavaş yavaş batarken gölün üzerine çok güzel bir renk bırakmıştı. Göz alıcıydı.
Kumdan kalelerini yaptıklarında göle karşısına oturdular. Güneşten yansıyan ışık Gonca’nın saçlarına yansıyor ve çok güzel bir renk ortaya çıkıyordu. Sanki bütün sarı tonları saçlarında takılı kalmıştı. O kadar güzel gözüküyordu.
Fark ettirmeden ufak ufak Gonca’nın saçlarına bakıyordu. “Niye bana öyle bakıyorsun?” Ama fark etmişti. Kaya gözlerini kaçırarak “Nasıl bakıyor muşum?” Yine çaktırmadan Gonca’ya bakmaya çalışıyordu.
“Bu bir cevap değil. Soruma soruyla karşılık verdin, ben bir cevap istiyorum.” Kafasını Kaya’ya çevirdi.
Yutkunarak “Hiç, sadece saçların güneşte parladığı için sana bakıyordum.” Yalan olarak ancak bunu uydurabilmişti. Aslında yalanda değildi güneşte saçları çok güzel gözüküyordu, sanki bütün sarı renginin tonları saçlarındaydı.
“Tamam, tamam inandım.” İnanmıyordu.
Kaya suratını astı. “Bana neden inanmıyorsun?”
“Sana inanıyorum sadece...” Kısa bir an durdu ve neredeyse yarısı batan güneşe bakarak “Sadece, saçlarımın güzel olduğuna inanmıyorum.”
Kaya’nın ağzından ‘Saçların çok güzel’ cümlesi çıkmamıştı. Gonca’ya nasıl bir cümle kuracağını kafasında tartıyordu.
Aklı sadece ‘Saçlarımın güzel olduğuna inanmıyorum’ dediğinde kalmıştı ve bu yüzden düzgün bir cümle kuramıyordu. Sanki biri kalbinden bir parça söküp çıkarmış gibi hissediyordu. “Nasıl güzel olduğuna inanmazsın?” Ağzından sadece bu kelimeler çıkmıştı.
“Güzel değil işte, ben beğenmiyorum.” Kaya Gonca’nın yanına daha fazla yaklaştı ve bir kolunu omzuna attı. “Hayır, yanlış biliyorsun saçların olduğundan daha güzel.” Böyle bir cümle söylememesi lazımdı ama kendini durduramamıştı ağzından ne çıktıysa dökülüvermişti.
Gonca sanki böyle bir şey bekliyormuş gibi Kaya’nın boynuna atılıverdi. Aslında saçıyla ilgili bir sürü iltifat duyuyordu ama bu iltifatı Kayadan duymak garip hissetmesine neden olmuştu. Garip bir hisse kapılmıştı. Farklı bir duyguydu bu, anlatamayacağı bir duyguydu.
Kaya da sarılmasına karşılık verdiğinde çok geçmeden geri çekildiler. “Teşekkür ederim,” dedi. Kaya da karşılık olarak gülümsedi.
Çok geçmeden aileleri toparlanmaya başlamışlardı. Yavaş yavaş çocuklarda üstlerini giyindiklerinde eve gitmek için arabaya doğru ilerlediler.
Mina bu süreçte okuduğu kitabı bitirmiş bir sonraki kitapta neler olabileceğini annesiyle tartışıyordu. Ege de arabaya geçmiş yarım kalan uykusunu arabada tamamlıyordu.
Gonca tam arabaya doğru ilerlerken ağaçların birinde baykuş sesi duydu. Bütün ağaçlarda göz gezdirirken sol tarafında kalan ağaçta aradığı baykuşu gördü.
Baykuşu uzaktan incelerken içinden büyüyünce bir baykuşunun olacağına yemin etmişti. Tüyleri gerçekten çok güzeldi. Bu karanlıkta bile fark edilebiliyordu.
Tam ağaca doğru ilerlerken annesi arkasından bağırdı. “Gonca! Hadi kızım eve gideceğiz arabaya bin.” Gonca arkasına dönmeden cevap verdi ve arabaya doğru ilerledi.
“Tamam anne, geliyorum!”