Bazı anıları unutman gerekir; bazı anıları ise zihnindeki yasaklı kutuna koyup onu gömmek zorundasındır. Ama gömdüğün anılar bir gün o kutudan çıkar ve sana sonuçları ağır olacak bir şekilde geri dönebilir.
Benim de dün gece kutum açıldı ve unuttuğum anılar bir bir geri döndü. Bunun sonuçları çok ağır olacaktı; hem de çok ağır.
Kahvaltı yaparken aklım dün gecede kalmıştı. Her ne kadar aklımı kurcalamak istemiyor da olsam bir şekilde anılarımı hatırlıyordum ve bu canımı çok sıkıyor. Dün gece kapıya bu kutuyu koyan kişi Kaya mıydı, yoksa başka birimiydi? Her şey olabilirdi; her ihtimali göz önünde bulundurmam gerekecekti.
Her ne olursa olsun beni bulmamalı, benimle konuşmamalı sadece hafızamda gömülü kalmalı. Orada daha güvenli olacaktı ama onu iyi tanıyordum.
Lanet olsun ki onu iyi tanıyordum. Beni bir şekilde bulmuştu ve peşimi asla bırakmazdı. Bir konuya ya da herhangi bir şeye taktımı onu elde etmek için, onu bulmak için elinden geleni yapacaktı.
Eminim ki benim de peşimi kolay kolay bırakmayacaktı çünkü küçükken ondan en sevdiğim çiçeği istemiştim: Gelincik çiçeği... Bu çiçeği bulmak için ne kadar da uğraşmıştı. Aslında kolay pes eden biri değildi ama bu çiçeği bulmakta çabuk pes etmişti. Büyük bir ihtimalle beni çok bekletmemek için çabuk pes etmişti. Ben her ne kadar ‘Boş ver, başka zaman ararız,’ dediysem de söylediklerim bir işe yaramamıştı. Kafasına çoktan yerleştirmişti. O çiçeği ölesiye bulacaktı.
Birkaç gün sonra yanıma geldiğinde elinde saksı, sulama kabı ve bir avuç dolusu tohum vardı. İlk önce ona garip bir şekilde baktım. O ise bana sırıtarak bakıyordu. Ellerindekileri havaya kaldırarak “Bak Gelincik, sana çiçeği bulamadım ama tohumunu buldum. Hadi gel ekelim.” O sırada üstümde beyaz bir elbise vardı ama pek de umurumda olduğunu söyleyemeyeceğim çünkü umurumda değildi. Bir an önce o tohumu saksıya dikmek istiyordum. Saksıyı bana verip elimden tuttuğu gibi papatya tarlasına doğru koşmaya başlamıştık. Gülerek tarlaya koşuyorduk.
Tarlaya geldiğimizde papatyaların tam ortasına oturduk ve gelincik tohumunu ekmeye başladık. Ekerken üstümüz başımız hep toprak olmuştu ve bazı yerlerimiz çamur olmuştu. Hiç de aldırış etmeden tohumu ektik. Diğer tohumları ise papatyaların arasına serpiştirip suladık ve oradan saksı ile sulama kabını alıp ayrıldık. Çok eğlenmiştik. Eve gittiğimizde bir ton azar yesek de bizim için çok mutlu bir gün olmuştu.
Kaya bana her ne olursa olsun bana o çiçeği bulmuştu. Birkaç gün sonra filiz vermişti. Yazın ise tamamen bir çiçek haline gelip açmıştı.
Biraz büyüdükten sonra çiçek ile ilgili araştırma yapmıştım. İlkbahar ile Yaz arası açtığını öğrenmiştim. Yani Kaya çiçeği bulmak için boşuna kendini yırtmıştı. Bir de biz neden kısa kıyafetler giyiyorduk hiçbir fikrim yoktu. Galiba annemi hiç dinlememiştim. Ben kısa kıyafetler giyince Kaya da kısa kollu kıyafetler giyiyordu. Ben ne yaparsam o da onu yapıyor, o ne yaparsa ben de onu yapıyordum.
Beni bulmak için ise elinden geleni ardına koyacaktı. Ya da beni bulmuştu ve beni izliyordu. Bir sürü ihtimal aklıma geliyor, beni delicesine strese sokuyordu.
Yüzümde bir gülümseme oluşunca Berfin ekmeğine dut reçeli sürmeyi bırakıp bana döndü, yüzümdeki gülümsemeye bakıp beni dürttü. “Ne oldu, yüzünde güller açıyor. Sofraya oturduğundan beri ilk defa güldün. Bir şey mi oldu?” Ona doğru dönüp kafamı yok bir şey dercesine sağa sola sağladım. Önümdeki limonatadan iki yudum aldığımda ağzımdaki kuymak gitmişti.
“Yok bir şey, ne olacak ki? Sadece dün çok yorulmuştum ve hala yorgunum; hepsi bu.” Yüzünde karşısında bir aptal varmış gibi bakıyordu. Hemen ağzıma bir domates attım. “Bunu daha sonra konuşacağız. Şimdi yap kahvaltını.” Gözlerini kısarak bana bakıyor ne sakladığımı anlama çalışıyordu.
Kahvaltımızı yaptığımızda sofrayı toplamaya başladık. Berfin arada bana kaçamak bakışlar atsa da bana ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Fark edeceğimi düşünüp hemen önüne dönüyor ben ona bakmadığımda tekrar yüzüme bakıyordu ama ben çoktan onun bana baktığını anlamıştım.
Mutfakta işimizi bitirdiğimizde salona gittik. Çift kişilik koltuğa oturduğumda, Berfin de tekli koltuğa oturmuş, boş boş televizyona bakıyordu. Aklıma gelen bir fikirle yanımda tekli koltukta oturan Berfin’e yanımdan bir yastık alıp fırlattım. “Kız Berfin, kalk hadi resim yapalım. Biraz sanatımızı konuşturalım.” Hem bana da iyi gelecekti, resim yapmak. Hararetimi alırdı en azından.
“Resim yapmak ne alaka şimdi?”
Tuttuğu yastığı bana geri attı. “Hem hiç modum yok başka zaman yapalım.” Onu kınıyormuş gibi baktım.
“Tı tı tı hiç oluyor mu böyle? Bide bana iyi misin diye soruyorsun, kalk resim yapıyoruz.” İnleyerek kafasını arkaya attı ve omuzlarını istemiyorum dercesine aşağı yukarı kaldırıp indirdi.
Ben de dayanamayıp ayağa kalktım, onu kolundan tuttuğum gibi resim odasına götürdüm. Ev biraz büyük olunca resim odasına gitmek biraz uzun sürmüştü.
Resim odası geldiğimizde kapıyı açtım ve içeriye girdik. Berfin istemeye istemeye de olsa benimle resim yapmak zorundaydı. Eğer kafamı dağıtacak aktiviteler yapmasam kafamı bir sürü soru bulandıracaktı. Sonra Gonca neden bu kadar stresli, acaba neden? Önlüğünü giydiğinde kendine bir tuval seçmeye gitti. Ben de o sırada önlüğümü giyiyordum. Umarım pijamam boya olmazdı. İkimizde pijamalarla duruyorduk, evde tek başımıza olunca günlük kıyafet giymek yerine pijamalarla kalmayı tercih ediyorduk.
Bende kendime tuval seçtikten sonra kendimize boya falan almaya gittik. Boyalarımızı da aldığımızda resim yapmaya başladık.
Bir süre sonra resimlerimizi bitirmiştik. Tabloları kurumaya koyduğumuzda önlüklerimizin ve yüzlerimizin boya olduğunu fark ettik. Birbirimize bakıp gülmeye başladık. Ne yalan söyleyeyim çok eğlenmiştik. Bana dün gece olanları hemen unutturmuştu. Berfin'le vakit geçirmeyi çok seviyordum.
Üstemizdeki önlükleri çıkardık ve yüzümüzdeki boyaları temizlemek için sırayla lavaboya gittik. İlk önce Berfin lavaboya girmişti. Ben de Berfin’i beklememek için başka bir lavaboya ilerledim.
Yüzümü iyice boyadan arındırdıktan sonra havluyla kuruladım. Salona gittiğimde koltuğa oturdum ve elime telefonumu aldım. Daha kilit ekranını açmadan üç cevapsız arama olduğunu fark ettim.
Yüzümde endişeli bir ifade oluşmuştu çünkü bu üç cevapsız çağrı Miraçtan gelmişti. Hemen oturduğum yerde dikleştim ve Miraç’ı aramak için çağrı kayıtlarına girdim. “Miraç” yazısının üzerine basarak onu aramaya başladım. Telefon sürekli meşgul meşgul deyip duruyordu. En sonunda telefonumu açıp konuşmaya başladı.
Sesi boğuk geliyordu, hiçbir şey anlaşılmıyordu. Bir zaman sonra sesi gelmeye başlamıştı. “Evet,” diyerek konuşmasını sağladım. “Gonca, burada birtakım sorunlar çıktı. Buraya hemen gelmen gerek, acil.”
“Ne sorun çıktı? Sakın bana karnının acıktığını söyleme.” Bıkmış bir şekilde nefesimi verdim ve Miraçtan gelecek cevabı gözlerimi kısmış bir şekilde bekliyordum.
“Oo hayır. Bu sefer sorun karnımın acıkması değil. Daha farklı bir sorun ama şimdi söylersem çileden çıkarsın, o yüzden acele et ve gelirken kurabiye de getirsene.” Elimi burnumun ortasına götürüp ya sabır çektim. Ama yani gerçekten ya sabır bu çocuk neden hep acıkıyordu. Her ne kadar grubun komiği olsa da aynı zamanda grubun psikopatıydı.
“Bak Miraç oraya gelirsem seni elimden kimse alamaz, haberin olsun.”
“Muha seni seviyorum Gonca, hadi görüşürüz. Ben kaçtım.” O daha demin bana öpücük mü atmıştı? Bu adam tam bir deli olmalı.
Telefonu kapattığımda sonunda içeriye Berfin hazretleri de girmeyi münasip görmüştü. Tam bir şey soracakken onu susturdum ve elinden tuttuğum gibi “Ne söyleyeceksen söyleme, hemen üstümüzü giyinip üsse gidiyoruz.” Hiç cevap vermeden odalarımıza çıktık.
Telefon yeniden çalınca giyinme odasına girmeden aramayı açıp telefonu cevapladım. “Bu arada Gonca, Berfin yanında mı? Hani yanına gelecekti ya, merak ettim.”
Hızlıca cevap verip telefonu suratına kapadım. “Evet” demiştim, başka ne diyebilirdim ki? Kadın yanımdayken “Hayır yanımda değil”mi diyeyim? Doğru düzgün cevap vermiştim ama bir dahakine böyle bir şey yapabilirdim bunu aklımın bir köşesine sokmuştum bile.
Üstümüzü giyinip otoparka indik. Arabaya bindiğimizde “Ne olmuş üsse? Sorun ne?” Berfin böyle bir soru sorunca bilmediğimi belli ederek otopark kapısını açtım. Kemerlerimizi taktığımızda sürmeye başladım.
“Her ne oldu bilemiyorum ama gidince öğreneceğiz. Bu arada en yakın pastanede duruyoruz ve gidip sen Miraç’a kurabiye alıyorsun.” Kafasını tamam anlamında sağa sola salladı “Tamam.” Dedi.
🥀
Üsse geldiğimizde yerin altına indik. Asansörün kapısı açıldığında bizi Dila karşıladı. Yüzüm ilk başta şaşırmıştı ama daha sonra kahkahalara boğuldum. Bu Dila’yı görme kahkahasıydı. Ne yalan söyleyeyim onu gördüğüm için moralim daha da iyiye gidiyordu.
Uzun zamandır bu ekipte değildi. Berfin’e söylememiştim ama altı aydır burada değildi. Evet, altı ay ama bu bana sanki uzun bir ömür gibi gelmişti. Neyse ki Berfin gibi birbirimize kavuştuk. İkiziyle yurt dışına çıkmışlardı. Acaba Özgürde burada mıydı?
İlk önce Berfin Dila'nın boynuna atılmıştı. Dila’nın arkasına geçip ben de sarıldım. O da bize karşılık verince üçümüzde birbirimize sıkıca sarıldık. Bu mutlu anımızı arkadan gelen Miraç’ın sesi böldü. “Kızlar bana da sarılmak yok mu?” Bize doğru koşarken hemen geri çekildik ve Miraç yere yüz üstü kapaklandı. Bize sarılmak için elinden geleni yapıyordu.
Birbirimize yeniden kavuştuğumuz için bu seferlik Miraç’ı da aramıza almaya kara verdik. Bu kararı kızlarla bakıştığımızda almıştık. Bakışarak anlaşıyoruz, ne yapalım.
Miraç bize döndüğünde ve sırtını yere verdiğinde kollarını göğüs hizasında bağladı. Bize kırılmış gibi bakıyordu ve kızmış. Ayy, kıyamam.
Dila Miraç’ı yerden kaldırdığında hep birlikte sarıldık. Nedensize bu sarılma bana çok iyi gelmişti.
Birbirimizden ayrıldığımızda Miraç bize ağlayacakmış gibi bakıyordu. “En son üç yıl önce böyle sarılmıştık; nasıl iyi geldi sarılmak, bir bilseniz.” Bazı kelimeleri uzatmıştı ama ağladı ağlayacak gibiydi.
Berfin benden önce davranarak aldığımız kurabiye paketini Miraç’a uzattı. Berfin’in elinden paketi alınca buğulanan gözleri damla damla yaş akmaya başladı.
Biz kızlarla böyleydik. Miraç ağladı ağlayacaksa daha da körüklüyorduk ve en sonunda ağlıyordu. Zaten hiçbir zaman istediği kurabiyeleri getirmemezlik etmezdim.
Son dokunuşu da Dila yapmıştı. Miraç’ın sırtını sıvazlarken bir yandan “sakin ol” diye nazik bir sesle konuşuyordu. Bizde Berfin'le ortak salona geçtik. Açıkçası Miraç’ın bize ne söyleyeceğini çok merak ediyordum.
Biz Berfin'le sohbete daldığımızda içeriye diğerleri de girdi. Ben tam ne sorun olduğunu soruyordum ki Miraç benden önce davrandı. “Evet sayın seyirciler, sorunumuzu izninizle açıklıyorum.” Boğazını temizledikten sonra “Sorunumuz, buradaki en büyük suçları işlemiş olan mahkumumuz tam tamına dün saat gece dört sularında bir isyan başlatmıştır.” Biraz soluklandıktan sonra devam etti.
“Ve sorun sadece bu da değil; hapsolduğu demirlikleri kırmaya çalışmıştır. Aynı zamanda kendine de zarar vermiştir.” Söylediklerinin şokunu atlatamamıştım. Bir dakika ne isyanı lan! Kim benim hapishanemde, örgütümün olduğu yerde isyan çıkarmaya cüret ederdi! Hem de kendine de zarar vermişti, bak sen bu işe! Daha Dila ile doğru düzgün sohbet edememişken bile! Allah'ım, sen bana yardım et, ya Rabbim!
Sakin kalmaya çalışarak “Ne demek isyan çıkardı?” Hiç de sakin olmam bir işe yaramamıştı. Miraç’a doğru dönüp, “Evet, bir açıklama bekliyorum.” Hem bir dakika bunu gece dört sularında mı yapmıştı? Hangi beyinsiz böyle bir şey yapardı ki? Mantıksız bir süreç. Güya benim bundan haberimin olmayacağını düşünmüştü. Ha! Kesinlikle hiç haberim olmadı ya. Bu aralar kameralara daha sık bakmam lazım demek ki. Çok aksatıyordum.
Miraç biraz tereddüt etse de elinde sonunda öğreneceğimi bildiğinden söyleme gereği duymuştu. Yutkunduğunda âdem elması hareket etti. “Bu sorunun cevabı, şey...” En sonunda bir şey diyemeyince Miraç’ın sözünü Dila devraldı.
“Gonca şöyle oldu. Yani aslında biraz mantıksız gelebilir ama bunu söylemeliyim.” Dila’ya artık “ya sabır” dilermiş gibi baktım.
“Lafı dolandırmadan biriniz artık bir şey diyebilir mi?” Sabrımın son noktasına geliyordum.
“Adam delirdi.” Rahatlamış bir nefes verdi. “Ne demek delirdi?” Berfin’in sorusuyla ona döndüm ve birbirimize “neler oluyor burada” der gibi baktık.
“Dediğim gibi, adam deli. Yani delirdi. Miraç’ın dediğine göre bu bir haftadır ne konuşuyormuş ne yemek yiyormuş. Sadece boş boş oturuyormuş. Öylece boş boş duvarı izliyormuş ve bende siz gelmeden önce bu sahneye tanık oldum. Adam yavaş yavaş delirmiş.”
Ayağa kalktım ve Dila’nın yanına gidip, “Şu an nerede?” dedim.
Dila önüme geçip, “Beni takip et.” dedi.
Onu takip ederken arkama baktım ve Miraç’la Berfin’in bizim gitmemiz için sabırsızlandıklarını fark ettim. Bunlar birbirlerine deli gibi aşıklardı. Ya da şu an sevgililerdi. Biz mahkûmun yanına giderken, “Ee Dila, sen ne zaman geldin buraya?” Hiç konuşma fırsatımız olmamıştı. Yan gözle ona baktım. Aslında bugün geldim. İlk önce sizinle normal bir şekilde görüşecektim ama buraya gelmeyi seçtim. Nasıl olsa sizin de buraya geleceğinizi biliyordum.”
“Aslında buraya gelmeyecektik ama Miraç aniden arayınca ve bir sorun olduğunu söylediğinde acilen buraya geldik.” Aklıma gelen bir soruyla ona döndüm. “Peki, ikizin nerede?” Bu sırada durmuştuk. “Ah ikizim mi o hala yurt dışında, ufak işlerini hallediyor.” Eliyle tam solumda duran kapıyı işaret ederek, “Bu taraftan,” dedi. Yavaş adımlarla ilerlerken tam “ne zaman gelir” diye soracaktım ama önüme “Böö!” diye biri çıkıp bağırıverdi.
Daha ne olduğunu anlamadan karşımdaki kişinin yüzünün tam ortasına bir yumruk savurdum. Yumruğumu yiyen kişi müstakbel kardeşim gibi gördüğüm kişi: Özgür’dü.
Ah Özgür ah, ben senle ne yapacağım.
Yüzünü değil burnunu tutuyordu. Galiba burnuna yumruk atmıştım. Yazık oldu burnuna.
Dila hemen Özgür’ü kolundan tuttuğu gibi ilk yardım odasına gitti. Galiba... burnu kanıyordu. Burnuna pansuman yapsa iyi olacaktı. Tabii ki de burnuna pansuman yapacak başka ne yapabilirdi ki?
Onlar arkamdan giderlerken, “Özür dilerim Özgür!” diye bağırdım. Yanına gitmeme gerek yoktu. Dila nasıl olsa yanındaydı. Umarım yanına gitmediğim için alınmazdı.
Sorun çıkaranın odasına girdiğimde arkamdan kapıyı kapattım. Önümde bana bakarak sandalyeye oturmuştu. Hayır bana bakmıyordu. Boşluğa bakıyordu. Gerçekten deli olmuş olabilir miydi?
Yanına gittiğimde tam karşısına oturmak için yanıma sandalye çektim. Oturduğumda sabırla onu izliyordum. Ama karşımdaki maymun suratlı bana, pardon boş boş, sanki arkamdaki kapıya bakarmış gibi orda oturmuş möl möl bakıyordu.
Ben şimdi sabır testinde miydim?
Sabrımın taşma noktasındaydım. Hatta lafımı geri alıyorum; sabrım gerçekten taşmıştı. Bir hışımla ayağa kalktığımla adamın saçını tuttuğum bir oldu.
Ona öyle bir bakıyordum ki bu ifademe uzaktan bakan bir kişi bile korkup kaçabilirdi. Adamdan hala bir tepki yoktu. Bu sefer bana bakıyordu ama hiçbir tepki vermiyordu. Allah'ım, beni neyle sınıyorsun? Bu nasıl bir imtihandır? Şu an boğazına bir bıçak darbesiyle hayatın son verebilirdim ama o kadarda acımasız değildim canım. Biraz da bu hayatta benim sayemde acı çekmesi gerekiyordu. Hem de fazlasıyla.
Sinirimden sandalyeye tekme attım. Sandalye kapıya doğru savurularak çarptı ve kırıldı.
Yani ben asıl şunu anlamıyordum: Bu kör olmayasıca adam nasıl isyan çıkarabiliyordu? Hem de deli olmuşken. Ha! Bunların hepsi bir plan olmalıydı, bence olmalıydı, değil mi?
Tamam biraz mantıklı düşünecek olursak adam isyan çıkardıktan sonra da deli olmuş olabilir. Off bunların hiçbiri mantıklı gelmiyor.
Arkama döndüğümde adamın yine boş bakışlarla bana baktığını gördüm. Ne bir tepki veriyordu ne de konuşuyordu. Gözünü bile zor kırpıyordu; daha doğrusu kırpmıyordu.
Adamın yanına gidip önünde eğildim ama bana bir göz dahi atmıyordu. Gözleri bir noktaya kilitlenmiş gibi bakıyordu.
Tamam, artık kabul ediyordum: Bu adam tam bir deliydi! Ben adama bakmaya devam ederken arkamdaki kapının açılma sesi kulaklarımı doldurdu. Allahtan kapı gıcırdamıyordu çünkü bu sinirimi sandalyeden çıkardığım gibi kapıdan da çıkartırdım.
Valla bana belli olmazdı. Her an her şeyi yapabilirdim.
Arkamdan bütün ekibimin geldiğini bir sürü ayak sesinden anladım. Tek bir kişi eksikti... Ayağa kalkıp arkama döndüm ve herkese tek tek göz gezdirdim. Özgür peçeteyle burnunu tutuyordu, Dila’nın elinde bir tane dosya kâğıdı vardı, Berfin ve Miraç da ellerinde bir sürü çeşit çeşit bıçaklar, hançerler getirmişlerdi. Kesin Miraç yine psikopat bir senaryo bulmuştu.
Yanlarına gittiğimde “Bu mahkûmu alın ve o beyaz odaya götürün, hemen,” dediğimi yapmaya gitmeye başladıklarında sol tarafımda olan Özgür’ün kolundan tutup “Sen hariç,” dedim.
Sözümü ikiletmeden attığı tek adımı geri attı. Özgür’ün yüzüne bakarken “Özür dilerim.” Demiş bulundum. İkinci defa. Lanet olsun özür dilemekten nefret ediyordum. Özgür de bana bakarak ve elimi kendi elinin içine hapsederek tebessüm etti.
“Sorun değil Gonca. Sadece san sürpriz yapmak istemiştim.” Sağ kolunu kaldırarak siyah saçlarını karıştırmaya başladı.
İkiziyle hiç benzemiyorlardı. Dila ailede nadir bir gene sahipti. Sarıya çalan kumral saçları, ona bakan herkesi anında büyüleyen zümrüt yeşili gözleri, burnundaki çok da belli olmayan çilleri, uzun ve düz saçları Dila’yı tamamlıyordu. İnce beli sayesinde giydiği bütün kıyafetler ona çok yakışıyordu. Ve boyu da o kadar kısa değildi, 1.67’ydi. Ailesinde zaten kısa birileri yoktu yani bu boy tam ona yakışırdı.
Özgür ise tam tersi ailede nadir bir gene sahip değildi. Gece kadar koyu siyah saçları, okyanus mavisi gözleri, çok hafif çilleri, dalgalı saçları, çok da olmasa kasları ve 1.90 boyu ile ailesindeki asıl geniyle Özgür.
Yani Dila ve Özgür’ü tanımasam onların gram ikiz olduklarını düşünmezdim; tam tersi sevgili sanardım. Özgür’ün elini yavaş yavaş bıraktım ve omzuna iki kere dostça vurarak “Hadi biz de gidelim,” dedim. Yanağından makas aldığımda gülüşmeye başladık. Kendimi Özgür’ün yanında rahat hissediyordum. En son kafasından tuttuğum gibi önüne eğdim. Oyun bozancılık yapan Özgür “Ya! Gonca bıraksana kafamı!” Diye bağırmaya başladı. Amma oyun bozandı. Kafasını bıraktığımda “Gonca değil! Patron diyeceksin, patron.” Koluna hafif bir yumruk atıp “Anladın mı?” Diye üsteledim.
Özgür en son dayanamayıp “Tamam, tamam anladım ama koluma bir daha bu kadar sert vurma. Şu an acıdan ölüyorum.” O kadar sert vurmamıştım aslında ama elim normalde de sertti. Kıkırdadım.
“Sus da gidelim bizim deli mahkûmun yanına.” O da kıkırdayarak “Tamam, patron. Hadi gidelim.”
Sakince ve yavaş hareket ederek Özgürle birlikte mahkûmu götürdükleri boş odaya doğru ilerledik. Oda’nın etrafı beyaz, yumuşak yataklarla kaplıydı; yani istese de kendisine zarar veremezdi. Odayı gözetleme kapısını açtığımızda herkesin içeride olduğunu gördüm. Kızlar kendi aralarında bir şeyler konuşuyorlardı. Miraç ise hançerini sandalyeye oturmuş elinde çeviriyordu.
Yanlarına gittiğimizde kızlar konuşmalarını bitirdi ve Dila elindeki dosyayı açarak konuşmaya başladı. “Hasan Güler, dün gece dört sularında bir isyan başlatmış, kendine zarar vermiş ve demir parmaklıkları kırmaya çalışmış. Sabaha karşıda böyle deli biri olmuş.” Dedikleri çok şüpheliydi. Her ne olursa olsun Hasan burada sonsuza kadar kalmalıydı. Eğer deli değilse. Eğer numara yapıyorsa zaten sonu ölüm ya da bir eli yok olacak. Ama eğer numara değil ise o zaman bu odada sonsuza kadar kalacak. Sanki deli olduğunda salacağımızı sanıyorsa da. Eğer böyle bir şey sanıyorsa yanılıyor demektir.
Miraç yanımıza gelip “Ben bunun delirdiğinden çok şüpheliyim. Her ne kadar mahkûm olsa da bir şeyler yapmalıyız.” Hançeri önündeki masaya bırakıp ellerini ceplerine yerleştirdi.
“Tamam, onun delirip delirmediğine bakacağız ama eğer numara yapıyorsa sonucunda ya ölür ya da bir elini kaybeder.” Bulunduğu odadan onu buradaki camdan izliyordum. Tam bir pislikti ve ölmeyi hak ediyordu.
Miraç söylediklerimi onaylayıp Özgür’ün yanına gitti. Bende Hasan’ı dikizlemeye devam ettim.
Bir süre daha dikizledikten sonra odadan çıkmak için kapıya doğru yürümeye başladım. Kapıya geldiğimde diğerlerine de çıkmaları için seslendiğimde bulunduğum odadan tek bir ses gelmediğini fark ettim. Kapıdan yüzümü ayırıp diğer tarafa baktığımda odanın bomboş olduğunu gördüm.
Ne kadar süredir burada tek başımaydım? Ne çok Hasan’ı dikizlemiştim. Belli ki bir süre sonra dalmışım ve çıktıklarını bile fark etmemiştim.
Önüme dönüp kapıyı açıp çıktım. Yavaş adımlarla ana mekâna yürümeye başladım. Ana mekâna geldiğimde içeriden gülüşme sesleri geliyordu.
Kapıyı açmadan aklımdan bir analiz yapmaya başladım. Hasan görünüşte çok sağlıklı görünüyordu, elleri hariç. Bir isyan başlatmış, kendine zarar vermiş ve en sonda delirmişti. Bu gerçekten hiç mantıklı gelmiyordu. Bir de dün gece gelen kutu... Bunlar neden üst üste olmuştu? Daha neler olabilecekti acaba? Düşünmek bile istemiyordum.
Kapıyı açıp içeri girdim ve deri koltuğa oturmak için yürümeye başladım.
“Ve şah mat! he he, işte yeniden kazandım!” Dila oturduğu yerden sevinç dansı yapmaya başladı.
“Ahh hadi ama bir kerede kaybet, arkadaş.” Miraç arkasına yaslanıp kollarını göğüs hizasında bağladı. Yüzü somurtuyordu.
Dila oturduğu yerden sevinç dansı yapmayı bırakıp bacak bacak üstüne attı, öne eğilip dirseğini dizine yaslayıp ve elini de çenesinin altına yerleştirip “Hayır,” cevabını verdi. Geri çekilip arkasına yaslandı.
“Bir tur daha?”
“Hayır hayır, kesinlikle hayır. Benden bu kadar gidiyorum ben.” Oturduğu yerden kalktığı gibi sağ tarafımdaki tekli koltuğa oturdu. Dila da karşılık olarak dil çıkardı. Miraç da karşılık olarak dil çıkardı ve cebinden telefonunu alıp oyalanmaya başladı.
Yanımdaki Berfin bana bakarak “Gonca, sana fena halde darıldım,” ne yüzünden darıldığını bilmiyordum. Ona doğru dönerek “Ne yüzünden bana darıldın?” diye bir soru yönelttim.
“Acaba neden? Bana neden ikizlerin altı aydır burada olmadıklarını söylemedin?” Bu soruyu soracağını düşünmemiştim. Ona söyleyecektim ama hem ilk gün unutmuştum hem de üstüne böyle bir olay olunca hepten aklımdan çıkmıştı. Berfin’e vücudumu tamamen dönerek, “Sana söyleyecektim ama aklımdan çıkmış, bir de üstüne bu olay olunca hepten çıkmış aklımdan.” Kafasında söylediklerimi tartarken, “Özür dilerim,” dedim. Ahh gerçekten özür dilemekten nefret ediyordum ama kendimi de durduramıyordum.
Nedeni olmayan bir gerginlikten kolyemi tutmaya başladım. “Tamam, seni bağışlıyorum ama mümkünse ben meşgul de olsam haber et, olur mu?” Başımı aşağı yukarı sallayarak Berfin’i onayladım.
Omzuma beni rahatlatmak amacıyla okşamıştı. Yanımdan kalkıp ikizlerin yanına gitti. Kolyemi tutmayı bıraktım. Ne zaman stres olsam kolyemi tutuyordum. Sakinleşip kafamı karıştıran düşüncelerime gömüldüm.
Acaba Kaya beni hatırlıyor muydu? Hatırlamasa mektup yazmazdı. Ben onu unutmuştum ama o beni unutmamıştı. Ya da ben unuttuğumu düşünüyordum. Ne düşünmesi? Düpedüz kendimi kandırıyordum.
“Bu deli mahkûmu ne yapacağız?” Miraç’ın sorusuyla düşüncelerimden ayrıldım. “İnan şu an hiçbir fikrim yok,” diyerek arkama yaslandım. “Ya senin?” O da arkasına yaslanarak, “Benimde yok,” dedi.
Birbirimize öyle boş boş bakarak bu deliyle ne yapabiliriz onu düşündük.
🥀
Bütün günümüz neredeyse burada geçmişti. Sıkıntıdan ne yapacağımızı bilemeden aklımıza ilk gelenleri ortaya atıp eğlenmeye çalışıyorduk.
Sık sık sohbet edip buradaki tabu oyununu oynamıştık ve doğrusu çok eğlenmiştik.
Ama deli den hala bir haber yoktu.
Ne siktiğimini yapıyordu bu adam? Neyse, sinirlenmeden oyuna devam.
“Hamilelik, hamile.” Özgür takımına hamilelik ile ilgili birtakım şeyler anlatıyordu. Takımında Miraç vardı. Yani bir nevi erkeklere karşı kadınlardı.
“Şey, yani hamilere ne deniyor?” Miraç hemen cevapladı.
“Anne!” Büyük bir ihtimal doğru bilmişti.
“Evet, anne. Peki hamilelikte ne
bekliyorlar ya da nereleri büyüyor?” Kesin Miraç bilecekti. Yani tahmin etmesi zor değildi ama bu bir erkek için zor olabilirdi. İlla detaylı anlatacaktık.
“Karınları büyüyor ve bebek bekliyorlar.” Cevap bundan sonra basitti. Bence doğumu soracaktı ama ne doğumu?
Normal, sezaryen, epidural, spinal ve suda doğum yöntemleri vardı. Kim bilir hangisiydi?
“Peki, bu bebek gelince ne oluyor?” Çok garip bir soruydu. İnsanı düşündürür. Kıkırdadım.
“Ne mi oluyor? Ne bileyim ben.” Kızlarla birlikte kıkırdamaya başladık.
“Ya gülmesenize, burada şu lanet olası kartı bilmeye çalışıyorum.” Hemen Berfin cevapladı. “Aman canım alt tarafı güldük; ne bu şiddet bu celal?” Yine gülmeye başladık. Süreleri gitgide azalıyordu.
“Bir dakika düşüneyim.” O düşünene kadar süre bitecekti. “Aaa, bulamıyorum. Dur, buldum galiba. Doğum mu?” Şükürler olsun ya Rabbim.
“Evet, doğum. Peki hangi doğum türü?” Miraç dehşetler içinde Özgür’e bakıyordu.
“Hangi doğum türü mü? Kaç tane doğum türü var? Off, tamam dur bulacağım.” Umarım bulurdu.
“Normal doğum?”
“Hayır.”
“Prenses doğum?”
“Hayır.”
Bu seferde Dila öne atıldı. “O prenses doğum değil. Epidural doğum ama bazenleri prenses doğumda deniliyor.” Bilge Dila konuşmuştu.
“Ya Dila, şimdi bunu söylemenin sırası mı?”
“Evet.” Kendinden çok emin konuşmuştu.
“Şey, doğum mu? Dur, bulacağım. Eee, heh, buldum. Sezaryen doğum mu?”
“Evet!” Oh be sonunda bulmuştu.
“Sonunda be Miraç, bulana kadar aklı karayı seçtin.” Rahatlamış bir nefes verip Özgür’e döndü. “Evet, aklı karayı seçtim. Ne zormuş bu oyun ya. Bence kızlar bile bizden önce bildiler.” Bu seferde ben cevap verdim. “Evet, biz bilmiştik. İyi ki zoru gelmedi yoksa kaybederdiniz.” Güldüm. Özgür öne atılıp, “Onlar nelermiş?”
“Normal, sezaryen, spinal, epidural ve suda doğum.” Bakışlarından hiçbir şey anlamadıkları çok belli oluyordu. “Açıklamama gerek var mı?” İkisi de aynı anda, “Yok, gerek yok. Açıklama yapma,” dediler. “Bize bu kadar bilgi yeter. İsimleriyle yetiniriz.” Miraç’a “tamam” anlamında kafamı aşağı yukarı salladım.
“Tamam kızlar, sıra bizde.” Kutudan bir tane kart çektim; kolaydı. “Ben şimdi size ne söylüyorum?” Cevap veren Berfin'di: “Soru soruyorsun.”
“Evet, siz ne söylüyorsunuz?” Beklentiyle onlara bakıyordum. Erkekler ise kaybetmemiz için hırsla bakıyorlardı.
“Cevap veriyoruz. Yani yanıt.”
“Evet, doğru bildiniz.” Kartı aldığım yerin boş kutucuğuna koydum. Biz ellerimizle beşlik çakmıştık. Erkeklere doğru dönüp sırıtarak onlara bakıyorduk.
“Ama bu haksızlık, hemen bildiniz. Bize zor sorular çıkıyor, size ise kolayları çıkıyor.” Yüzü hemen somurtmuştu.
Berfin hemen cevap verdi. “Belki de biz sizden daha zekiyizdir.” Birlikte kahkaha attık.
Özgürde hemen önden atıldı. “Şimdi kim zeki göreceksiniz.”
Kızlarla aynı anda “Görelim bakalım.” Dedik. Miraç hemen bir tane kart çekti ve sormaya başladı.
“Tamam Özgür soruyorum.”
“Sor.”
“Mırlıyor.”
“Kedi!” Evet kesinlikle cevap bu değildi. “Ama ne kedisi? Bunun bir türü var.” Hiç düşünmeden cevap verdi. “Cins kedi.”
“Kendi kedinin cinsi ne?”
“Tekir!” Doğru bilmişti kesinlikle.
“Doğru.” Beşlik çaktılar ve bize doğru imalı bir bakış attılar. Kızlarla birbirimize dönüp “Hadi bunların işini bitirelim.” Kartı Dila çekmişti. “Tamam bu çok kolay olacak. Hazır mısınız?”
Berfin’le aynı anda “Evet!” Dedik.
“Ülkede ne yok?”
Ay bu çok basitti. Yine aynı anda “Adalet!” Dedik.
Dila kartı geri koydu. Erkekler bize öyle bir bakıyorlardı ki görende birini öldürdük sanacaktı. Sanki öldürmüyorduk.
“Siz nesiniz böyle lan! Kız bir tane soru sordu, şak diye bildiler.” Kahkahalar atarak gülmeye başladık.
Biz böyle gülüşüp eğlenmeye devam ederken en sonunda bitkin düşüp oyun oynamayı bıraktık. Herkes koltuklara oturmuşken bende deli Hasan'ı görmeye gitmek için ayağa kalktım.
Kapıyı açıp içeri girdiğimde Hasan’ın hala aynı pozisyonda oturmuş ve boş boş karşı duvara baktığını gördüğümde şaşkınlıktan ne yapacağımı şaşırmıştım. Bu adam hareket etmeyi düşünüyor muydu acaba? Belli ki düşünmüyordu.
Burada cam vardı. Belki camı görüp kendine zarar vermeyi deneyebilirdi. Kıkırdadım; istese de kendisine zarar veremezdi ki camı göremiyordu. Göremezdi de çünkü gizli bir camdı ve buraya dokunmaya çalışsa bile cam olduğunu hissedemezdi.
Yanımdaki sandalyeye oturup onu yine dikizlemeye başladım.
Bir süre sonra canım sıkıldı ve ekibimin yanına gitmek için ayaklandım. Bu adam ciddi ciddi delirmişti, artık burada kalma zamanı da gelmişti. Ona bir zarar vermeyecektik ama eğer ki yanlış bir şey yaparsa işte o zaman bedelini öderdi.
Bende delinin kendisine çok meraklı değildim.
Dünyadaki bütün insanlar burada bulunan herkesi ölmüş sanıyorlardı ama yanlış bildikleri bazı bilgiler vardı. Evet, bazı insanları öldürüyorduk ama öldürmediklerimizi de burada sonsuza kadar hapsediyorduk. Her gün işkenceye uğruyorlardı. Bu işkenceler uğruna hayatta kalmaya çalışıyor ve buradan çıkmayı umut ediyorlardı. Bilmedikleri ise buradan asla çıkamazlardı; ölene kadar buradalardı.
Ölenleri ise yüzeye çıkartıp bir köşeye atıyorduk ya da ölmüşken parçalara bölüyor ve öyle atıyorduk. Tutsak ettiğimiz çoğu insanın garip ölme şekilleri vardı. Mesela bunlardan biri: Adamı parçalara bölüp terkedilmiş bir araziye götürmüştük ve oradaki boş korkuluğu tahtasından söküp parçalara ayırdığımız insanı oraya sabitlemiştik. Çok geçmeden ise cesedi bulmuşlardı. Haberlerde ise sansürlenmiş bir şekilde çıkmıştı. İnsanlar ne diyeceğine şaşırmış ne tepki vereceklerini kestirememişlerdi. Çok iyi bir ölümdü.
İçeriye geldiğimde herkes buz kesmiş gibi telefonlarının ekranlarına kilitlenmişlerdi. Ben daha “neler oluyor” diye soramadan Berfin “Twitter’ı aç,” dedi.
Dediğini yapıp telefonumu cebimden alıp Twitter'ı açtım. Önüme çıkan haberle donup kaldım. Bu neyin nesiydi şimdi? Benimle dalga mı geçiyorlardı?
Hareket dahi edemiyordum. Sanki ayaklarım olduğu yere çivilenmiş gibiydi. Bu nasıl mümkün olabilirdi?
Sinirden telefonu sıktığımı bile fark etmemiştim. Telefonu sıkmayı bırakıp diğerlerine döndüm. En az benim kadar şoktaydılar ve bir o kadar da kızgındılar. En sonunda dayanamadım ve telefonu cebime attığım gibi ortadaki sehpayı solumdaki baltayla ortadan ikiye böldüm.
Diğerleri ne olduğuna şaşırmış gibi ayaklandılar ve elimdeki baltayı alıp kenara fırlattılar. Yere çöküp sakinleşmeye çalıştım. Hiçbir ses duymuyordum. Duyduğum tek ses kalp atışlarımdı.
Arkamda Özgür her yeri kırıp döküyordu. Miraç ve Dila beni kendime getirmeye çalışıyorlardı. Berfin ise Özgür’ü sakinleştirmeye çalışıyorlardı. Elim kolyeme gittiğinde yavaş yavaş sakinleşmeye başladığımı hissettim. Tamamen sakinleştiğimde Miraç ile Dila’nın yardımıyla ayağa kalktım ve diğerlerine dönüp, “Bir plan yapmalıyız ve Savaş’ı kurtarmalıyız.”
“Evet ama ikinci bir örgüt ne olacak?” Berfin böyle bir soru sorunca sakince cevapladım. “İkinci örgütün işini Savaş’ı aldığımızda tartışırız.” Dediğimde Özgür hiddetle “Neyi tartışacağız Gonca? Şimdi gidip onların işini bitirmeliyiz ve Savaş’ı almalıyız.” Her böyle bir olay olduğunda küplere biniyordu. Büyüklerimiz derler ya “Görünüşe aldanmayın” Aha tam karşımda vücut bulmuş hali vardı.
Miraç Özgüre karşı çıkıp, “Hayır, bunu sakince bir ekip olarak karar vermeliyiz yoksa işimiz rast gitmez.”
“Ne rastı lan ne rastı? Burada Savaş kaçırılmış hem de bize karşı bir örgüt varken ama biz Savaşı kurtarınca sakin bir şekilde plan mı konuşacağız? Siz delirmişsiniz.”
Dila da ona karşı çıkarak, “Asıl delirmiş olan sensin, ne bu telaş ya? Acele etmemeliyiz; plan yapıp Savaş’ı kurtaracak ve bu ikinci örgütü bir şekilde yok etmeye çalışacağız.” Tamam, bu çok mantıklıydı ama benim dediğimde hemen hemen aynısı değil miydi? Yoksa ben mi yanlış biliyorum?
“Tamam, Dila’nın dediği gibi yapıyoruz ama bugün değil.” Özgür yine bir şey diyecekken Dila onu durdurdu ve Berfin, “Ne demek bugün değil? Derhal bir şeyler yapmalıyız.” Berfin’e göz gezdirip “Yapacağız ama dediğim gibi şimdi değil hepimiz şoktayız şu an ne plan yaparsak yapalım kaybetme şansımız bir o kadar artar. Ölmek istemiyorsak kafamızı dinlendirip bir plan yapmalıyız, anlaştık mı?”
Herkes bana tedirgin bir şekilde bakıyorlardı ama en sonunda tamam diyerek fikrime katıldılar. Özgür de sakinleşmişti. “Şimdi herkes evine gidiyor, uyuyor ve güzelce zihnini boşaltıp gece burada buluşuyoruz.” Herkes dediğimi onaylayıp gitmek için toparlanmaya başladık.
Asansöre binip arabalara gittik. Herkes kendi arabasına bindiğinde evlerimize doğru arabaları sürmeye başladık. Yanımda oturan Berfin benden daha stresliydi. “Her şey iyi olacak.” Berfin bana dönüp, “Emin misin?”
“Sen benim ne zaman emin olmadığımı gördün?” Sırıtarak, “Çoğunlukla emin olduklarında yanlış çıkıyor da.”
“Aşk olsun kalbimi kırıyorsun.”
Dedim rol yaparak. İkimizde gülerek eve doğru gittik.
Eve geldiğimizde arabayı otoparka park edip bu sefer merdivenle odalarımıza çıktık. Bir daha asla “daha neler olabilecekti acaba” demeyecektim. Odama girdiğimde gördüklerimle gözlerim fal taşı gibi açıldı. Kesinlikle bir daha bu sözü söylemeyecektim.
Yatağıma doğru yaklaştığımda çantamı komodinin üstüne bıraktım. Yatağımda bir buket çiçek vardı. Bu sefer güldü. Elime alıp almama konusunda kararsız kalsam da en sonunda elime aldım ve buketi incelemeye başladım. Üstünde bir tane not vardı.
Seni özledim...
Kaya YILDIRIM
Gerçekten bir buket gül ve bir not mu bırakmıştı? Hem de ben burada çıldırmamak için direniyorken.
Elimdeki gülleri yırtıp atmamak için içimde büyük bir savaş veriyordum. En sonunda çalışma masamın yanına gidip üstüne koydum. Yatağa geri gittiğimde bu seferde bir tane çerçeve olduğunu gördüm. Bir dakika bu Kaya ve benim küçüklük fotoğrafımdı. Hem de en sevdiğim...
Fotoğrafı bulup benim için çerçeve mi yaptırmıştı? İşte buna ağlardım. Her ne olursa olsun o benim arkadaşımdı. Keşke benim karşımada çıksaydı...
Ona doyasıya sarılmak istiyordum...
Bir daha onun elini bırakmak istemiyordum...
Ama hayır onu gördüğüm ilk yerde öldürürdüm. Evet bunu yapardım.
Çerçeveyi de çantamı koyduğum yere koyup çantamı elime aldım. İçinden telefonumu çıkartıp şarja taktım ve duşa girmek için banyo ya ilerledim.
Çerçeve de birbirimize çıkartmalar yapıştırmıştık. Kahkahalara boğulmuştuk. Kaya’nın annesi de gizlice fotoğrafımızı çekmişti.
Duşumu aldıktan sonra giyinme odama gittim ve bu sefer uzun, mavi bir pijama giydim. Yatağa gittiğimde battaniyemi açıp içine girdim ve boylu boyunca yatakta uzandım.
Uyumaya çalıştım ama bir türlü uyuyamıyordum. Tamam, yalan söylemeyeceğim: Ben Kaya’yı gerçekten çok özlemiştim.
Çok özlemiştim...
Kaya’yı çok özlüyordum...