Gökyüzünde büyük bir dalga vardı, sanki bana bakıyor gibiydi. Bende ona saçma sapan düşünceler sardı içimi, "Keşke yapmasaydım," diye. İki kızı kaçırmıştım, babalarını üstüme çekmiştim. Karanlıkta patikalarda 12 saat geçirmiştik; Asiye, ben ve kızlar sevgilileri olmayan, ama babalarını kurtulmak için bize yardım etmek isteyen gençlerdi. Sabah 9'dan bu yana siyah beyaz olup moralimizi bozan gökyüzü gibi sesler gelmeye başlamıştı:
"Doğuya doğru, ağam, doğuya doğru."
"Yıldıza bakarsan, onları bulmak kolay olur, asil Kadir. Aş yanına, batıya doğru gittin, bende aşim ile bu tarafa gidecem."
"Tamamdır, ağam, Kardal ve Alex gelecek, sonra arabaya yüklemişler onları da."
Yanımızdaki kızlardan biri Kardal ve Alex'i duyunca şeytan görmüş gibi bize doğru baktı.
"Ne oldu onlarda kim ki?" dedim.
"Şey, onlar kurt köpekleri, iz bulmak için ve bizi bulurlarsa babamla gerek kalmaz, o kadar tehlikeliler."
"Iki köpek mi bizi yiyecek yani?" dedi Asiye.
"Hayır abla, iki köpek değil, 12 köpek."
Biz şaşkın şaşkın bakınca:
"Onlar anne ve baba, onlarla birlikte 10 tane yavru, en az 2 yaşındalar hepsi."
Bu ne demek biliyordum, azlı köpekler peşime düşecekti, benim ve Asiye'nin bunun için bir şey yapmam gerekirdi. Düşündüm, iyice bir plan yaptım, Asiye hayır desede, bunu yapacaktım.
Koşmaya devam ediyorduk, "Durun," diye işaret yapıp bir mağara gibi görünen bir yerden içeri girdik. Sakin ve aklı başında davranmam gerektiğini biliyordum. Kızlara bakarak, "Artık bundan sonrası benim işim. Siz Asiye ablanız ile Türkiye'ye gidiyorsunuz, bu gece hemen, hem de," dedim.
Asiye karnına bakarak, "Ben ve o seni bekleyecez, Aziz Porte," dedi. Sevinçten ağlayacaktım, Asiye'nin niye "Bende kalacam" diye tutturmadığını anlamıştım. O anda bebeğimiz için yaşamak gerekti.
Ben onları bir aslana emanet bıraktım. Muhammed Asahapiye kalın sesli ve delikanlı çocuktu. Orada tanıdığım iyi insanlardan biriydi. Yarın onları Tepeçik denen yere götürecek, oradan helikopter ile Türkiye'ye gideceklerdi. Ben ise hedefleri indirip Türkiye'ye gidecektim. Plan buydu.
Saat şafak vaktine yakındı. Ben ise peşimde iki azgın ağa ve köpekleri ile kovalamaca oynuyordum. Bir anda yaklaşan tehlike büyüyordu. Sabah olması benim sonum olacak, o yüzden gün güneşe kavuşmadan iki ağayı öldürmem gerekti. Bunun için köpeklere yem bulmam lazımdı. Aklıma kafamdaki sarık geldi, onu çıkarıp sağa yola doğru attım. Eğer benim kokumu biliyorlarsa peşinden gideceklerdi, öyle de oldu. Ağaları takip etmeyi bırakan 12 köpek sarığın peşine düştüler, ben ise ağaların bulunduğu batı yönüne doğru hareket ettim.
Ağalar beni görmeden onları vurmalıydım. Fırtınayı bekleyen kurt gibi sessizleştim, saat gibi plan tutmuştu. Elimde bulunan 9mm ile ikisini de indirdim. Silah sesine gelecekti herkes ve köpekler, tabii orada uzaklaşmak için karanlık tarafa doğru döndüm, yani güneşin doğacak olduğu tarafa. Arkamdan gelenler ağaları bulunca, bende vazgeçtiler sandım, ama birkaç kişi ile köpeklerin halen peşinde olduğunu fark ettim. Köpeklerden önce sahipleri ölmeliydi, öyle oldu. Yaklaşık yarım saat sonra güneş doğarken peşimde olan 3 kişiyi daha öldürdüm. Şimdi kaçmam lazımdı, ama istemediği bir bekliyordu beni, arkamı dönünce:
"Hır hır, hav hav, hav hav."
12 köpek karşımdaydı, ne yapacaktım şimdi? Hızlı düşmem lazımdı, köpeklerden kurtulmak, kurt olmam lazımdı, ama kalabalık bir kurt sürüsü lideri olacak bir kurt olmam lazımdı. Eline bir sivri dal aldın, ötekine ölmüş birinin kemiği ya da hayvanın bilmiyorum tam olarak. Onlar bana hırlattıkça, ben onlara uludum, ben uluduğumca uysal koyun gibi sakinleştiler, ama savaş yeni başlamıştı. Dişlerime bir dal parçası sıkıştırıp hırlamadan çok kükreme sesi çıkardım, karşılığında ise suskun ve korku dolu gözler aldım. Köpekler beni aslan sanmıştı, ve saygı göstermek için arkalarına dönüp sessizce gittiler. Kurtulmuştum, en azından köpeklerden diye düşündüm, ama kafama inen bir silah ya da odun parçası beni bayıltmıştı, hareketsiz şekilde uyandım. Her yerimde ağrı vardı ve karşımda teröristler vardı, hangisi bilmiyordum, hepsi sırtlan gibi sırtlan dişleri ile bana bakıyorlardı.
Kaç kere işkence ettiler , bilmiyorum. Her yerim delik deşikti ama acımıyordu; ellerim, ayaklarım sanki hissizleşti. Onlar çivili sopalar vuruyor, sonra da tuz basıyorlardı. Hissiz olmama sebep ilaçlar mı diye düşündüm, ama olmazdı. O kadar işkence, niye o zaman diye düşündüm.
Sabah ekmek ve zeytin, akşam su ve ekmek ama ekmekler hep bayattı nedense. Siyah beyaz görüntüler oluştu gözümde, kan içinde olan başımı kan gözüme değip yakınca fark ettim. Kelepçeleri çıkarıp hareket edince elektrik veren bir cihaz taktılar, adına "elekveren" diyorlardı.
Sabah akşam işkence ediyorlardı, bunların nedeni neydi? Bir şeyde sormadılar Asiye ve kızlardan haber almakta artık zordu. Babaları ölmüştü ama akrabaları yamyam ordusu gibi peşlerine düşebilirlerdi. Birden televizyon sesi duydum, kulak verip anlamak istedim ve duymuştum sonunda:
"Akşam haberleri: Arabistan'dan Türkiye'ye gelen aşiret kızları ile Kartal Karakurt'un eşi olduğu ortaya çıkan Asiye adlı kız, askeri lojmanlara yerleştirildi. Anlatılanlara göre, Kartal Karakurt'un hayatı tehlikede olabilir. Kızların babaları ve bazı adamları ölü bulundu. Gelişmelerden sizleri haberdar edeceğiz. Şimdilik hoşçakalın."
İçim rahat etmişti, sabah akşam kafayı yemekten kurtulmuştum. Beni pazarlık için tutuyor olmalılar ama kim ile pazarlık yapacaklardı? Türkiye değilse beni kime vereceklerdi? Saat kaç bilmiyorum, hiçbir zaman bilmeyecektim gibi geldi bana. Gece yarısı olduğu kurt seslerinin gelmesi ile anlaşılıyordu ve kurt ile köpeklerin savaşı yeni başlıyordu.