Soğuk gecenin altında yürüyordu tek başına genç. Son kez renkleri görmeyi denedi bu gün. Son kez kendine bir yaşama amacı bulmayı denedi, onu hayata bagliycak, bir gün daha yaşamak istemesini sagliycak herhangi bir şey. Ama yoktu işte, sanki koca dünyada tek fazlalık kendiydi, bu hayat onu asla kabul etmemişti, asla adapte olamamıştı, herşeyi dışardan izleyen biriydi o, ve günün sonunda sadece acı kalırdı geriye.
Yaz mevsimi dışında doğru düzgün kimsenin geçmediği bir koprude yürüyordu. Yanındaki araba yolundan tek tük arada bir araba geçiyordu. Şehrin dışında kalan bu köprünün bir ucu şehirde diğeri ise kırsal ve pek kimsenin yerlesmedigi ormanliklarin sık olduğu içinden şehirler arası yolun geçtiği nüfusun az oldu bir başka şehire baglaniyordu.
Genç burayı bilerek seçmişti, sessizdi burası, her zaman olduğu gibi yanlizligiyla huzurla ölmek istemisti.
Yürümeye devam etti. Köprünün neredeyse ortasına geldiğinde assagidaki koyu renkli suya baktı, şehrin olduğu taraftan ışıklar silik silik yansıyordu dalgalara.
Köprü duvarına sırtını yaslayip oturdu yere. Çantasıni yanına koydu ve içinden bir kalemle defter çıkardı. Madem bu gece son du geriye bir kaç cümle bırakmak sorun olmazdı.
Bir süre yazdı. Hayatına girip çıkan aklında yer edinmiş herkese bir kaç cümle ithaf etti. Sahipleri bu cümleleri okurmuydu bilmiyordu ama içinde kalmasını istemedi.
Saat gece yarısını geçmişti, artık arabalarda geçmiyordu yoldan. Yazmayı yeni bitirdiği defteri ve kalemi çantasına geri koydu. Sonuçta onun ölüsünü bulamasalar bile bu çanta elinde sonunda bulunucakti, degilmi?
Kafasını yaslandığı duvara koydu ve bir süre gök yuzune baktı. Şaşırmıştı biraz, normalde evindeki balkondan goremezdi yıldızlari ama burda ne kadar da fazla vardı. Saatlerce izlemek istedi bir anlığına. Komik... Zaten saatleri kalmıştı.
Gece saatlerinde kısa dönen mevsimden çıkmış soğuk bir rüzgar kaplardi bu köprüyü. Elleri üsümustu gencin, ama bir şey ifade edermiydi ki.
Yavaşça kalktı saatlerdir oturduğu duvar dibinden.
Biraz da önündeki boğaz manzarasını izledi. Güzeldi suphesis ama onun için güzelliklerin bile bir anlamı kalmamıştı artık.
Duvara tırmandı sırtını az önce izlediği manzaraya verdi ve oturdu soğuk betona. Halsis hissediyordu.
Ellerine baktı bir anlığına. Avuclari tirmanirken hafifçe zedelenmisti, kanamiyordu ama kızarmıştı. Acimiyordu, birazdan da acimiycakti.
Cebinden cikardigi ufak bir jilet vardı bu sefer avucunda. İşini garantiye almak istemişti. Bütün bunları yaşadıktan sonra kurtulmayı, yaşama dondurulmeyi istemiyordu. Herşey bitti derken tekrar uyanmak bir işkence olurdu. En azından o öyle sanıyordu.
Bu sefer oturduğu soğuk betonu kanı kaplanı. Kırmızı sıvı gecenin karanlığında bile parlıyordu. Bitmesine bu kadar az kalmıştı işte. Parmaklarindaki sıcaklik gittikçe betona yayirlirken, oturduğu yerde biraz daha geriye ittirdi kendini.
Koyu sıvıyı takip etmek yerine gözlerini tekrar yıldızlara çevirdi. Gözlerini kapayip derin bir nefes aldı. Sona yakın olmak huzurlu hissettirmisti. Aslında uzun zaman sonra ilk defa heycanlanmisti.
Duygularını daha fazla dinlemek istemedi o an. Eğer kalbine kulak verirse belkide vaz geçerdi. Ne kadar düşük bir ihtimal olsa bile...
O an dudaklarindan bir kaç kelime çıksın istedi. Son kelimelerini kimse duymiycakti belki ama o kendi sesini son kez duymak istedi. Ama yapamadı, bu lanet dunyaya artık hiç bir isyanı kalmamıştı. Bitmişti. İşte doğru andaydi.
Kendini köprüden assagiya biraktiginda aklında hiç bir şey yoktu o anlık. Bedeni soğuk suyun karanlığında daha derine ilerlerken hissettigi tek şey mutluluktu. Kanı karıştı o gece denize. Ve bilinci kapandı.
~~~~~
Lee minhonun anlatimiyla;
Alışmıştım sessizliğin içinde gece yuruyusleri yapmaya. İlk başlarda korkutucuydu belkide deniz kenarindaki bu yolda yanlız olmak ama şimdi huzurun ta kendisiydi benim için. Ne zaman bir şeyler beni çok yorsa, veya kafamı toparlamaya ihtiyacım olsa buraya gelirdim geceleri. Bu saatlerde kimse olmazdı. Evim şehirde değildi. Kırsal kesimdeydi, insanlara katlanmayi seven bı tip değildim belkide bu yüzden boyle bir yerde yasiyordum.
O gece yine onu dusunerek yürüdüm o yolda. Bir dahaki hafta bir barda grubuyla birlikte dans gösterisi vardı. Haberi alır almaz yerimi ayirttim. Onu izlemeyi çok seviyordum, özel hayatına dair bir çok seyide biliyordum. Platonik olduğumu düşünmüyordum sonuçta faniydim ve bence her fan benim kadar ilgi gosteriyordu. Tamam belki ben biraz daha fazla ilgi gosteriyo olabilirim ama arkadaşlarım artık onu takıntı haline getirdiğimi söylediklerinde bence abartiyorlar.
Aklımda bunlar varken köprünün olduğu tarafa doğru ilerliyordum. Bir anligina köprüyü boydan boya izlemeye başladım. Gözüm birine takıldığında adımlarım yavaşladı. Gecenin bu saatinde benim dışımda hangi aptal dışarıya çıkar ki.
Ne yaptığını anlamaya çalıştım. İlk başta sıradan bir şekilde manzara izlediğini sanmıştım, tanıdık geldiği için izlemeye devam ettiğimde amacını fazla geç anladım. Önce köprünün kenarına oturdu ve sonra önünde bir seylerle ilgilendiğini gördüm. Daha sonrasindaysa kendini duvarın kenarına iyice yaklastirdi.
O koprudeydi ve ben assagidaydim aramızda koşarak kat edemiycegim bir mesafe vardı, seslenirsem belki duyardı ama duysa bile dinliycegine sanmiyordum.
O an aklımdan bir çok farklı seçenek geçiyordu ve nasıl engel olabilicegimi düşünüyordum. Ben daha bir şey yapamadan kendini suya bıraktı. Ağzım açık kalmıştı, onda garip bir tanidiklik vardı ve bu beni korkutuyordu.
Tabikide orda öylece kalıp ölmesini beklemiycektim, buna asla izin vermezdim.
Üstümdeki kürklü montumu bir kenara attım ve üstüne telefonumla araba anahtarlarımıda bıraktım.
Hiç düşünmeden suya girdim ve onun düştüğü yere doğru yüzmeye başladım. Su buz gibiydi, eğer geç kalırsam neler olabileceğini düşünmek beni daha da hirslandiriyirdu.
Düştüğü yere ulastigimda nefesimi tutum assagiya daldım ve onu aramaya başladım, karanlık suyun pek bı yardımcı olduğu söylemezdi. Aceleyle etrafıma bakarken onu gördüm, gözleri kapalı, hareketsizce suyun içine çekiliyordu.
Gördüğüm an beyninden vurulmusa döndün resmen, Han Jisung... Benim onca zamandır hayranı oldugum o çocuk. Bir kaç metre ötemde ölüme gidiyordu.
Daha fazla öylece duramazdim önce bileğinden sonra belinden tutup yüzeye yüzmeye başladı. Sonunda nefes aldığımda onu tutan kollarımı iyice sıkılaştırdim.
Karaya ulaştığımızda onu yere yatırıp elimi burnuna doğru tuttum. Nefes alıp almadığını öğrenmek istiyordum fakat denizin soğuk suyu yüzünden benimde ellerim uyusmustu. Bunu denemeyi bırakıp başımı goğsune koydum. Nefesimi tutup kalp atışlarını duymayı diledim.
Duyduğum sesle derin bı nefes verirken öksürmeye başladı. Yaşıyordu, sayemde, onu kurtarmistim.
Hava buz gibiydi, suya girmeden önce çıkardığım montumu attığım yerden aldım ve bedenine sardim. Başının altından elimi geçirip biraz yükselttim ve gözlerini açmasını bekledim. Gülümsüyordum. Yaşadığı için.
Gözlerini yavaşça araladı, yüzüme bakti ve geri kapadı. Bir tepki vermesini beklemiyordum. Şokta olabilirdi. Onu bulduğumda bilinci çoktan kapanmıştı, hemen toparlanamazdi.
-Sorun yok, guvendesin, dinlen biraz. Burdayım, yanında.
Sesimin şefkatli çıkmasına dikkat etmiştim. Şu an bunları duymaya ihtiyacı vardı. Bı sure hem kendim için hemde onun için orda kaldık.
-Han, beni duyuyor musun?
-himm...
-Arabaya kadar yürüyebilir misin?
Beni cevaplamayinca düşünmeye başladım. Suda yüzmekten kollarım yeterince yorulmuştu, onu kucağım da taşımaya çalışırsam incitebilirdim yada arabaya varana kadar kollarımda hiç güç kalmazdı. Bu yüzden arabayı buraya getirmeye karar verdim.
-Arabayi buraya getiricem, hemen dönerim. Burda kal ve kıpırdama, tamam mı?
Şuan istese bile pek hareket edemezdi zaten, genede uyarmak istedim, tekrar saçma bir şey yapmayi denemesin diye.
Beni onalayan birkaç mirilti duyduğumda ayağa kalktım. Az önce yuruyus yaptığım yolun diğer tarafında sokak lambaları vardı. Önümu ışığa döndüğüm an hiç beklemedigim bir şeyle karsilastim.
Üstüm basım kan olmuştu. Kıyafetlerim ve kollarım boydan boya deniz suyuyla karışık kanıyla boyanmisti. O an hemen arkamı dönüp Han'ın yanına tekrar cömdüm.
Az önce üzerine orttugum montumu kenara cektim. Gözlerim telaşla bedenini tararken onun kıyafetlerinin benimkilerden daha feci durum da olduğunu gördüm. Daha da dikkatli baktım, en çok kan bileklerindeydi. Kıyafetinin kollarını yukarıya siyirdigimda hiç görmek istemedigim o izleri gördüm.
Bu sefer kendi kiyafetimin kollarını tuttum, gömleğimden kopardigim parçalarla bileklerini sardım, eve gidene kadar dayanması lazımdı.
Montu tekrar üstüne sararken teninin ne kadar soğuk ve solgun olduğunu fark ettim. Onu kurtardım diye sevinmem bir yanilgiydi, hala kurtaramamistim.
Gözümden bir damla yaş tuttugum bileğine düştüğünde aklım başıma geldi, ben bile nasıl olduğunu anlamadan hızla arabaya kostum ve hana en yakın olan yere park ettim. Arka kapıyı açıp Han'ın yanına gittim. Onu kucağıma aldığım gibi arka koltuğa yatırdım dikkatlice. Bu sırada dudaklarından bir kaç mırıltı duyduğum an içim bir anlık rahatladı. Fakat hala hayati tehlikesi vardı.
Sürücü koltuğuna gectigimde ellerim titriyordu. Hem soğuğun etkisiyle hemde onu kaybetmenin korkusuyla...
Fakat şu an olmazdı, korkamazdim, önce onu gerçekten kurtarmaliydim.
Arabayı eve sürerken sık sık arkaya bakıyordum, her geçen saniye hareketsiz oluşu beni daha da korkutuyordu.
Ama izin vermiycektim, böyle bitemezdi...
~~~~~~~~~~~
evvvett birinci bölümün sonu. 1292 kelimeee??
umarım çok caylakca olmamıştır;)
