Kilit açma sesini duyduğum an, Muzaffer Amcayı beklemeden arabanın kapısını açıp üstüme başıma dikkat etmeden arabadan zıplarcasına indim.
"Ayçiçek Hanım," Muzaffer Amca arkamdan seslenirken ona dönmeden karşımda, benim olan, evet bana ait olan, her santimi, her bir karışı Ayçiçek Taştekin'e ait olan bu peri masalından çıkmış binaya bakakaldım.
"Fotoğraftakinden daha güzel görünüyor." Fısıldayışımı kendim bile duymakta çok zorlanmıştım. "Babanız sizin için yeniledi," Muzaffer Amca beni şaşırtmadan yanıma ulaşıp, benim bile zorlandığım fısıltıyı duyarak cevap verdi.
Elim hâlâ açık olan kapının üzerinde dururken ileriye doğru bir adım dahi atamıyordum. Lila renginin hâkim olduğu pastanem dıştan olağanüstü görünüyordu. Duvarları, lilanın en yumuşak tonuna boyanmıştı. "Çok güzel olmuş," içime titrek bir nefes çekip buruk bir gülümseme kondurdum yüzüme.
Geniş boydan camın hemen üstünde, altın harflerle yazılmış "Ayçiçek taneleri" ismi parlıyordu. Kendi koyduğum ismi görmek o kadar güzeldi ki, beni duygudan duyguya sokmuştu. "Burası gerçekten benim." Kapıyı tutmayı bırakıp Muzaffer Amcaya gülerek döndüm.
Onun da yüzünde silik bir tebessümü gördüğüm an, gülüşüm sinsi bir hal aldı. Parmaklarımı dudağıma örtüp Muzaffer Amcanın yanına yanaştım. "Utanma, utanma, hadi sen de beğendiğini söyle." Dirseğimle belini dürtüklerken, hiç istifini bozmadan kollarını göğsüne bağlamış ve "Güzel," diye geçiştirici bir tonda konuşmuştu.
Onun bu tavırlarına gözlerimi devirip kaldırıma çıktım. Muzaffer Amca benden hızlı davranarak pastanenin kapısına doğru ilerleyip kapıyı açtı. Açılan kapıdan güzel bir zil sesi çalmıştı. Dükkânın giriş kapısı, çiçeklerle süslenmiş bir kemerin altından geçmemizi gerektiriyordu. Güller, lavantalar ve begonviller, kapının çevresine öyle bir yerleştirilmişti ki, adeta bir çiçek tünelinden geçiyor gibi hissettiriyordu.
Yani benim gözümde öyleydi.
Aslında babamın çiçek kullanması bile şaşırtıcıydı. Çünkü babam asla, ama asla beni açık alanda çiçeklerin yanına yaklaştırmazdı. Eğer çok çiçek istersem, tek tek çiçeklerin hepsini kendi kontrol edip yanıma getirirdi.
Ve gecesinde vazoya özenle koyduğum güzelim çiçekler sabahına hizmetlilerim tarafından alınıp ortadan kaybolurdu. Nedenini küçükken anlamamıştım, küçükken hiçbir şeyi anlamazdım. Şimdi ise biliyordum.
Maalesef polen alerjim vardı ve bu durumu kendi başıma keşfetmek zorunda kalmıştım. İlkbahar geldiğinde, etrafı süsleyen çiçeklerin güzelliği benim için hep bir kabusa dönüşüyordu.
İlk başlarda babamlar da bunu anlamamıştı tabii, ben de çocuk olduğum için alerji nedir bilmezdim. Evimize gelen doktor hatırlamakta zorlandığım birkaç şey yapmıştı ve sonrası malumdu. Çiçeklerden uzak bir hayata merhaba diyerek el sallamıştım.
O zamanlar yedi yaşındaydım, bilmiyordum hiçbir şey. Bilmediğim için aklınca önlem almaya çalışan babam ve abimlerin bu hapsedici tavırlarından boğulmuş, izlemekten bile keyif aldığım zamanında annemin ilgilendiği çiçek bahçesine kaçmıştım.
O bahçe Taştekinler için oldukça önemliydi. Sonuçta annemindi. Annemin tek tek severek ilgilendiği çiçeklere ev sahipliği yapıyordu ve benim yüzümden bu kutsal mekan bozulmuştu...
Evet, benim yüzümdendi; eğer o bahçeye kaçmasaydım, hep yaptığım gibi camın kenarından bu renk cümbüşü yaşandığı bahçeyi izleseydim, belki hala annemin çiçekleri orada yerini korurdu.
Oraya girer girmez... Babamların korumalarından bu küçük boyumla kurtulduğum için mutlulukla çiçeklerin arasına zıplamış ve utanç verici birkaç görüntü ortaya çıkmıştı. Hiç hatırlamak istemiyordum, çünkü hızımı alamamış bir çiçeği ağzımın içinde çiğnemiştim.
Tıpkı diğer insanlar gibi hatırlamak istemediğim anıları hatırlamak gibi kötü bir becerim vardı. Gece tam uyuyacağın anda kulağına fısıldarlardı ve sen uyumak yerine birden fikrini değiştirir, yastığını yüzüne utançla bastırarak boğulmayı dilerdin.
O gün hem kendi süper becerilerimle normalde üstüne sinen polenden daha fazla polen üstüme bulaşmıştı. Çiçeklerin renk cümbüşü arasında kaybolmuşken kısa bir süre sonra gözlerim kaşınıyor, burnum tıkanıyor ve nefes almam giderek zorlaşmaya başlamıştı.
Kimseye seslenememiştim... Ellerim boynuma gidip öksürmeye başlarken, dizlerimin üzerine çökmüş, bilincim kapanmıştı. Her nefes aldığımda polenlerin hafif rüzgarla taşınan zehrini ciğerlerimde hissediyordum.
Gerisini hatırlamıyordum. Uyandığımda bazı makinelerin bağlı olduğu odamda Kutalp abim elimi tutarak yanı başımda bekliyordu.
Uyandığımı ise içeri giren Oktay abim fark etmiş ve koşarak babamı çağırmıştı. Olayın detayları yarım yamalak hatırlıyordum ama babamın dağılmış olduğunu unutamıyordum. Zaten o olaydan sonra her şey daha kötü olmuştu.
Babam Kayhan Taştekin'in kontrolcü tavırları yetmiyormuş gibi abimler de birer küçük Kayhan'a dönüşmüşlerdi. Hem de belki babamdan daha beter bir şekilde.
O olaydan sonra annemin bahçesi babamın emri üzerine dağılmıştı. Bu sadece bununla sınırlı kalmamış, evin sınırları içinde kalan her şey köküyle beraber kül olmuştu.
Kapıdaki çiçeklerin sahte olduğunu bile bile beyaz çiçeği parmaklarımla kavrayıp kokusunu alırmış gibi kocaman bir nefes içime çekmiştim.
"Ayçiçek Hanım," içeriden Muzaffer Amcanın sesini duyduğum anda tuttuğum yapay çiçeği bırakıp içeri adımımı attım
İlk yüzüme çarpan vanilya ve taze pişmiş keklerin kokusu oldu. Geniş cam vitrinin ardında sergilenen tatlılar oldukça iştah açıcı görünüyordu. Vitrinin en üst rafında zarif bir düzen içinde sıralanmış pembe, fıstık yeşili ve limon sarısı makaronlar, renkleriyle gözü okşuyordu.
Orta raflarda özenle süslenmiş cupcakeler ve minik kekler, krema ve meyve süslemeleriyle dikkat çekiyordu. Her biri titizlikle hazırlanmıştı. Alt raflarda ise daha büyük pastalar yer alıyordu; kat kat pandispanya, taze krema ve meyvelerle süslenmiş bu pastalar ağzımın suyunu akıtmıştı.
Artık içerisiyle ilgilenmiyorum, tek odak noktam bu güzel tatlılar olmuştu. Büyük ihtimalle bunları satamadan birçoğunu mideme indirecek olabilirdim. "Hoş geldiniz," hangi delikten çıktığını anlamadığım bir erkek vitrinin arkasından belirince yerimde irkildim ve nutkum tutuldu.
Kocaman sırıtan esmer bir adamı kendi pastanemin içinde ilk günden görmek beklemediğim bir şeydi, ama sanırım bu görüntüye alışmam gerekiyordu; sonuçta artık bir pastane işletecektim. "Asıl sen hoş geldin," diye ağzımın içinde mırıldandım ve grimsi gözlerine odaklandım.
Elini beyaz bir havluya silerken gülen gözleriyle bana bakıyordu. Başımı omzuma yatırıp gözlerimi kıstım. Eski sahibi miydi acaba bu dükkanın? Çünkü hal ve hareketleri bunu gösteriyor gibiydi.
"Ayçiçek Hanım," içeride bir yerde bir kapı olmalıydı ki Muzaffer amca da aynı bu adam gibi birden belirip bana doğru büyük bir adım atmıştı.
"Tanıştınız mı?" diye sordu, ikimiz arasında bakışlarını dolandırarak.
Kafamı iki yana sallayıp "Kim bu adam?" kollarımı göğsümde bağlayıp asla gülümsemesini kaybetmeyen adama bir cevap bekler gibi ısrarla bakışlarımı sürdürdüm. Havluyu elinde dolandırmayı bırakıp havlunun ucunu cebine tıkıştırarak vitrinin arkasından çıkıp yanımıza geldi.
"Ben Kasırga."
Uzun bir adamdı, ama çok kaslı değildi, ideal bir vücut tipi vardı. Uzattığı eline gülümseyerek baktım ve uzattığı elini tuttum. "Ben de Ayçiçek," dedim, ikimiz de birbirimize salak gibi gülümsüyorduk.
"Beğendiniz mi burayı?" tuttuğu elimi bırakıp elini havada gezdirerek etrafı gösterdi. "Fotoğraftakinden daha güzel göründüğüne eminim," dedi, sözlerine kıkırdadım ve kafa salladım.
Başta da söylediğim gibi, belki abartıyordum ama burası peri masalından çıkmış gibi görünüyordu. Ve en önemlisi, benimdi. Ne kadar aileme rest çekerek Taştekin Kalesinden ayrılsam da, ailem hala bir adım geride, ensemde yer alıyordu. Belki bir adım gerimde değillerdi, iki üç adım ilerimde de olabilirlerdi.
Buraya taşınıp yaşayacağımı planladığımı kimin öttüğünü bilmiyordum, ama bu bilgi onlara ulaştığı an benden önce buraya koşuşturmuşlar ve her şeyle ilgilenmişlerdi. Bu görüntüyü gördükten sonra işime de gelmişti.
"Kasırga sizinle çalışacak, Ayçiçek Hanım," Muzaffer amcanın konuşmasıyla dikkatimi ona verdim. "Merak etmeyin, size ayak bağı olmayacak; çoğu işi kendi emeğinizle halledeceksiniz. Kasırga sadece mutfakta yer alacak," gözlerimin içine bakarak kelimeleri dolandırmadan verdiği bilgiyle Kasırga'yı bu sefer gerçekten alıcı gözlerle süzmüştüm.
Ortalama bir erkekti. Sarıya boyadığı saçlarının dibi gelmişti ve sanırım geri tekrar boyatmayı düşünmüyordu, çünkü saçlarının orijinal rengi siyah oldukça belirgin bir hal almıştı. Alt dudağının iki kenarında piercingler yer alıyordu.
Burnunda da bir hızma takılıydı, bir kaşına kesik atmış ve kaşının bitişinde bir halka takıldı.
Yüzündeki piercinglere dikkatle odaklandıkça dudaklarımın arasındaki mesafe şaşkınlıktan artıyordu.
Yüzünü delik deşik etmişti ve bu karşımdaki herife çok karizmatik bir görüntü veriyordu. Dişlerini gösterecek kadar geniş bir gülümsemeye ev sahipliği yapan bu adam şimdi benim tatlıcım mıydı?
"Bu tatlılar senin mi eserin?" Bedenimi vitrinde sergilenen tatlılara çevirip makaronları gösterdim, ama tek bir alana göstermiş olsam da hepsini sorduğum belliydi. Kafasını evet dercesine sallayan Kasırga, Muzaffer amcaya dönmüş ve muhabbete dalmıştı.
Onların dikkatini çekeceğimi bildiğim halde yerimde sallanıp geniş boydan pencerelere doğru adım attım.
Pencerelerin önüne yerleştirilmiş beyaz ferforje sandalyeler ve masaların üzerinde minik çiçek aranjmanları, dükkânın genel havasına uygun bir uyum içindeydi. Sandalyenin başını kavrar kavramaz başımı yukarı doğru kaldırıp tavandaki ışıklara göz attım.
Tavanın yüksekliği, mekâna çok büyük bir ferahlık katıyordu. Tavandan sarkan yeşil yapraklar ve pastel renkli kurdeleler gerçekten burasının peri masalından çıkmış gibi hissettirdiğini düşündürüyordu.
İleriye doğru hızla adım atıp vitrinin arkasına geçtim. Vitrinin arkasında yer alan rafların üstünde sıralanmış çay kutuları vardı. Bu çaylara eşlik eden birkaç şey daha vardı: cam kavanozlarda sıralanmış çeşitli reçeller ve en sevdiğim şey, küçük çikolatalı kurabiyeler!
Vitrinden çıkıp kenarda duran kasaya tırnağımın ucunu iki kere vurdum, sonra Muzaffer amcanın onayıyla merdivenleri tırmanarak üst kata çıktım.
Lila renkli kapının kulpunu çevirdiğimde, Muzaffer amcanın kilidini açtığını fark edip içimden şükür çektim.
Beni ilk karşılayan yerin salon olduğunu düşündüm. Duvarlar pastel yeşil tonlarında boyanmıştı. Geniş, beyaz çerçeveli pencerelerden içeriye süzülen ışığı, beyaz şeritli güneşlikler engelliyordu.
Duvara dayanmış, kadife dokulu koyu yeşil kanepe üzerinde rengarenk desenli yastıklar vardı.
Zeminde geniş bir halı seriliydi. Halının üzerinde minik bir sehpa yer alıyor ve altında büyük bir ihtimalle nereye yerleştireceklerini bilemedikleri birkaç kitap duruyordu.
Güneşliklerin hemen altındaki pencere pervazlarında çeşitli renklerde cam şişeler vardı ve o cam şişelerinin içindeki kağıttan çiçekleri fark ettiğim an yüzümde buruk bir gülümseme belirdi.
Kağıttan çiçekler... Lila ve beyaz renklere sahip kusursuz görünen ve gerçekten yapanlar sayesinde kusursuz olan çiçekler.
"Ayçiçek Hanım," Muzaffer amca kapıya vurarak dikkatimi kendine çekti. "Beğendiniz mi?" sorusuna karşı dudağımı ısırarak içimden yükselen kahkaha isteğini bastırdım.
Yüzde seksen sekiz buçuk emindim ki babam Muzaffer amcayı darlıyordu ve el mahkum Muzaffer amca da iki debir beni darlıyordu. "Evet evet, gardiyanımıza söyleyin; burası harika olmuş, çok iyi iş çıkarmışlar." Ne kadar alaycı bir tutum sergilesem de memnun kalmıştım her şeyden.
Küçüktü her şey ama olsun, burası benimdi ve tatlı gözüküyordu.
Muzaffer amca elinde küçük valizim ve Mathilda'nın kafesiyle yanıma ilerledi, ikisini de tam önüme bırakıp geri çekildi. Dizlerimin üstüne çöküp Mathilda'nın kafesinin kilidini açar açmaz gözlerini açan güzel kızım hemen kafesin içinden çıkıp odalardan birine daldı.
Onun bu hareketine kahkaha attım. Mathilda sağlıklı dişi bir ördekti ve araba yolculuğundan kesinlikle benim kadar nefret ederdi.
Mathilda'nın paytak paytak yürüyüşüne hayrandım. Şimdi bu küçük evin her bir karışını didikleyip kendine en güzel yeri seçerdi. Mathilda'nın kaybolduğu yere ilerlediğimde, Muzaffer amca da pencereye doğru ilerlemiş ve dışarıdaki insanları izlemeye başlamıştı.
Girdiğim oda karşısında bir an duraksadım. Yatak odamdı ve yatağımın üstünde tatlı tatlı yer edinen Mathilda'yı gördüm. Gülerek Mathilda'nın yanına gidip gövdesini okşamak için elimi uzattığım sırada birden gagasıyla elimi kapmaya çalıştı.
"Mathilda!"
Onun bu tripli hallerine gözlerimi devirdim. Onu zorla kafese sokup bir yolculuğa çıkardığım için sinirleri yıpranmış olmalıydı. Onu bırakıp odada gözlerimi gezdirdim. Yatağım büyük bir pencerenin önünde yer alıyordu ve bu oldukça şaşırtıcıydı, çünkü babam asla yatağımın böyle bir yerde olmasını istemezdi.
Şaşkın şaşkın pencereye ve yatağıma bakarken arkamdan "Kırılmaz cam hepsi," Muzaffer amcanın sesi yankılandı. Gözlerimi devirip kollarımı göğsümde bağlayarak ofladım.
"Sessizce niye yaklaşıyorsun?" Korkutmuştu beni. Bana cevap vermeden odayı inceledi, hatta arkamı döndüğümde çaktırmamaya çalışarak telefonunun kamerasıyla odayı çekmeye başlamıştı.
Onun bu hareketlerine daha çok gözlerimi devirip sabırla bekledim. İstanbul'daki imparatorumuz, sanki hiç burayı görmemiş gibi tekrar görmek istiyordu ve sadık uşağı Muzaffer de bu isteğini yerine getirmek için fotoğraf yollayacaktı.
Onu umursamamaya çalışıp tekrar odamda ki eşyalarıma odaklandım.
Yatağın yanındaki sehpanın üstünde tatlı LED ışıklı büyük silikon bir ördek lambası vardı. Odanın duvarları beyazdı ve zemin ahşaptı. Aynı salonda olduğu gibi burada da bir halı bulunuyordu ve bu halı salondakinden biraz daha büyüktü.
Beyaz duvara monte edilmiş uzun krem rengi rafların üstünde okuduğum ve okumak istediğim kitaplar dizilmişti. "Eklemek istediğiniz bir şeyler var mı Ayçiçek Hanım?" Telefonunu cebine koyan Muzaffer amcaya gülümsedim ve imalı bir şekilde, "Olursa ben hallederim, merak etme," diye geçiştirdim.
Yatak odamın içinde bir tane daha kapı vardı.
Oraya da merakla adımlayıp beyaz kapıyı parmaklarımın ucunda ittim. Güzel yasemin kokusu beni mest ederken buranın benim giyinme odam olduğunu fark ettim. Bazı kıyafetlerim dolaplara sığmamıştı, bu yüzden genellikle askıda duran kıyafetlerim şimdi bir köşede katlanmış ve üst üste dizilmişti.
"Eğer bir süre daha bekleseydiniz, babanız bu odayı genişletebilirdi Ayçiçek Hanım." Muzaffer amcaya dönüp, "Ne zaman dönüyorsun İstanbul'a?" asıl değinmek istediğim konuya geldim. Hiçbir alınma belirtisi göstermeyip "Yerleştiğinizde." Dedi. Onun bu tekdüze konuşmalarına bıkkın bir bakış attım.
Gerçekten beğenmiştim burayı.
Merdivenlere doğru yönelip aşağıya indim. Kasırga kapının önünde duruyordu ve ben de sinsi sinsi yanına gitmeye başladım. Yüzümde kurnaz bir gülümseme vardı ve amacım bu koca adamı yerinde irkiltmekti, ama sanki baştan sona beni fark etmiş gibi gülümseyerek bana döndü ve "Ayçiçek Hanım?" alaycı bir ses tonuyla ismimi zikretti.
Dudaklarındaki sigarayı indirip dumanı dışarı saldı. "Buradaki tatlıları gerçekten sen mi yaptın?" Sırtımı onun iki üç adım ötesindeki duvara yaslayıp başımı ona çevirerek yüzüne baktım.
Kafasını gururla evet dercesine sallayan Kasırga, "Neden bu kadar şaşkın ördek gibi bakakaldın?" diye sordu.
Omuz silkip gözlerimi çevrede gezdirdim. Geçen kişiler tuhaf bakışlarla benim dükkanıma bakıyordu. Bir an bana ve dükkanıma aşık olduklarını düşünmüştüm, ama geçen kişiler nefret içinde bakıyordu. Bir kız çocuğu önümden geçerken kaba bir şekilde eteğimi tutmuş ve aşağıya doğru çekiştirip tuhaf bir ses çıkarmıştı.
Hırıltıya benzer bu anlamsız sese kaşlarımı çatıp geriye çekilecekken eteğimi tutan elini daha da sıkılaştırdı ve geriye kaçmamı engelledi.
"Deste!" Kasırga'nın gür sesi kulakları yırtarcasına bağırdığı anda, kaba saba kızın ensesini sıkıca kavradı ve onu hızla geriye doğru çekti. Beş altı yaşlarında görünen kızın ayakları yerden kesilmiş, ve Kasırga'nın ellerinden kurtulmak için boşlukta ayaklarını sallamaya başlamıştı.
"Kasırga abi bırak!" İnce sesiyle bağırdı. Birkaç kişi daha buraya dönüp bu görüntüye baktı. Bu kızın ailesi neredeydi? Kendi başına mı dolanıyordu burada?
"Deste?" Bir başka kadın sesi yankılandığında, Muzaffer amca da arkamda yer edinmişti. "Ayçiçek hanım?" Bir eli ceketinin içinde silahının üstünde durur vaziyette görünce gözlerim irileşti.
Elimle dur işaretleri verip Muzaffer amcanın koluna yapışmıştım. İlk günden böyle saçma bir olayın büyümesini istemezdim. Dükkanımın itibarı söz konusuydu sonuçta?
"Kasırga, ne yapıyorsun?" Kadın öne atılıp kızı Kasırga'nın elinden kurtardı. Kız hemen kadının arkasına saklanıp kötü kötü hem Kasırga'ya hem de bana bakmaya başladı.
"İçeri geç sen, Muzaffer amca, bir sorun yok." Onu içeri yollamaya çalıştım ama asla milim kıpırdamadı.
Kasırga çevredekilere göz gezdirip bir iki adım atarak kadının dibine girdi ve "Çocuğuna sahip çık, Esin." Dişlerinin arasından kısık bir sesle konuştu. "Bir sıkıntı yok, Kasırga." Öne atılıp ortalığı sakinleştirmek adına konuştum.
Neden birden böyle öfke dolmuştu ki, sadece kız biraz inatçıydı ve bırakmamıştı.
Kızın annesi başını bana çevirdiği an bakışları donuklaştı, dudaklarından küçük bir kıkırdama çıktı ve Kasırga'nın kulağına doğru bir şeyler fısıldayarak kızını kucağına alıp uzaklaştı.
Onların uzaklaşması ve Kasırga'nın bizi izleyen bakışlara ters ters bakmasıyla her şey yine baştaki gibi olmuştu.

