İçeriğe geç

Kurtadamlar ile Kapkek Kaçamağı

Bölüm 1 · 12 dk okuma

Kurtadamlar ile Kapkek Kaçamağı

Bölüm 1

Günebakan Kasabası

Ne zaferinden bahsediyorsun?

Sen savaşla aşkı karıştırmışsın.

Çık o karanlıktan siperinden.

Sen beni hep düşman varsaymışsın.

Radyoda çalan müziğin sesini biraz daha arttırıp oturduğum rahat krem rengi koltukta kıpırdanmaya başladım.

Sen rekabet iste, ben buna bayılırım.

Kadının gücünü hafife alma.

Erkeklik gururun vardır sanırım.

Perişan olup zor durumda kalma.

Kucağımdaki pembe el çantamı arka koltuğa doğru fırlatıp, şarkıya kendimi kaptırmaya göz yumarak eşlik ettim. Her şey oldukça harikaydı, güzeldi ve bütün gidişattan sonuna kadar memnundum ve memnun kalacağıma da inanıyordum. Normalden daha yavaş giden arabaya rağmen, sanki hız limitleri zorlanıyormuş gibi, sarı saçlarımı savurup kemerimi açarak ellerimi açık camdan dışarı çıkarıp salladım.

İstersen bana, "Ukala, mukala" de.

El üstünde tutulmazsam hep el kalırım.

Prensesler gibiydim ben baba evinde.

Özgürlüğüme gölgeyi hakaret sayarım.

Bağıra bağıra söylediğim şarkının sözleri, müziğin kısılması ve "Ayçiçek Hanım, lütfen düzgün oturun," Muzaffer Amcanın uyarısıyla bölündü ama umursamadım. Aynı umursamaz tavrımla dışarı sarkıtmaya çalıştığım bedenimi içeri sokup müziğin sesini tekrar fulledim.

Ama o sırada Muzaffer Amca açık camları geri kapatmış ve bana güvenmediği için kilitlemişti. Onun bu temkinli tavırlarına kıkırdayıp boşta kalan elini kavrayarak havada salladım ve "Hadi Muzaffer Amca, bana eşlik et!" Yüzümdeki büyük gülümsemeyle "İstersen bana, 'Ukala, mukala' de. El üstünde tutulmazsam hep el kalırım," ona doğru uzanıp, diğer elimle düzgün kesilmiş, beyazla örtülmüş tatlı bıyığına dokunup hafifçe aşağıya doğru çekiştirdim.

Israrıma karşı onun da ağzından birkaç mırıltı kaçmıştı ve bu, yerimde heyecanla dikleşmeme neden olmuştu. "Evet, evet!" Tuttuğum eli daha da sıkıp başımı sağa sola hareket ettirerek "Prensesler gibiydim ben baba evinde. Özgürlüğüme gölgeyi hakaret sayarım." şarkının sözlerine devam ettim.

Tek başıma devam etmek sıkıcıydı ve bu sebepten Muzaffer Amca'nın elini kendime doğru çekerek asıldım. Uyarıyı alan Muzaffer Amca, ilk önce kısık, sonra da biraz daha sesini arttırıp isteğimi yerine getirdi.

"Ne zaferinden bahsediyorsun?

Sen savaşla aşkı karıştırmışsın.

Çık o karanlıktan, siperinden,

Sen beni hep düşman varsaymışsın."

Suratsız Muzaffer Amca bile en sonunda neşeme yenik düşmüş ve dudaklarını kıvırmıştı. Ben, Ayçiçek Taştekin, kimse bana karşı gelemezdi. Babamı geçtim, Muzaffer Amcayı bile Hadise'nin şarkısına eşlik ettirdiysem, kimse bana karşı gelemezdi.

Sen rekabet iste, ben buna bayılırım.

Kadının gücünü hafife alma.

Erkeklik gururun vardır sanırım,

Perişan olup zor durumda kalma."

İkimizin sesi arabanın içini doldurunca göz ucuyla Muzaffer Amca'ya baktım ve o da aynı benim gibi başını bir sağa bir sola doğru eğerek şarkıya kendini kaptırmıştı. Hatta benim ona eşlik etmeyi bıraktığımı ve kendisine doğru alaycı bakışlarımı doğrultmamı bile fark etmedi.

"İstersen bana, 'Ukala, Mukala' de.

El üstünde tutulmazsam, hep el kalırım.

Prensesler gibiydim ben baba evinde,

Özgürlüğüme gölgeyi hakaret sayarım."

"Prensesler gibiyim," derken direksiyonu tutan elini kendine doğru çevirip omuzlarını hareket ettirdi. Bu görüntüyü beklemediğim için gözlerim irileşti. Elimin tekini açılan ağzımı örtmek için kullandım.

Şu an gördüğüm görüntü gerçek miydi?

Elli yaşına yaklaşmış, emekli olmayı reddederek hâlâ babamın verdiği işleri kendi konforundan önde tutan, bir ayağı çukurda olan Muzaffer Çoruk şu an "Prensesler gibiydim" diye bağırıyor muydu?

Başımı hızlıca iki yana sallayıp tekrar ona baktım, ama şarkıya tüm hızıyla devam ettiğini görünce, bu sefer kızarma pahasına bile olsa, ellerimi yanaklarıma vurup bunun bir halüsinasyon olmasını umarak uyanmak istedim. Ama gördüğüm her şey gerçekti ve ben artık kendimi durduramıyordum.

Dişlerimin arasından ilk önce küçük bir tıslamaya benzer bir gülme sesi çıktı, sonra bu arttı ve Hadise'nin sesini bile bastırıp Muzaffer Amcanın dikkatinin bana yönlenmesini sağladı. Kollarımı karnıma sarıp, öne doğru eğilip kahkaha atarak tepinmeye başladım.

Şimdiden çıktığım bu yolculuk iyi sonuçlar doğurmuştu bile. Kesinlikle ailem haksızdı; bu sefer hiçbir şeyi, kesinlikle hiçbir şeyi elime yüzüme bulaştırmayacaktım. Başarılı olacak, kendimi kanıtlayacak ve Taştekin soyadına ihtiyacım olmadığını, İstanbul'daki malikanelerinde belli saat başı toplanıp beraber çay içen aileme gösterecektim.

Sevgili aile üyelerimin, 20. yüzyılda olmamıza rağmen, 17. yüzyıl İngilteresi'nde yaşayan aristokratlar gibi davranarak bir döngü içinde takılıp kalmaları oldukça rahatsız ediciydi.

VE BUNLARI YAPAN KİŞİLER ANNEM DEĞİL, ABİMLER VE BABAMDI!

Beni deli ediyorlardı; hepsi beni deli etmişti. Eğer zihnimde hasar varsa, bunların sebebi o malikanede yaşanılanlar yüzündendi.

Evet, rahat hiçbir şey düşünmek zorunda kalmayacağım, siyah şövalye olmak varken benim için pembe şövalye olmayı seçen ailemi, evimi, güvenli kalemi geride bırakarak bu kendince büyük olarak adlandırılan ama benim gözümde asla büyük olmayan bu küçük kasabaya taşınmıştım.

Kesinlikle küçük ve sıradandı, aşırı sıradandı. Şimdiden bu sonuca nasıl mı ulaşmıştım? Tabii ki iki saattir gittiğimiz yollardan. Her şey aynıydı ve sonu yoktu. Mesela şuradaki boynu bükük ağacı otuz kere görmüştüm; hatta belki birkaç kere kendimden geçtiğim için kaçırmıştım bile ve hâlâ aynı ağacı görmeye devam ediyordum.

Bence daire çiziyorduk ama Muzaffer amca Hadise kaptırmasından sonra nazik bir şekilde beni görmezden geliyordu.

Kaba bir davranıştı.

Gerçekten çok kaba bir davranıştı.

Çok kabaydı.

Dudaklarımın arasından çıkan homurdanmayı engellemeyip, sıkkınlıkla kollarımı göğsümde bağlayarak sırtımı koltuğa yasladım. Görmezden gelinmeyi sevmiyordum. Canım çok sıkılmıştı, hala gidecek yolumuz olma düşüncesi ise yüzümü buruşturmama neden oluyordu.

Aslında bu yolu çekmemin sebebi de benden kaynaklıydı. Evden pembe şövalye birliğine rest çekerek ayrılıp gitmem nedeniyle, şimdi onları arayıp beni uçarak oraya götürün dersem gururum on bin parçaya bölünürdü. Yolun bu kadar uzun olacağını bilmiyordum, bilseydim en azından abilerimden birisine kedi bakışlarımı atarak ayrılırdım.

En azından sevgili biricik Ayçiçeklerine bir uçak, belki de özel bir jet hazırlayıp öyle yollarlardı ama öyle büyük bir salaktım ki kendi kendime gaza gelmiş ve merdivenlerin sonuna kadar kapının önünde dikilen abimlere ve babama karşı orta parmak çekerek olay yerinden ayrılmıştım.

Akmaya hazırlanan gözyaşlarımı parmaklarımın ucuyla yok edip dudaklarımı büzdüm. Hayat zordu, özellikle uzun yol sevmeyen bir insan için her şey artık birer işkence gibi geliyordu.

Telefonumun sesi yankılandığında, ilk önce üstümü yoklamış sonra çantamı arkaya doğru attığım aklıma gelmişti. Kemerimi çıkarmadan arkaya doğru uzanırken Mathilda’yı göz ucuyla süzüp hala uyuduğunu kanaat getirerek çantamı kendime çektim. Oflaya puflaya, az biraz da söylene söylene cep telefonumu çantamın içinden çıkarıp arayanın kim olduğuna baktığım gibi eş zamanlı gözlerimi devirmiştim.

Arayan ağabeyim Oktay'dı. Şimdi mi aramak aklına gelmişti? Telefonu açmak yerine birazcık oyalanmış, sonra önüme gelen sarı perçemleri kulağımın arkasına sıkıştırmaya çalışarak telefonu "Ağabeyciğim!" diye bağırarak açmıştım.

Dediğim gibi, ne kadar bu bitmez gibi görünen yolda somurtkan bir adamla yolculuk yapsam da enerjimi hiçbir şey söküp atamazdı. Bir kere ben buna izin vermezdim.

"Ayçiçeğim, ulaştınız mı?" Oktay ağabeyimin nazik sesini duymak beni mest etmiş ve kendimi iç çekerken bulmuştum. "Daha değil." Bakışlarımı Muzaffer amcaya döndürüp yolun bitmesine ne kadar kaldığını el hareketleriyle sordum.

"Az," diye mırıldandığı gibi telefona geri dönmüş ve "Ama çok az kalmış, büyük ihtimalle bir saat sonra orada oluruz." Sevinç dolu sesime karşı gülümsediğini hissediyordum.

"Rahatsın değil mi, bir sıkıntı olmadı?"

"Muzaffer amca kaptanlığında her şey yolunda."

Birkaç dakika daha konuşurken yanaklarımı şişirmeden edememiştim. Oktay ağabey hızlı hızlı konuşmaya devam ederken şişkin yanaklarımı üfleyerek indirip,"Off ağabey, size söyledim, her şey yolunda olacak diye!" sitemle kızmıştım.

Ağabeyim cevabını eksiltmeden bana hızla cevap verirken, onun sözünü kesmek pahasına da olsa dudaklarım açıldı ve kırık bir sesle, "Bana bir kere engel olmak yerine destekleseniz olmuyor mu?" dedim. Omuzlarım hüzünle düştü. Daha deminki öfkeli sesimden şimdi eser yoktu.

Neden anlamıyorlardı? Ben çocuk değildim. Yirmi üç yaşına basmış yetişkin bir kadın olarak, ailemin desteği olmadan kendi başarılarımı elde etmek istiyordum. Belki kendi başıma öyle ahım şahım bir başarı elde edemezdim, ağabeylerimin başarılarına da benim küçük başarılarım aşık atamazdı ama en azından Taştekinler için küçük başarılarım benim özverimin ve azmimin bir simgesi olurdu.

"Güzelim, biz seni her türlü destekliyoruz zaten ama neden gitmekte bu kadar ısrarcı olduğunu anlamıyoruz. Gözümüzün önünde ol, senin ne yaptığını görelim. İstediğimizde yanına gelip seni kontrol edelim, güvende ve mutlu olduğunu bilelim istiyoruz."

Evet, ailemin sorunlarından birincisini zaten biliyoruz. Kendilerini 17. yüzyılda kalmış aristokrat gibi hissetmelerinin dışında ortaya daha büyük bir sorun çıkıyordu.

PARANOYAK OLMALARI!

Bu sıradan küçük güvensizlikler ve şüphe duymalar değildi; aşırı derecede paranoyak insanlardı ve ben bu konuda asla abartılı bir tepki vermiyordum.

Çoğu ebeveyn, çocuklarının başına bir şey gelmesini istemezdi ve bu günümüzde anlaşılabilir bir durumdu. Hepsine hak veriyordum. Kimse sevdiklerinin başına bir şey gelsin istemezdi. Sevdiklerimizin güvende olmasını istemek, insanın temel içgüdülerinden biriydi.

Ama normal ebeveynler, çocukları dışarı çıktığı vakit endişelenirdi. Sonuçta dışarıda ne olacağı belli değildi. Arabası çarpar, motosikleti çarpar, yolda yolunda ilerlerken binanın bir parçası kafasına düşer, gaspçıya denk gelir, katile denk gelir, sarhoşa denk gelir, sapığına denk gelir, masum masum ilerlerken organ mafyası tarafından kaçırılabilir, arkadaşlarıyla gittiği konserde belki bomba patlayabilir ya da mekanda, restoranda, kafede herhangi bir yerde yangın başlayıp içinden çıkamaz filan. Bunların hepsi olağan ihtimallerdi.

İnsan, sonuçta başına ne geleceğini bilemezdi; sadece tahmin edip ihtimalleri sorgulardı.

Lakin benim güzel sevgili pembe şövalyelerim normal değildiler. Evet, normal değildiler. Neden normal değildiler? Bunu defalarca kendime sordum ve bir cevap bulamadım, çünkü bu paranoyaklık tamamen fazlaydı.

Bir insan, evde otururken bir ihtimal kalp krizi geçirebilirdi. Yemek yerken ekmek boğazına kaçar, boğulma tehlikesi yaşayabilirdi. Belki merdivenden inerken dengesini kaybedip merdivenin son basamağına kadar yuvarlanırdı; parmağı belki prize değip elektrik çarpabilirdi.

Bu ihtimallere göre evde de çoğu zaman güvende olmazdın ama en azından dışarıya göre daha güvenilirdi.

Normal bir kişi evdeki ölüm ihtimallerini böyle tutardı ama benim pembe şövalyelerim... Benim pembeciklerim, eve girmiş bir kelebeği bile potansiyel bir ölüm tehlikesi taşıyan bakteri olarak görüyorlardı.

Evet, sanki Pokémon'daki sevimli Butterfree animeden çıkmış ve gide gide bizim evi bulmuştu. Hatta sevimli Butterfree'mizin işi gücü yokmuş gibi Taştekin ailesinin biricik kızları Ayçiçeği yani BENİ öldürmeyi deneyecekti.

Evimizin içine gizlice sızacak, babam ve abimler yetmiyormuş gibi evin bazı noktalarına dikilen korumaları da uyutma tozuyla uyutup etkisiz hale getirecekti. Sonra "Fiirrriii" diye kanat çırparak savunmasız kalan benim yanıma gelecekti.

Tatlı gözüken vasat Pokémon'um Butterfree, öyle bir gözlerini karartmıştı ki, uyuyan güzel Aurora gibi uyuyan bana acımasızca, kalleşçe bir saldırı yaparak zehrini yutturacak ve benim sabahına odadan cesedim çıkacaktı.

Babam perişan, abimler çığlık çığlığa feryat ediyor, beni çok seven hizmetlilerim dizlerini döverek ağıt yakıyorlar, Fransa'da yaşayan, bizi dolandırmanın ucundan dönen amcam ve çocukları tabutumu taşıyordu.

Babamın üstüme toprak atacak hali yok, en büyük ağabeyim Kutalp mezarın başında baygın, Oktay ağabeyim nereden bulduğunu bilmediğim kolonyayla Kutalp ağabeyimin bileklerini ovalıyor ve onu kendine getirmek için cümleler sıralıyordu. Ve ben huzurlu bir şekilde benim için açılan aile mezarının içine giriyordum.

Huzurlu ve acısız bir ölüm.

Teşekkür ederim Butterfree, ailem gerçekten haklıymış, beni bir kelebek öldürebilirmiş. Beni haksız çıkardığınız için parmaklarımın ucunda eteğimi tutup önünüzde reverans yapıyorum.

Tabii ki bunlar Pembe Şövalye Ekibi'nin bir hayal gücünden ibaretti. Boşuna mı böcek ilaçları icat edilmişti? Bir milim bile yaklaşırsa yastığımın altında kala kala pestili çıkmış böcek ilacımı biber gazı kullanıyormuş gibi sinek gözlü bu iğrenç çakma Butterfree'nin yüzüne doğru sıka sıka komaya soktururdum.

"Öff, sanki neden yanınızdan uzaklaştığımı bilmiyormuş gibi davranmayın size açıkladım neden gitmek istediğimi. Hem benim yokluğumda bir düşünüp tartarsınız kendinizi."

"Ben seni çok iyi anlıyorum, güzelim, ama anlamadığım neden illa orası? Çok ani karar verdin. Buradan da arzu ettiğini bulurduk, hem daha güzelini bulurduk, canım benim."Ağabeyimin o kısık güzel sesini duyan herkes bu ses tonuna düşerdi. Ama ben Ayçiçek Taştekin asla bu tuzağa düşmezdim!Bir Taştekin kızı olarak bu Taştekin erkeklerinin A'sından z'sine kadar her şeyini biliyordum. Türlü türlü numaraları vardı ve bu numaralar asla kanılmayacak numaralardı.

Bunlar öyle numaralardı ki, yirmi üç yaşına basmış olmama rağmen bir milim bile öteye kaçamamıştım. Hep olduğum yerde, ellerim pembe çiçekli bir kelepçeyle, dudaklarıma dayanmış çay dolu fincandan babamın yardımıyla çay yudumlayarak kalakalmıştım.

Prensestik evet, ama Shrek'teki Fiona gibi tutsak edilmiştim. Ejderha yerine pembe şövalyelerim vardı ve beni kurtaracak bir prensim bile yoktu. Saptım, kurumuş bir saptım. Eğer yanımda somurtkan Muzaffer amca olmasaydı, ellerimi yüzüme bastırıp feryat figan ağlayabilirdim.

Bir dalın üstünde bile onlarca yaprak varken, benim üstümdeki yapraklar bu pembe şövalyelerim yüzünden silkelenmiş ve ateşin içinde kül edilmişti.

Eskiden bir aptaldım ve onların timsah gözyaşlarına kanıp yanlarında yer alırdım. Şimdi ise bilgeyim ve onlardan uzağa kaçarak, güneşi arkama alıp bu cırtlak pembeliği akan kara şövalyelere orta parmak çekiyordum.

"Hiçbir şey anladığın yok senin ağabey, eğer olsaydı hala ısrar ediyor olmazdın hadi ama karşında her lafına kanacak küçük Ayçiçek yok,

beni çok hafife alıyorsunuz!" Telefonu kulağımdan çekip ağzıma dayıyarak bağırırken ağabeyimin cevap vermesini beklemeden telefonu kırarcasına kapayıp sessiz bir çığlık attım.

Ben kandırılıp yönlendirilecek küçük bir çocuk DEĞİLDİM!

Eğer bir Taştekin erkeğiyle karşılaşırsanız, sakın onların yakışıklılığına ve nazik davranışlarına kanmayın. Eğer kanarsanız, geçmiş olsun, paçanızı bir daha kurtaramazsınız. Eğer gelecekte Kutalp ve Oktay ağabeyimle evlenecek bir kadın olursa, ona şimdiden iyi dileklerimi yolluyorum. Ek paket olarak da geçmiş olsun dileklerimi sunuyorum.

Göktekiler onlara büyük bir sabır bahşetmelilerdi.

Muzaffer amcanın öksürme sesiyle boynumu ona döndürmeden göz ucuyla yan profiline baktım. Yola bakıyordu ve direksiyonu bırakmadan işaret parmağını hafif bir açıyla kaldırıp dışarıda bir yeri işaret ediyordu.

Merakla gösterdiği yere bakarken, uzakta gözüken yeşil tabelanın üstünde yazılı olan yazıya odaklandım. Yaklaştıkça yazı daha netleşti ve netleştikçe gözlerim ışıldadı.

Gelmiştik.

Gerçekten gelmiştik.

Günebakan kasabası...

Fotoğraflardan daha güzel gözüküyordu, ellerimi cama dayayıp dışarıdaki bu sade görüntüye odaklandım.

Uzun, dar bir asfalt yol, iki yanındaki ahşap çitlerin korumasında sonsuzluğa doğru uzanıyordu. Yolun kenarındaki taze yeşil çimenler, sabahın çiğ taneleriyle parlıyordu.Yol, hafif bir eğimle yukarı doğru çıkarken, araba biraz sallandı ve dudaklarımdan küçük bir ıslık çıktı. "Vay be,büyük jaguar'ı bile sallandıran yollar varmış, Muzaffer amca!"

Çitlerin arkasında kalmış biraz ormana yakın kırmızı ahşaplı eve kaşlarımı çatarak baktım.

Muzaffer amca, "çiftlik evine benziyor." Diye mırıldandı. Evin önünde üç at otluyordu.Atlar kahverengi, siyah ve beyazdı. Kahverengi at en büyüğüydü. Siyah at ortadakiydi. Beyaz at ise en küçüğüydü.

Asla bir ata binememiştim. Babam izin vermemişti hatta yakınına bile yaklaştırmamıştı. Dediğim gibi,hepsi paranoyaktı ve paranoyak insan oldukları için atın bana tekme atıp bütün kaburga kemiklerimi binbir parçaya bölüceğini düşünüyorlardı.

Eğer atın arkasına geçmezsem tekme atma ihtimali kalmazdı; ama ailemin paranoyaklığı ne yazık ki bununla sınırlı değildi. Tekme atma ihtimalini benim atın arkasına geçmeyerek engelleyeceğimi söylediğimde, ilk önce Kutalp ağabeyciğim atağa geçti.

Atın beni bir şeker, bir elma, bir havuç olarak görme ihtimali varmış; çünkü bir şeker gibi tatlı, bir elma kadar sulu ve bir havuç kadar da A vitamini taşıyormuşum.

A vitamini mi?

Yüzde seksen sekiz buçuk emindim ki Kutalp ağabeyim o esnada havuç için hiçbir halt bulamadığı için A vitamini demişti ve ben de salak gibi zamanında bu sözleri çok güzel bulmuş ve Kutalp ağabeyimin koluna girerek, onlar için olay yeri olan at mekanından uzaklaşmıştık.

Neden bu kadar saftım ki!

Burası çok güzeldi. Atlar, kuşlar ve ağaçlar özgürce yaşıyorlardı. Kalbimin atış sesleri ağzımın içinde yankılanıyormus gibi hissediyordum. "Camı aç Muzaffer amca." Sert sesime karşı çıkmayarak istediğimi yaptı. Açık camdan başımı dışarı çıkararak geride kalmış bu tatlı çiftlik evine baktım.

Sarı saçlarım rüzgar yüzünden dağılıp uçusurken yüzümdeki büyük gülümsemeyle atları süzdüm.

"Ha?" Elimi kapıya dayayıp biraz daha eğilerek, atın yanında elinde kova ile doğrudan bize bakan kadını gördüm. Onun bana dikkat kesilmesiyle üç atda bana dikkat kesilmişti.

Omuz silkerek başımı içeri soktum.

Muzaffer amca,ilerideki yolu baş işaretiyle gösterip "Bu ağaçları geçtikten sonra ulaşacağız, Ayçiçek hanım." Dedi ve benim yüzümde büyük bir gülümseme belirdi.

Bölüm sonu

3 yorum