"OYUN BİTTİ. ŞİMDİ GERÇEKLERLE YÜZLEŞME ZAMANI."
O balo salonundaki isyanımızın yankısı daha sönmeden, fırtına koptu. Telefonuma düşen o tek mesaj, kurduğumuz tüm o sahte dünyanın temelini tek bir hamlede yerle bir etti: “Sizi gördük. Yarın her şey bitecek.”
Evimin kapısında durduğumda, hayatımın o 'kusursuz' parçalarının nasıl un ufak olduğunu izledim. Babamın gözlerindeki hayal kırıklığı, annemin öfke dolu sessizliği... Hepsi, o yasak tutkumuzun üzerine boca edilen birer buz kütlesi gibiydi. Onu artık görmem yasaktı. Telefonuma el konulmuş, dış dünyayla bağlantım kesilmişti.
"Hani her şeyi göze almıştık?" diye fısıldadım odamın duvarlarına. Sesim, kendi çaresizliğimde boğuluyordu. Her yer beyazdı; duvarlar, tavan, mobilyalar... Ama içimdeki o gri karanlık, odanın her köşesine sızıyordu. Onu özlemek, nefes almayı unutmak gibiydi.
"BU SADECE BİR BAŞLANGIÇ. BİZİ AYIRACAKLARINI SANIYORLAR, AMA BİLMİYORLAR Kİ BİZ ZATEN TEK BİR RUHUZ."
Gece yarısı, odamın camına çarpan o küçük taş sesiyle irkildim. Perdeyi araladığımda, aşağıda, şehrin puslu ışıkları altında onu gördüm. Her zamankinden daha sert, daha öfkeli ve daha tehlikeli görünüyordu.
Yağmur yağmaya başladı. O, yukarıya bakıyordu; bakışları, tenime değen bir el gibi yakıcıydı. Aramızda sadece birkaç kat vardı ama o mesafeyi aşmak imkansız geliyordu. Birbirimize ulaşmaya çalıştıkça, hayatın bize ördüğü o görünmez duvarlara daha sert çarpıyorduk.
"Git buradan!" diye bağırdım, sesim titreyerek. "Seni mahvedecekler, bizi mahvedecekler!"
"BIRAK MAHVETSİNLER! ZATEN SENİN OLMADIĞIM HER SANİYE, BENİM İÇİN BİR YIKIM."
Aşağıda duran o adam, benim kuralsızlığımdı. Onu gördüğüm her an, içimdeki o bıkkınlık yerini tarifsiz bir arzunun yarattığı o yıkıcı güce bırakıyordu. O, benim sonumdu. Ve ben, o sona koşarak gitmek için can atıyordum.