"ÖZÜR DİLEMEK YOK, PİŞMAN OLMAK YOK. SADECE BEDELİNİ ÖDEMEK VAR."
O karanlık ara sokağın rutubetli duvarları arasında, dış dünyanın tüm yasakları sanki buhar olup uçmuştu. Ama dışarıda hayat akmaya devam ediyordu; kurallar, yasalar ve bizi bu cendereye hapseden o sahte düzen, başımızda bir kılıç gibi sallanıyordu.
Öpüşü, bir isyan kadar sert ve bir veda kadar derinleşiyordu. Ellerim saçlarının arasındayken, kıvırcık buklelerin parmaklarımın arasında dağılışını hissedebiliyordum. O an, zamanın durduğu o noktada, ikimizin de aynı zehri içtiğimizi biliyorduk.
"Bizi bulacaklar," diye fısıldadı, nefes nefese geri çekilerek. Gözlerinde o anlık, hem korku hem de sınırları tamamen yıkmanın verdiği o sarhoş edici haz vardı.
"BULURLARSA DA BULSUNLAR. BU KADAR YAKINKEN, HİÇBİR ŞEYİN ÖNEMİ YOK."
Teninin kokusu, odadaki havayı ağırlaştırıyordu. Artık sadece fiziksel bir çekim değildi bu; iki ruhun, yıllarca bastırılmış o öfkenin ve arzunun birbirine çarpmasıydı. O, benim yasaklı meyvemdü ve ben, ne kadar günah olduğunu bile bile ona uzanmaktan vazgeçmiyordum.
Dışarıdan bir ayak sesi duyuldu. Şehrin o ritmik, tekdüze yürüyüşü. Bir anlığına donup kaldık. O an, kuralların dünyasına geri dönmenin ne kadar imkansız olduğunu iliklerimize kadar hissettik.
"BURADA GÜVENDE DEĞİLİZ. AMA HİÇBİR YERDE GÜVENDE DEĞİLİZ."
Elimi tuttu, sıktı. O tutuşta bir söz vardı: Geri dönüş yok. Artık sadece bu gizli labirentin derinliklerine, daha da karanlık olan o noktaya doğru yol alıyorduk.
O gece, şehre yayılan o soğuk rüzgarın bile bizi üşütemeyeceğini biliyorduk. Biz artık kural değil, biz bir faciaydık. Ve facialar, asla sessizce geçip gitmezlerdi.