"HAYATIN KURALLARI, BİZİM İÇİN ÇİZİLMİŞ BİRER KAFESTEN İBARET."
O an, sokağın gürültüsü zihnimde aniden sustu. Kadın bana döndüğünde, üzerimdeki tüm sahte kibarlık zırhının çatladığını hissettim. Kıvırcık saçlarının arasındaki o derin, anlam yüklü bakışları, sanki ruhumun en karanlık yerindeki o yasağı görüyor gibiydi.
Hava soğuktu ama tenimin üzerinde hissettiğim o gerilim, tüm sokağı ısıtmaya yetecek kadar yakıcıydı. Aramızdaki mesafe, aşılması imkansız bir uçurum gibi görünse de, o küçük adımın beni felaketime sürükleyeceğini biliyordum.
"Cesur olmak..." dedi, sesi biraz daha yakınıma gelmişti. "Cesaretin bedeli ağır olur, biliyorsun değil mi? Bazı kapılar bir kez açıldı mı, asla geri kapanmaz."
"BEDELİ NE OLURSA OLSUN, BU SESSİZLİKTE BOĞULMAKTAN DAHA İYİDİR."
Elim, istemsizce ona doğru uzandı ama havada asılı kaldım. Dokunmakla dokunmamak arasındaki o ince çizgi, ikimizi de delirtmeye yetiyordu. İçimdeki o bıkkınlık, yerini tarif edilemez, kontrolsüz bir arzuya bırakıyordu. Onun gözlerinde, kuralları olan bu şehrin asla barındıramayacağı o kaosu gördüm.
Ellerim titriyordu. Onun ise bakışları, sanki bir suç ortağı arar gibi üzerimde geziniyordu. Birbirimize bir adım daha yaklaştık. Şehrin ışıkları arkamızda silikleşti, artık sadece birbirimizin nefes alışverişlerini duyuyorduk.
"Buradan gitmeliyiz," diye fısıldadı. "Burada kurallar izliyor. Ama gölgelerin içinde..."
"GÖLGELERDE HİÇBİR KURAL GEÇERLİ DEĞİL. ORADA SADECE BİZ VARIZ."
O an, sokağın o soğuk siyah-beyazlığı, tutkumuzun kırmızısıyla kararmaya başladı. İkimiz de artık geri dönüşü olmayan bir yola girmiştik.