Şehir, gri bir sisin altında uyuyordu. Kuralların yazılı olduğu o koca tabelalar, benim dünyamda birer mezar taşı gibi dikiliydi. "Yapma," diyorlardı. "Bakma," diyorlardı. "Hissetme," diyorlardı. Ama kurallar, çiğnenmek için vardı.
Sokakta yürürken gözlerim o vitrine takıldı. Eski Hatıralar Anketçisi. Camın ardındaki o fotoğrafta duran ikilinin bakışlarındaki o netlik... Siyah ve beyazın birbirine bu kadar tutkuyla dolandığı başka bir yer var mıydı? Tam o sırada, kalabalığın gürültüsünü bastıran bir ses duydum. Değil, ses değil... Bir varlık. Yanımda duran o kıvırcık saçlı kadının bakışlarını vitrine çevirdiğini gördüm. Gözleri doğrudan, fotoğraftaki o yasaklı aşka kilitlenmişti.
O an anladım. O kadın da en az benim kadar bıkmıştı bu hayattan. Bakışları, benim içimdeki o siyahın içindeki beyazdı. O, benim kural dışımdı.
"Bu fotoğraf," dedim, sesim kalabalığın uğultusunda kaybolacak kadar kısıktı. "Sadece bir resim değil, bir uyarı."
Kadın bana doğru dönmedi, sadece cama yansıyan yüzüme baktı. "Uyarılar," dedi, sesi bir jilet kadar keskindi, "sadece onları duyacak kadar cesur olanlar içindir."
O gün, o sokağın köşesinde, ikimiz de kendi yıkımımıza giden ilk adımı atmıştık.