3. Bölüm – Yazgı
"Annesinin kalbine girmeyi başaramayan her çocuk öksüzdü. Babasını memnun edemeyen her çocuk yetimdi. Kendini kaybeden her çocuk ise kimsesizdi. Dünya, varlığı ile yokluğunu fark ettirmeyen yetişkinlerin tahrip ettiği çiçeklerle doluydu."
Hayatım boyunca kalbimi dinlemiştim. Ve kalbim beni hiç yanıltmamıştı. Ne zaman bir yola sapmam gerekse fısıldamıştı. Ne zaman gitmem gerekse itmişti. Ne zaman durmam gerekse çekmişti.
Ama şimdi... İlk kez sessizdi. Sanki beni buraya kadar getiren o ses, Mısır'a ayak bastığım anda ortadan kaybolmuştu. Ortada hiçbir cevap yoktu.
Bir fotoğraf.
Bir tarih.
Bir sembol.
Ve her geçen dakika büyüyen sorular.
Belki de insanın en büyük korkusu bilinmeyene yürümek değildi. Bilmediği bir geçmişin ona doğru yürüdüğünü fark etmesiydi. Saat 08.55 gösteriyordu. Uyanalı baya olmuş ve bir daha da uyuyamamıştım. Şimdi ise sandalyeyi balkona çekmiş karşımda 3 piramit manzarası ile düşünüyordum. Neyi düşünüyordum bilmiyordum ama düşünüyordum işte. Muhtemelen göz altlarım morlaşmış yüzüm ödemli ve de saçlarım da darmadağındı. Yaklaşık 3 saattir oturduğum yerden yavaş adımlarla kalktım. Hava esse de kumlar gelmiyordu buraya iyi tarafı oydu. Geldiğimde bir tarafa attığım çantadan telefonumu alıp ne var ne yok diye bakındım. Yade den bir mesaj vardı. Yade çocukluk arkadaşımdı en büyük sırdaşımdı. Onu da büyük ısrarlarımla buraya getirtmiştim. Deneyimleyecekti fakat ellemeyeckti. Kuma alerjisi vardı. Beni çok seviyor olsa gerek ki kırmamış kumun ortasına gelmişti. Uçağının indiğini otele varacağını yazmıştı. Fakat bunu yazalı 2 saat olmuştu. Gelmiş olma ihtimaline karşı aradım. Çok geçmeden bip sesi susmuştu. Çok geçmeden bip sesi sustu.
"Hanımefendi sonunda lütfedip aramış."
Sesini duyar duymaz istemsizce gülümsedim.
"İki saat önce geldin ve bana haber vermedin."
"İki saat önce haber verdim aslında."
Haklıydı. Telefonuma bakmamıştım bile.
"Tamam, haklısın."
"Bir sorun mu var?"
İşte Yade'nin sevmediğim özelliği buydu. Beni fazla iyi tanıyordu. Sesimin tonundan bile bir şeylerin ters gittiğini anlayabiliyordu. Balkondan piramitlere baktım. Sabah güneşi taşların üzerine vuruyordu. Dün gece gördüğüm o karanlık görüntüden eser yoktu. Ama içimdeki ağırlık hâlâ yerindeydi.
"Bilmiyorum."
Uzun bir sessizlik oldu.
"Bu cevap hiç iyi değil."
"Daha ben de ne olduğunu bilmiyorum."
Fotoğrafı düşündüm.1988 tarihini. Küp sembolünü. Babamı. Ya da babama benzeyen adamı.
"Bana 20 dakika ver."
Yade'nin sesi bu kez daha kararlıydı.
"Geliyorum."
"Yade—"
"susu."
Bir tek o bana böyle seslenirdi. Yargılamadan. Acımadan. Sadece yanımda olduğunu hissettirerek.
"Tek başına düşününce çözebileceğin bir şeye benzemiyor."
Derin bir nefes aldım. Belki haklıydı. Belki de şu an ihtiyacım olan şey cevaplar değil, tanıdık bir yüzdü. Telefon kapandı. Ben ise elimde telefonla birkaç saniye öylece kaldım. Tam içeri girecektim ki gözüm aşağı kaydı. Oteldeki insanların arasından bir adam geçiyordu. Siyah kapüşonlu. Kalbim bir anlığına duracak gibi oldu. Çünkü onu daha önce görmüştüm. Havaalanında. Telefonu kapatmamdan yaklaşık yirmi dakika sonra kapım çaldı.
Bir kez. İki kez. Üçüncüde ise kapıya vurmak yerine tekme atmaya başlamıştı. Gülmemek için kendimi zor tuttum. Kapıyı açar açmaz Yade içeri daldı Elinde devasa bir valiz, omzunda çanta ve yüzünde her zamanki abartılı ifadesi vardı.
"Ölü müsün diye bakmaya geldim."
"Merhaba Yade."
"Korkunç görünüyorsun."
"Sende dedin var sayıyorum merhaba."
Yade bavulunu olduğu yere bıraktı .Sonra beni baştan aşağı süzdü.
"Su, göz altların morarmış."
"Uyuyamadım."
"Saçların da kuş yuvası olmuş."
"Teşekkür ederim."
"Rica ederim."
Kendini yatağın üzerine bıraktı. Sanki otel odasına değil de kendi evine gelmişti.
"Şimdi bana anlat."
Bir süre sustum. Sonra çantamdan fotoğrafı çıkardım. Yade'nin yüzündeki gülümseme yavaşça silind .Fotoğrafı dikkatlice inceledi. Arkasını çevirdi.1988 tarihine baktı. Sonra tekrar bana döndü.
"Tamam."
"Tamam ne?"
"Bu bayağı korkutucu."
"Sağ ol."
"Önemli değil."
Bir an sessizlik oldu. Sonra aniden ayağa kalktı.
"Hayır."
"Ne hayır?"
"Bu suratla burada oturamazsın."
"Yade..."
"Kahvaltıya iniyoruz."
Yaklaşık yarım saat sonra otelin restoranındaydık .Piramitler camların ardından bütün ihtişamıyla görünüyordu. Ben kahvemle uğraşırken Yade üçüncü tabağını dolduruyordu.
"Kuma alerjisi olan biri için oldukça mutlusun."
"Burası kum değil."
"Çöl."
"Evet."
"Çölde kum olur."
"Detaylara takılma."
Gözlerimi devirdim. Yade ise hiçbir şey olmamış gibi kruvasanını yemeye devam etti. Garip şekilde iyi geliyordu. Sanki hayatım birkaç saatliğine normalleşmişti. Ama yalnızca birkaç saatliğine. Kahvaltının ardından ekiptekilere haber verdim. Yaklaşık kırk dakika sonra herkes otelin önünde toplanmıştı. İki arazi aracı hazır bekliyordu. Selim Bey. Hande Hanım. Diğer araştırmacılar. Ve Yade. Yade teknik olarak ekibin parçası değildi. Ama bunu ona anlatmak oldukça zordu. "Ben moral destek birimiyim." demişti. Kimse de itiraz etmemişti. Araçlar hareket ettiğinde Kahire yavaş yavaş arkamızda kaldı. Yerini sonsuz görünen sarı kumlara bıraktı. Uzaktan piramitler gittikçe büyüyordu. Fotoğrafta gördüğüm manzara ile neredeyse aynıydı. Kalbim istemsizce hızlandı. Bir saat sonra kazı alanına ulaştık. Araçtan indiğimde sıcak hava yüzüme çarptı. Tam o sırada bize doğru yaklaşan bir adam gördüm.
Uzun boyluydu. Esmerdi. Üzerinde açık renk keten bir gömlek vardı. Yüzünde ise yılların bıraktığı yorgun ama sakin bir ifade bulunuyordu. Adam yaklaştı. Önce bana baktı. Sonra elini uzattı.
"Su Kandemir."
Türkçesi şaşırtıcı derecede düzgündü.
"Ben Doktor Amir El-Masri."
Elini sıktım. Adamın gözleri bir an yüzümde takılı kaldı. Sanki beni tanıyormuş gibi. Sanki benden önce bir başkasını görmüş gibi. Ve söylediği ilk cümle içimdeki bütün huzuru alıp götürdü.
"Babanıza çok benziyorsunuz."
Sorunun ağırlığı havada asılı kaldı. Bu artık bir tesadüf olamazdı. Dün gece fotoğrafı gördüğüm andan beri içimde büyüyen şüphe şimdi yerini kesin bir inanca bırakıyordu. Bir şeyler vardı. Ve o şey yıllardır benden saklanmıştı.
"Babam..." diye mırıldandım.
Doktor Amir'in yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.
"Babanız Murat Kandemir."
Dediği isimle birlikte dünya sanki birkaç saniyeliğine durdu. Kalbim göğsüme sertçe vurdu.
"Ne?"
Amir Bey'in yüzündeki ifade yavaşça değişti. Benim neden şaşırdığımı anlamamıştı. Başımı iki yana salladım.
"Hayır..."
Sesim düşündüğümden daha kısık çıkmıştı.
"Hayır, Murat Kandemir benim babam değil."
Bu kez onun kaşları çatıldı.
"Değil mi?"
"Hayır."
Derin bir nefes aldım.
"Benim dedem."
Rüzgâr hafifçe eserek etrafımızdaki kumları hareket ettirdi.Bir an ikimiz de sustuk.Sanki o da duyduklarını zihninde yerine oturtmaya çalışıyordu.
"Dedeniz..." diye tekrarladı.
Başımı salladım.
"Ben doğmadan yıllar önce vefat etmiş."
Doktor Amir'in gözlerinde kısa süreli bir şaşkınlık gördüm.
Sonra bakışları uzaklarda bir noktaya kaydı. Sanki yıllar öncesinden bir anıyı hatırlıyordu. Bu beni daha da tedirgin etti.
"Onu nereden tanıyorsunuz?"
Soruyu sorarken sesim istemeden sertleşmişti. Çünkü artık cevaplara ihtiyacım vardı.
Fotoğraf. Küp sembolü. Ve şimdi de dedemin adı. Bütün yollar aynı yere çıkıyordu. Doktor Amir birkaç saniye boyunca konuşmadı. Sonra ağır ağır bana döndü. Sonra ağır ağır bana döndü. Bir anlığına yüzünde garip bir ifade belirdi. Sanki bir şey söyleyecekti. Sanki yıllardır içinde tuttuğu bir sırrı ağzından kaçırmanın eşiğine gelmişti. Ama vazgeçti. Neden vazgeçtiğini bilmiyordum. Fakat gözlerinden belli oluyordu. Az önceki ciddi ifade birkaç saniye içinde kayboldu. Yerine ilk karşılaştığımızdaki o sakin ve neşeli yüzü geri geldi.
"Uzun bir yolculuk yaptınız." dedi. "Önce size alanı göstermeliyim."
Kaşlarımı çattım.
"Doktor Amir."
"Burası Mısır." dedi gülümseyerek.
"Burada hiçbir hikâye başından anlatılmaz."
Bu cevaptan hiç hoşlanmamıştım.
"Ben hikâye dinlemiyorum."
Gözlerimi onunkilerden ayırmadan devam ettim.
"Dedemin adını nereden bildiğinizi öğrenmeye çalışıyorum."
Rüzgâr hafifçe eserek aramızdan geçti. Amir Bey birkaç saniye boyunca bana baktı. Sonra derin bir nefes verdi.
"Ve öğreneceksiniz." Bu kez gülümsemedi. "Fakat bugün değil."
İçimdeki bütün sabır yavaş yavaş tükeniyordu. Tam yeniden konuşacaktım ki Yade yanıma yaklaştı.
"Kusura bakmayın."
İkimiz de ona döndük. Yade kollarını göğsünde bağlamıştı.
"Ben de merak ediyorum ama kız daha geleli yirmi dört saat olmadı."
Sonra bana dönüp fısıldadı:
"İstersen adamı kumun altına gömelim."
İstemsizce güldüm. Doktor Amir ise ne dediğini anlamamış olsa da bizimle birlikte gülümsedi. Fakat ben gözlerimi tekrar ona çevirdiğimde... Gülümsemesinin arkasında hâlâ sakladığı bir şey olduğunu gördüm. Ve ilk kez şunu düşündüm: Belki de cevaplar sandığımdan çok daha yakındaydı. Ama birileri onları benden özellikle uzak tutuyordu. Amir Bey cevap vermek yerine eliyle ileriyi işaret etti.
"Gelin."
Bu tek kelime bile içinde onlarca cevabı saklıyor gibiydi. Hep birlikte yürümeye başladık. Çöl uzaktan bakınca hareketsiz görünüyordu ama içine girdikçe canlı olduğunu fark ediyordunuz. Rüzgâr sürekli yön değiştiriyor, kumların üzerinde ince çizgiler oluşturuyordu. Yıllardır gördüğüm fotoğraflardan çok farklıydı. Sanki yaşayan bir denizin ortasında yürüyorduk. Doktor Amir önden ilerliyordu. Açık renk keten gömleği sıcağa rağmen sırtına yapışmaya başlamıştı. Şakaklarından aşağı ince ter damlaları süzülüyor, buna rağmen yüzündeki sakin ifade hiç bozulmuyordu.
"İnsanlar piramitleri ilk gördüğünde hep aynı şeyi düşünür." dedi.
"Nasıl yapıldığını."
Başımı kaldırıp önümde yükselen dev yapıya baktım. Gerçekten de insanın aklına ilk gelen soru buydu. Amir gülümsedi.
"Ve çoğu kişi uzaylılar cevabını vermeyi tercih eder."
Yade kahkaha attı.
"Tamam dürüst olalım. Ben de küçükken uzaylılar yaptı sanıyordum."
"Üzgünüm." dedi Amir. "Uzaylılar değil."
"Hayallerim yıkıldı."
Ekibin geri kalanından hafif gülüşmeler yükseldi. Yürümeye devam ederken Amir anlatıyordu.
"Keops Piramidi yaklaşık dört bin beş yüz yıl önce inşa edildi. Uzun yıllar boyunca dünyanın en yüksek insan yapısı olarak kaldı."
Başımı kaldırdım. Gerçekten de insan boyutlarını unutuyordu. Yaklaşık yüz elli metre yüksekliğinde taş bir dağ gibi duruyordu. Her biri tonlarca ağırlıktaki milyonlarca taş blok... Ve bunu yapan insanların elinde modern makineler yoktu. Yade bir anda durdu. Ayakkabısının içine giren kumu boşaltmaya çalışıyordu.
"Ben bu fikre neden evet dedim?"
Kimse cevap vermedi. Çünkü hepimiz cevabı biliyorduk. Beni kırmamak için.
"Su yüzünden." dedi Selim Bey.
"Evet." dedi Hande Hanım. "Kesin Su yüzünden."
Yade iç çekti.
"Arkadaşlık çok yorucu bir şey."
Sonra tekrar yürümeye başladı. On saniye sonra yeniden durdu.
"Tamam. Yine kum girdi."
Bu kez herkes güldü. Çölün ortasında bile Yade'nin neşesi ortamı değiştirmeyi başarıyordu. Bir süre sonra kazı alanına ulaştık. Alan büyük değildi. Ama oldukça düzenliydi. Numaralandırılmış bölgeler. Koruma çadırları. Fotoğraflama ekipmanları. Toprağı katman katman inceleyen araştırmacılar... Bazı ekip üyeleri notlar alıyor, bazıları fırçalarla yüzeyi temizliyordu. Arkeolojinin filmlerdeki gibi olmadığını yıllar önce öğrenmiştim. Gerçek kazılar sabır işiydi. Saatlerce çalışıp yalnızca birkaç santimetre ilerleyebilirdiniz. Amir bir kayanın yanında durdu.
"Burada çalışıyoruz."
Etrafıma baktım. İlk bakışta sıradan görünüyordu. Ama artık hiçbir şeye sıradan gözüyle bakamıyordum. Özellikle de son iki günden sonra. Uzaktan piramitlerin gölgesi kumların üzerine düşüyordu. Gökyüzü bulutsuzdu. Hava sıcaktı. Ama içimde açıklayamadığım bir ürperti dolaşıyordu. Amir bir süre sessiz kaldı. Sanki ne söyleyeceğine karar veriyordu. Sonra yavaşça cebinden küçük bir not defteri çıkardı. Parmakları eski sayfaların üzerinde gezindi. Gözleri kısa süreliğine uzaklara daldı. Yüzündeki o neşeli ifade ilk kez hafifçe silindi. Rüzgâr tekrar esmeye başladı. Kumlar ayaklarımızın etrafında dönüyordu. Amir başını kaldırdı .Ve sakin bir sesle konuştu.
"Size bir soru soracağım."
Hepimiz ona döndük. Gözleri bu kez doğrudan benim üzerimdeydi.
"Dünyadaki en tehlikeli sırların hangileri olduğunu bilir misiniz?"
Kimse cevap vermedi. Amir hafifçe gülümsedi. Sonra daha alçak bir sesle ekledi:
"Bir gizemin, kendini saklamaya çalıştığını hiç duydunuz mu?"
Doktor Amir'in sorusu havada asılı kalmıştı. Kimse cevap vermedi. Belki de hepimiz farklı cevaplar düşünüyorduk. Bir süre sonra Amir hafifçe gülümsedi.
"Bugünlük bu kadar."
Ekibin içinden birkaç şaşkın bakış yükseldi.
"Bu kadar mı?" diye sordu Selim Bey.
"Bu kadar." Amir başını salladı.
"Yarın burada olmayacağım. Bu yüzden alanı tanımanız daha önemli." Sonra etrafı işaret etti.
"Kitaplarda okuyabilirsiniz. Makalelerde inceleyebilirsiniz. Ama görmek farklıdır."
Bu konuda haklıydı. Bir taşın kaç yıllık olduğunu öğrenebilirsiniz. Ama o taşın önünde durup ona dokunmanın hissini hiçbir kitap anlatamazdı. Ekibin geri kalanı yavaş yavaş dağılmaya başladı. Hande Hanım kuzey taraftaki kazı alanına yöneldi. Selim Bey birkaç çalışanla konuşmaya başladı. Yade ise çoktan gölgeli bir yer bulmuştu. Elindeki su şişesini yüzüne dayayıp söyleniyordu.
"Ben buraya arkadaşlık uğruna geldim. Bunun için madalya verilmesi lazım."
Kimse ona itiraz etmedi. Haklıydı. Ben de kendi hâlime bırakılmıştım. Kumların üzerinde yavaş adımlarla yürümeye başladım. Bazen insan düşünmek için yürürdü. Ben de düşünüyordum. Daha doğrusu düşünmemeye çalışıyordum. Babamın babası, Murat Kandemir. Fotoğraf. Küp. Hepsi zihnimin içinde birbirine dolaşıyordu. Bir süre sonra uzaktaki gölgeli alanda tek başına duran Amir'i gördüm. Elinde eski bir defter vardı. Bir şeyler inceliyordu. Yaklaşınca beni fark etti.
"Dinlenmiyor musunuz?"
"Görünüşe göre siz de dinlenmiyorsunuz."
Bu cevabım onu güldürdü. Yanına oturdum. Elimde küçük not defterim vardı. Dün gece uyuyamadığım saatlerde karalamalar yapmıştım. Dalgın dalgın sayfaları çevirirken Amir'in bakışları bir noktada durdu. Yüzündeki ifade değişti.
"Bunu nerede buldun?"
Önce neyi kastettiğini anlamadım. Sonra işaret ettiği yere baktım. Defterin köşesinde bir çizim vardı. Bulunan küp. Ne zaman çizdiğimi bile hatırlamıyordum. Muhtemelen gece düşünürken elim alışkanlıkla hareket etmişti.
"Bulmadım." Defteri kapattım. "Çizdim."
Amir birkaç saniye sessiz kaldı.
"Bu sembolü daha önce gördün mü?"
"Fotoğrafta."
Bakışları bana döndü.
"Fotoğraf mı?"
Ona bulunan fotoğrafı anlattım. 1988 tarihini. Dedemi. Bulduğumuz taşı. Küp sembolünü. Amir sonuna kadar sessizce dinledi. Ben konuşmayı bitirdiğimde ise gözlerini ufka çevirdi. Sanki çok uzak bir anıyı hatırlıyordu.
"Biliyor musun..." dedi sonunda. "Eskiden insanlar tanrıların bilgiyi bir küpte sakladığına inanırdı."
Gülmemek elde değildi.
"Masal gibi."
Amir de gülümsedi.
"Bütün efsaneler bir masalla başlar."
Rüzgâr hafifçe esiyordu. Uzaktan çalışan insanların sesleri geliyordu.
"Ama efsanenin ilginç yanı küp değil."
Bu kez ilgimi çekmişti.
"Ne?"
"Onu açabilecek kişinin var olması."
Kaşlarımı çattım.
"Nasıl yani?"
Amir gözlerini piramitlere çevirdi.
"Rivayete göre küpü herkes görebilir."
Kısa bir duraksama oldu.
"Ama sadece bir kişi çözebilir."
O gece odama döndüğümde hâlâ aynı şeyi düşünüyordum. Sadece bir kişi.
Neden?
Nasıl?
Ve böyle bir şey gerçekten mümkün müydü?
Fotoğrafı tekrar çıkardım. Belki yüzüncü kez inceliyordum. Bu kez gözüm fotoğrafın köşesine takıldı. Nefesim durdu. Daha önce nasıl fark etmemiştim bilmiyordum. Köşede küçücük bir işaret vardı. Bir küp. Aynı sembol.Tam o sırada kapı çalındı.
Tak.
Tak.
Tak.
Başımı kaldırdım.
"Müsait misin?"
Erkek sesi.
Kapıyı açtım. Karşımda daha önce görmediğim genç bir adam duruyordu. Elinde kalın bir dosya vardı. Ama dikkatimi çeken dosya olmadı. Boynundaki kolye oldu.
Çünkü kolyede... Fotoğraftaki sembolün aynısı asılıydı.