İçeriğe geç

Kumarbazlar

Bölüm 11 · 8 dk okuma

Kumarbazlar

Bölüm 11

Bölüm 11

Yatakta dikilmiş oturuyordum, daha yeni kalkmıştım ve o kadar enerjik dolu bir gün geçireceğimden çok emindim ki! Üstümü başımı değiştirmeden mutfağa gittim, Luna da tabi mutfaktaydı, ah yavrum! Neşeden midir bilmem ama bu gün ayrı bir tutkulu ve ihtişamlı görünüyorsun! Gözlerimin açılması için ovuşturdum ve yarım ağız sırıtarak "Bu gün kimse keyfimi bozamaz çünkü mükemmel bir sabahla kalktım!" Dedim. Luna uzaklara dalmışçasına duraksadı elinde sütlü, açık bir kahve üstünde ise birer eşofman takımı vardı saçları da yeni kalktığını belli eden bir dağınık topuza sahipti, bu sabah huysuz bir şekilde uyandığı apaçık ortadaydı. Tek kaşımı kaldırdım ve soru sorar bir tavırla "Anlaşılan birileriyle bu gün ters düştüm ha! Sorun nedir yavrum?" Luna yorgun gözlerle zoraki bir şekilde gülümseyerek "Ah! Sadece bu gün yorgun kalktım o kadar! Biraz kafam bulanık" Dedi. Bulanık mıydı? Zihninin yorgun olduğu her halinden belliydi, neredeyse tüm gün de bedeninden ziyade en çok aklı yorgun düşüyordu. Mutfak tezgahına, Luna'nın yanına, sırtımı dönerek yasladım, gözüm sürekli Luna' nın yüzü ve içtiği kahvede gidip geliyordu, önüne düşen saçlarını elimle kulaklarının arkasına ittim. Bu sabah sinirli miydi, üzgün müydü yada huysuz muydu? Bilmiyorum ama konuşmak istemediği çok belliydi. Tezgaha doğru döndüm ve minik bir pankek yapmaya koyuldum, Luna minik şeyleri severdi özellikle o şey onun için yenilebilir bir şeyse ona bayılırdı! Eh! Tabiki de benim ona olan minik jestlerimide severdi neticede ben onun kocasıyım öyle değil mi?

Lunaya aceleyle pankek malzemelerini söyledim ki biricik güzelim hemencecik malzemeleri çıkarıverdi, kollarımı sıvadım ve güzelim karıma kalp şeklinde pankek yapmaya başladım, ben pankeki yaparken Luna da ikimize çay hazırlıyordu. Pankekleri tavaya dökerken kalp şekli vereyim derken yanlışlıkla olmayan bahtım gibi şekilsiz bir hal almaya başladı, ulan be adam elinden de hiç mi bir bok gelmez!

Elimden geldiğince pankeklerin şeklini düzeltmeye çalıştım ama altı pankekin altısı da mı şekilsiz olur ya! Son pankeki yaparken Luna omuz üstünden bana pis bir bakış attı. Şükürler olsun ki en azından biri kalp şeklini aldı. Sofrayı özenle kurdum ve pankekleri Luna'nın önüne koydum, karşısına oturdum. Durgun bir sesle '' Ee? Yemeyecek misin yemeğini?" Dedim. Tatmin olmuşçasına bana baktı, göz göze gelirken bile içim sıcacık oluyor, avuç içlerim terliyor, kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. " Güzel görünüyorlar "her ne kadar kalpe benzemeselerde" ellerine sağlık. " Biraz sustu önündeki yemeğe baktı ve tekrar bana bakarak " Sabah kahvaltılarını senin elinden yemeği özlemişim. " Dedi. Sesi bir anda durgunlaşmıştı. Özlemişti demek ha? Yaptığım yemekleri özlenecek kadar sevdiğini bilmiyordum, elbet ki sevdiğini söylüyordu ama ben bunu ört baz edip övülecek bir yanı olacağını düşünmemiştim bile. Seviyordu ha? Bunu pek açık açık söylemezdi, birini yada bir şeyi sevdiğini bırakın söylemeyi bunu hissetirmezdi bile. Oysa ben onun kalbini kazanmak için bırakım yemek yapmayı tekrardan yaşamyı bile baştan öğrenmiştim. Ona... Ona ömrümü, her şeyini vermiştim şimdiyse her şeyim beni birer hiç olarak görüyordu. Beni tekrardan eskisi gibi doyasıya sevsin diye çok çabaladım, olmuyor işte, insan sevdiceğine dünyalarıda verse o kişi ona olan sevgisini yitirmişse dünyalara bile bakmadan elinin tersiyle ittiriverirdi. Ama ben vaz geçmem! Elbette onu zorlicak değilim canım, seven birinin umudunu taşıyan biri olarak söylüyorum ki o da beni bir nebze de olsa seviyor sadece bunu belli etmesi aylarını hatta yıllarını alıyor olabilir! Beni de sevdiğine dair bir çok işaret var tabii ki. Bana karşı yaptığı en sevdiğim yanlarından biride ben gülerken, gülümserken bana bakması oluyor, yaşayan bilir ki bu bir anda hayatınızın en iyi anı olabiliyor! Şahsen bende bunu ona yapıyorum ama benim ona bakmakla onun bana bakması malesefki bir olmuyor, sonuçta ben ona her saniye bakan biriyim ve her saniyede ondan delice etkilenen biri.

Gülümseyerek yatakodasının kapısından Lunaya bakıyordum. Hızlıca eşyalarını çantasına sıkış tepiş sığdırmaya çalışıyordu, geç kalmak gibi bir niyeti yoktu, gülerek " Hızlı olmana gerek yok Luna, işin kaçtığı yok ya?" Dünyaları sığdırdığı çantasını omzuna atarken " Senin gibi her güne bir geç kalma lüzumunu sergileyem! Dakik insan her yerde dakiktir! " Dedi ve başını dik tutarak yanımdan geçip gitti. Evden çıkıp arabaya bindik yolda up uzun diyebileceğim bir trafik vardı, Luna iki de bir saatine bakarak " Şimdiye kadar şirkette odamda kahvemi yudumluyor oluyordum! Konvoyda mıyız da bu belaya düştük!" Dedi. Ses tonu baya bir sinirliydi diyebilirim, Özel gününde misin de bu atar gider bitmiyor be kadın? Elimle dizine hafifçe vurarak " Sakin olabilir misin biraz? Sadece iki dakikacık geçiktik o kadar! " Elimin üstüne vurup çekerek agrasif bir şekilde " Sence tek sorun "iki dakikacık" mı seni budala? " Dedi. Ay vallahi yok! Yüce... Bilmem artık evrenden her kim yükümlüyse! Bu özel günde değil, ters tarafından kalmak hele hele hiç değil! Kızım sen neye sinirlisin bana hele bir söyle, yeminlen valla bak çözümü neyse sana ilaç bile üretiriz. Direksiyonu tutarak, tiz bir sesle " Tamam ya, bağırmana gerek yoktu karıcığım yani. " Dedim. Şirketin önüne gelmiştik. Arabadan indim, merdivenlerde bekleyen süprizle beraber moralim şüphesiz yerlerde sürünüyordu. Karşımda dikilmiş olan kişi saatine uzun tırnaklarıyla vurup sinir bozucu bir ses çıkaran patronum Rumiydi " Nerede kaldın sen! Her zaman böyle geç kalamazsın duydun mu beni? Maaşından falan mı kesmem gerek sırf! " Dedi. Evde zaten bir tane senden var be abla! Birde burda kadın tantanası çekmek istemiyorum ki! Oflaya puflaya " Sanki bilerek yapıyorum! Japonya'nın trafiğide akmıyor ki de geleyim buraya! " Dedim ve merdivenlerden hızlıca çıktım, Rumi de arkamdan gelerek " Seni hemen odama istiyorum, hemde şimdi! Galiba bu gün bir stajyer öğrencin olucak gibi görünüyor." Ne? Ne dedi ne dedi? Stajyer mi dedi o? Yok tövbehaşa ben yanlış duydum galiba. Kükreyerek bir anda "NE?" Diyiverdim. Rumi şaşkınlığıma hayret etmiş olacak ki bana dik dik baktı. " Ne diye şaşırıyorsun ki? Eninde sonunda olucaktı! Hem kızın cv'si gayet de güzel! Çalışkan ve başarılı insanlara her yerde açığız, bunu da o istatistiksel kafana sok derim! " Dediğinde odasına çoktan varmıştık. Kapıyı açtığında stajyer öğrencimle çoktan göz göze gelmiştik bile, kahverengi ve hafif dalgalı saçları, gözündeki siyah çerçeveli gözlükleri ve neredeyse omzuma gelemeyecek kadar kısacık boyuyla sanki üniversiteli değilde liseye yeni başlayan biri gibiydi. Kız önümde eğilerek "Sizinle çalışacağım için sabırsızlanıyorum efendim!" Dedi, sesi çok hiddetli ve coşkulu çıkmıştı, sabırsız olduğuda tipinden belliydi zaten. Saygılı bir şekilde hafifçe kafamı eğdim, ciddi bir tavırla " Bende memnun oldum! " Dedim. Rumi araya dalarak " Bu Ji-Han yakşalık bir süreliğine senin stajyer öğrencin olarak kalacak, kendisi çalışkan ve hırslı biri, tıpkı senin gibi! Bana kalırsa ona ihtiyacın olucak. " Dedi. İhtiyacım olucakmış mış! Bir çocuğa ihtiyacım yok benim! Çok istiyorsan evde üç tane var onları getireyim. Kız öne atılarak " Tanıştığıma memnun oldum bay...? Iıı? İsminiz nedir bayım? " Dedi. Sırıtarak "Kısaca bana Bay Takami diyebilirsin küçüğüm. " Dedim. Bu benim soy ismimdi Taka' nın anlamı yüksek demek Mi' nın anlamı ise bakmak tabii ki de birleştirince yüksekten bakmak oluyor, kim bilir belki egomun bir kısmı çoktan kaderimde yazılıdır ha?

Çalışma odamdaydım, karşımda yeni stajyerim Ji-Han vardı ve sürekli sorular sorup duruyordu, tipik bir kafa şişiren tiplerdendi. Kafamı kaldırdım ve ciddi bir ses tonuyla " Hiç susmaz mısın sen? Baban falan evde hiç söylen miyor mu? " Dedim. Kızın bir anda yüzü asıldı, sustu ve ellerini dizlerinin önünde birleştirdi, gülümsemeye çalışarak " Ben babamı yaklaşık üç ay önce kaybettim " Dedi. Oracıkta kala kaldım, bu söz tokat gibi vurmuştu bana, boğazımda bir düğüm oluştu konuşacak gibi olsamda kelimeler çıkamamıştı ağzımdan sessiz bir şekilde " Özür dilerim! " Dedim. Kız buna alışıkmışçasına " Sorun değil." Diyerek geçiştirdi eski neşesini toparlayarak " Ya sizin? Aileniz halen daha hayatta mı? " Dedi. Sus pus olmuştum, gözlerim dolar bir vaziyetteydi, durgun bir sesle "Değiller küçüğüm! Benim bu dünyada eşim ve çocuklarımdan başka kimsem kalmadı!" Acıtıyordu! Ailenin yokluğu her bir kemiği sızlatıyor, lime lime ediyordu. Anımsıyordum, tahmini yedi yaşlarımdı, babamın gözlerimin önünde annemi ölesiye dövdüğünü daha dün gibi hatırlıyordum, babam gibi biri asla olmak istemezdim. Sevdiğim bir kadına zarar vermek istemezdim, oysa zavallı benin babamdan tek farkı pişmanlığım olmuştu. Ailesi olmayan birine aileyi nasıl anlatırdın ki? Benim bir ailem hiç olmamıştı belki ama bir ailem vardı! Ve onları her şeyden çok ama çok seviyordum! Ji- Han bir anda yüzünü elimdeki kağıtlara çevirdi ve mutlu bir şekilde " Size yardım edeyim mi? Çay yada kahve getirebilirim! Yada kağıtları zımbalar, dosyalara yerleştire bilirim! " Dedi. Kızım mümkünse sen otur ya! Bişey falan yapma sen! Omuz silkerek " İlk önce bana bir tane americano getir," Masının öbür yanındaki kağıtları göstererek " Sonrasında şu kağıtları dosyala, işimiz erken bitsinde evlere dağılalım!" Dedim.

İşten yakşalık bir saat erken çıkmıştım, ee! İşimin çabuk bitmesi benim suçum mu canım? Eve doğru yürüyordum, eh canımın dış... Ayy! İçi biricik karım "arabayı ben kullanırım" diyince kırmadık çok şükür! Bizde köpekler gibi yürüyoruz maşşallah, sürünmediğimiz yer, mekan kalmadı canım! Telefona bakarak yürüyordum, birden bir araba kaldırımın yanında yavaşladı ve dibimde durdu, arabanın camı inince hiçde birer sürpriz olamayan tanıdık bir simayla karşılaştım. Arabadaki kişi pis pis sıratarak "Gezdireyim mi seni yavrum? Atlada gidelim uzaklara ha! " Dedi. Komik mi sırık seni! İğrene iğrene " Salak saçma konuşma be Dean! Kadınlarada mı böyle yaklaşıyorsun sen? " Dedim. Güneş gözlüklerini baş parmağıyla hafifçe indirdi ve beni mavi gözleriyle öylece bir süzdü "Ben kendi içinde pis bir adamım papatya, toplum içinde ahlak yoksunu biri değil!" Dedi. Dalgaya vurarak " Öyleyse uzaklara götür beni hayatım! " Dedim ve arabaya bindim. Dean dizimi tutarak " Ön koltuk prensesini de aldığımıza göre istikamet neredir? Evime götürürüm bak söylemesi! " Şakasına eşlik ederek bir nebze de olsa gülümsedim " Götür bakalım, yakışıklı" Dedim. Eve varmıştık, Dean avlusu olan küçük diyebileceğimiz apartmanlı bir evde yaşıyordu. Anılara, eskilere dönmüş gibiydim, buraya uzun bir süre gelmemiştim bile. Eve girdiğimde ilk iş kendimi koltuğa atmak oldu, burası içki ve oda kokusundan geçilmiyordu. Dean üstündeki ceketi çıkardı, karşımdaki koltuğa oturdu ve elindeki iskambil kağıtlarını karmaya başladı. Kısa kollu olduğu için sol kolunun neredeyse tamamının dövmeli olduğunu fark ettim, tek kaşımı kaldırdım ve soru sorarcasına, şaşkın bir ifadeyle " Koluna dövmemi yaptırdın sen? " Dedim. Dean bir koluna birde bana bakarak memnun olmuşçasına sırıttı " Tabii! Güzel öyle değil mi? Şahsen ilk başta içime sinmez diyordum ama sonucu mükemmel oldu. " Dedi. Kolundaki dövmeleri Dean'e çok yakışıyor, omzundan bileğine doğru uzanan dövmeler onun koldaki yaralarını gizliyordu. Bir anda kardığı iskambil kağıtlarını masaya sert bir şekilde koydu ve " Hazır mısın? " Dedi. Hazırdım tabii ki! Beş yıl sonra neredeyse bu anı bekliyor gibiydim. Yarım ağız sırıtarak " Paranı alırım ona göre! " Der demez Dean oyuna başladı. Oyunumuz pokerdi!

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.