Öğle molasının zili adeta bir siren gibi çalmaya başlamıştı. Cengiz önden hızlıca yemekhaneye doğru yol almıştı. Bige de arkasından yavaşça yemekhaneye gidip yemek sırasına girmişti. Çalıştığı bölüm yemekhaneye yakın olduğu için çok fazla sırada beklemiyordu. Yemeğini alıp yerine oturmuştu. Yemekhanede konuşulmamış bir anlaşmayla herkesin oturduğu yer belliydi. Bige en arkadaki masanın cam kenarında oturuyordu. Masadaki sohbet ilgisini çekerse sohbeti dinlerdi, keyfinin olmadığı günler ise camdan bahçeyi izlerdi.
“Yoğurtlu çorbanın yanında bile yoğurt veriyorlar. Ellerinde nasıl bir yoğurt stoku var anlamıyorum.”
“Sadece yoğurt mu? Bulgur pilavının çıkmadığı gün şaşırıyorum: Bugün nasıl bulgur yok diye. Sade bulgur pilavı, şehriyeli bulgur pilavı, mercimekli bulgur pilavı… Bugün de yoğurtlu bulgur çorbasının yanına bulgur pilavı yapmışlar.” Bige’nin yanında oturan kadın kurmuştu bu cümleyi.
Kadınların bugün konuşacak konusu yok gibi diye düşündü Bige. Sadece birkaç kişi yemekten şikâyet ediyordu. Bige de yemeklere bayılmıyordu ama iş yeri yemeklerinin her yerde kötü olduğuna inandığı için konuşmaya dahil olmadı. Onun yerine yemeğini yerken diğer kızlara baktı, çoğunun yüzünde makyaj vardı. Bunlar, bu enerjiyi nereden buluyorlar diye düşündü. Bige de makyajı severdi ama iş hayatına atıldıktan sonra zamanla makyajı azaltmıştı. Fabrikaya girdiğinden beri ise hiç yapmıyordu. Sorun makyaj değildi, sorun Bige’nin bunu yapacak enerjisinin olmamasıydı.
Herkes hızlıca yemeğini bitirip kalkmıştı. Tüm yemeğini bitirmemesine rağmen masadan en geç kalkan kişi hep Bige olurdu. Yemeğinin artanını çöpe döküp kendine çay doldurdu. Kışın genelde fabrikanın içinde tenha ve kendinin pek görünmeyeceğini düşündüğü yerlere otururdu. Ama artık kış bitti sayılırdı, bahar etkisini göstermeye başlamıştı, dışarısı eskisi gibi soğuk olmuyordu bu yüzden son günlerde öğle arasının devamını fabrikanın bahçesinde geçiriyordu. Bahçede limon ağaçları vardı, çalıştığı bölüme en yakın olan ağacın altına oturdu. Limon ağacının kokusu da onu ayrı mest ediyordu.
Biraz ilerisindeki kadın grubunun konuşmaları duyuluyordu. Fabrikada kim ne yapmış, ne demiş onu konuşuyorlardı. Fabrikada gerçekleşen tüm olaylara hakimlerdi. Bige dedikodudan pek hoşlanmazdı ama yine de kimin ne olduğunu daha iyi bilmek için sessizce o kadınları dinlerdi. Bazen Cengiz de ona anlatırdı ya da çok merak ettiği şeyleri Cengiz’e sorardı. Fabrikadaki çoğunluk Cengiz’i sevdiği için Cengiz her olayı duymuş oluyordu. Bige için önemli bir kuraldı, dedikodu yapma ama yapılan tüm dedikoduları da bil. İş hayatında kimseye güven olmuyordu.
Karşıdan arkadaşlarıyla sohbet eden Cengiz geçiyordu. Bige onu görünce heyecanlanmıştı. Cengiz ise bir baş selamı verip geçmişti. Artık ilk başlardaki gibi değillerdi, çalışırken bolca sohbet ediyor, gülüyorlardı. Ona tezat şekilde de mesai saatleri dışında hiç konuşmuyorlar, en fazla az önceki gibi bir baş selamıyla yetiniyorlardı. Aralarında böyle bir karar almamışlardı, sadece bir öğle arasında Bige enerjik bir şekilde selam vermesine rağmen Cengiz onu soğukça geçiştirmişti. Cengiz’in milletin yanlış anlamasından korktuğu için böyle bir tepki verdiğini düşündü, bu durumu da hiç Cengiz’e sormadı. Bundan sonraki karşılaşmalarında da Bige bu tezatlığa uyum sağladı.
Öğle molasının bittiğini belirten zil çalmıştı. Sanki bu sefer daha da acı bir şekilde çalıyordu. Bige yavaştan ayaklanıp çalıştığı yere doğru adımlamıştı. Arkasından Cengiz’de gelmişti. Yine bir yandan sohbet edip bir yandan çalışmaya başladılar. Bige öğle arasında duyduğu dedikoduların dedikodusunu yapmaya başladı.
“Abi Biray evliymiş.”
“Evet ama daha yeni evlendi.”
“Zaten on dokuz yaşında değil mi? Ne kadar eski bir evliliği olabilir?”
“Bak görüyor musun, evde kalmışsın, senden küçükler bile evlenmiş. Hem ne olmuş ki evliyse? Yeni mi öğrendin evli olduğunu?” İkisi de birbiriyle uğraşmayı seviyordu.
“Hiç de bile ben evde kalmadım, o çok erken evlenmiş hem parmağında da yüzük yok ben nereden bileyim evli olduğunu, öğle arasında kadınlar konuşurken duydum.”
“Her parmağında yüzük olmayan bekâr olacak diye bir şey var mı? Bende de yok, fabrikadakilerin çoğunda da yok.”
“Ama sizin yaşınız var az buçuk tahmin ediliyor. Biray’ı savunduğuna göre sen de erken evlendin.”
“Çok da erken sayılmaz. Yirmi dört yaşında evlendim.” Cengiz biraz durgunlaşmıştı.
“Bence hala erken. Çocuğun var mı?”
“Erken mi, sen herhalde otuzunda evleneceksin? Üç yaşında bir kızım, beş yaşında bir oğlum var.”
“Allah bağışlasın, evli olmak nasıl?”
“Güzel bir şey, iyi ki evliyim.” Bunu söylerken buruk bir gülümsemesi vardı.
“O zaman şimdiki aklın olsa daha erken evlenirdin?” Bige o burukluğu fark etmeden meraklı bir şekilde sorularına devam etti.
“Bakma, ben seninle uğraşmak için diyorum evde kalmışsın diye. Evlilik ne kadar güzel bir şey olsa da şimdiki aklım olsa daha geç evlenirim.” Cengiz bu konuda daha fazla konuşmak istemediği için okları Bige’ye çevirdi.
“Senin hayatında biri var mı?” Bige bu soruyu beklemiyordu ya da soruyu soran Cengiz’in yüz ifadesini… Anlamlandıramadığı bir gariplik vardı.
“Yok.”
“Belli zaten hiç evlenecek biri gibi de durmuyorsun.”
“Al işte! Ne güzel sohbet ediyoruz, bana laf çarpmadan duramıyorsun değil mi?” Bige her ne kadar söylense de aralarındaki bu atışmalı sohbeti seviyordu. Cengiz ise Bige’nin bu hallerinden keyif alıyordu.
“Yok valla gülüm yapamıyorum.” Bu dediğine ikisi de gülmüştü.
“Aykut abi de istifa etmiş.”
“Evet hatta gitmeden önce gelip benimle vedalaştı, numaramı falan aldı.”
“Bana niye bir şey demedi ki? Neyse ne güzel siz görüşmeye devam edersiniz.”
“Yok ya ne görüşeceğim, o an geçiştirmek için verdim numaramı, arar veya yazarsa da başka bir şekilde geçiştiririm.” Cengiz bu cümleyi çok rahat ve gülerek kursa da Bige sanki bu davranış kendine yapılmış gibi hissettiği için rahatsız olmuştu.
“Niye öyle diyorsun, adam ne güzel seninle iletişimi devam ettirmek istemiş.”
“Aman Bige kim uğraşacak?” dedi Cengiz sıkılgan bir sesle.
"Ne yani ben gidersem benimle de mi iletişimi keseceksin?" Genç kız üzüntüsünü gizlemek için hafif bir tebessümle sormuştu. Cengiz'e alışmıştı artık.
"İkiniz aynı mısınız? Senin yerin ayrı, tabii ki seninle görüşmeye devam ederim. " Cengiz bu soruyu beklemiyordu. Bide içinse bu cümle sadece kibarlık için kurulmuştu.
"Hem sen nereye gidiyorsun? Dur durduğun yerde." Yanındaki herkesin istifa edişinden mi yoksa Bige'ye alışmış olmasının asabiyetiyle mi bilinmez, elindeki işe daha çok odaklandı.
Bige'nin buruk tebessümü genişledi. "Tamam"
Bazen havadan sudan konuşarak bazen birbirini tanımaya yönelik sohbetleriyle bazen ise karşılıklı atışmalarıyla geçiyordu.