Kum Saatinin Son Tanesi
Bölüm 1: Eski Antikacı
Yağmur, şehrin dar sokaklarını sessizce yıkıyordu. Sokak lambalarının sarı ışıkları, ıslak taşların üzerinde titrek yansımalar oluşturuyordu. İnsanlar çoktan evlerine çekilmişti. Sadece rüzgârın uğultusu ve damlaların sesi duyuluyordu.
On yedi yaşındaki Aras, kapüşonunu başına çekmiş, düşünceli adımlarla yürüyordu. O gün içinde tarif edemediği bir boşluk vardı. Sanki önemli bir şeyi unutmuştu ama ne olduğunu bir türlü hatırlayamıyordu.
Eski bir sokağın köşesine geldiğinde gözü paslı bir tabelaya takıldı.
"Zaman Antikası"
Daha önce bu dükkânı hiç fark etmemişti.
Camı toz içindeydi. İçeride eski saatler, pusulalar, sararmış kitaplar ve kırık aynalar görünüyordu. Kapının üzerinde küçük bir zil asılıydı.
Aras merakına yenildi.
Kapıyı itince zil hafifçe çaldı.
İçeride eski tahta kokusu vardı. Rafların arasında yüzlerce saat aynı anda çalışıyor gibiydi. Tik tak sesleri dükkânın her köşesini dolduruyordu.
Tezgâhın arkasında beyaz sakallı yaşlı bir adam oturuyordu.
"Hoş geldin, Aras."
Aras irkildi.
"Adımı nereden biliyorsunuz?"
Yaşlı adam sadece gülümsedi.
"Bazen insanlar, kendilerinden önce gelir."
Bu cevap Aras'ın kafasını daha da karıştırmıştı.
Dükkânın içinde dolaşmaya başladı.
Eski ceplerden çıkan saatler...
Kırılmış müzik kutuları...
Siyah beyaz fotoğraflar...
Ve en sonunda...
Tozlu rafın en üstünde duran çatlak bir kum saati.
Diğer eşyalardan farklıydı.
Camının üzerinde ince çatlaklar vardı ama kırılmamıştı.
İçindeki kumlar altın gibi parlıyordu.
Aras istemsizce elini uzattı.
Tam dokunduğu anda dükkândaki bütün saatler aynı anda durdu.
Sessizlik...
Sonra tek bir ses.
Kalbinin atışı.
Yaşlı adam yavaş adımlarla yanına geldi.
"O seni seçti."
"Ne demek bu?"
"Kimi eşyalar sahibini bekler."
Aras gülümsedi.
"Bu sadece eski bir kum saati."
Yaşlı adamın yüzündeki ifade değişmedi.
"Hayır."
"Bu... zamanın unuttuklarını hatırlar."
Aras bunun bir satış numarası olduğunu düşündü.
"Ne kadar?"
Yaşlı adam uzun süre cevap vermedi.
Sonunda fısıldadı:
"Parayla ödenmez."
Aras şaşkınlıkla cebindeki cüzdanı çıkardı.
"Yine de ücretini vermek isterim."
Yaşlı adam başını salladı.
"Bedelini sonra ödeyeceksin."
Bu sözler Aras'ın içine tuhaf bir ürperti düşürdü.
Yine de kum saatini aldı.
Dışarı çıktığında yağmur durmuştu.
Gökyüzünde tek bir yıldız görünüyordu.
Eve döndüğünde annesi mutfakta çay hazırlıyordu.
"Neredeydin oğlum?"
"Biraz dolaştım."
Odasına geçti.
Kum saatini masasının üzerine bıraktı.
Bir süre ödevleriyle uğraştı.
Gece yarısına doğru odasının lambası birkaç kez yanıp söndü.
Rüzgâr olmadığı hâlde perde hareket etti.
Aras başını kaldırdı.
Kum saatinin içindeki kumlar...
Yukarı doğru akıyordu.
"Bu... imkânsız."
Altın renkli kumlar, yerçekimine meydan okur gibi yükseliyordu.
Çatlaklardan ince ışık huzmeleri sızıyordu.
Bir anda bütün oda aydınlandı.
Aras gözlerini kapattı.
Kulaklarında çocuk kahkahaları yankılandı.
Burnuna taze ekmek kokusu geldi.
Yavaşça gözlerini açtı.
Artık odasında değildi.
Küçük bir bahçedeydi.
Sekiz yaşındaki hâlini gördü.
Annesi ona gülümsüyordu.
Babası eski bisikleti tamir ediyordu.
Aras olduğu yerde donup kaldı.
"Bu... bir rüya olmalı."
Küçük Aras koşarak babasına sarıldı.
Babası kahkahalar atıyordu.
Annesi mutfak penceresinden seslendi.
"Yemek hazır!"
Aras'ın gözleri doldu.
Bu anıyı yıllardır hatırlamamıştı.
Annesinin kahkahası...
Babasının sesi...
Hepsi yeniden gerçek olmuştu.
Tam onlara doğru yürümek istediği anda her şey kum taneleri gibi dağılmaya başladı.
Bahçe...
Ev...
Gökyüzü...
Her şey altın renkli kumlara dönüştü.
Aras gözlerini yeniden açtığında odasındaydı.
Nefes nefeseydi.
Kum saati yeniden durmuştu.
Sabah alarm sesiyle uyandı.
Her şeyi gördüğü rüya sanıyordu.
Telefonunu eline aldı.
Takvime baktığında yüzü bembeyaz oldu.
Tarih...
Bir gün ilerlemişti.
"Hayır..."
Hemen duvardaki takvime baktı.
O da aynı tarihi gösteriyordu.
Bir gün...
Hayatından sessizce silinmişti.
Masanın üzerindeki çatlak kum saati ise, sabah güneşinin altında usulca parlıyor ve sanki ona tek bir cümle fısıldıyordu:
"Her hatıranın bir bedeli vardır..."