İçeriğe geç

Küllü Bahçe - Sekizinci

Bölüm 8 · 6 dk okuma

Küllü Bahçe - Sekizinci

Bölüm 8

Minnet

Kısım 1: Minnet

Kael Pov: Aniden başıma saplanan bir ağrıyla ayıldığımdan sürekli elimde olan küçük kuru bitki kesesini bıraktım. Bir eski sanatımı kullanmak istediğimde her zaman yan etkilerini yaşardım ama bu farklıydı.

Sanki o bana karşı bir savaş veriyordu.

Öfkeyle bitki kesesini fırlatacaktım ki kolumu kaldırdığımda omzundan yayılan mide bulandırıcı acı beni durdurdu. İçimden bir küfür savurdum.

Bunun yerine keseyi burnuma götürdüm. Bir süre birbirine karışmış kokuları anlamlandırmaya çalıştım.

Lavantaydı belki.

Biberiye.

Ihlamur.

Eski sanatım eşyaların geçmişini görmekti. Sahiplerinin onlarla anılarını görürdüm, onlara istemeden aktardıkları hisleri. Aylardır bir eşyasını elime geçirmeye çalışmıştım. Uzun süre kılıç kullamayacak olmam gibi talihsiz bir olayın sonucunda istediğime ulaşsam da şimdi sadece işe yaramaz kokulara sahiptim.

Son kez avcuma keseyi tutup gözlerimi yumdum. O lanetli nesneyi okumaya her çalıştığımdaki gibi bedenime ve ruhuma yayılan bir acı beni durdurdu. Bu acının eşyanın sahibiyle bir ilişkisi yoktu. Dişimi sıkıp dayanmaya çalıştım.

Önceki denemelerimden biraz daha fazla ilerlemiştim. Tam ulaşacakken bir saf acıdan bariyer beni durdu. Ve elimde sanki dokunabilecekmişim gibi bir boşluk. Yeni alınan anısız eşyalar gibi değildi ama. Onunla ilk karşılaştığım günkü gibi. Daha önce böyle bir şeyi hiç yaşamamıştım.

Bu sefer keseyi yaralı olmayan koluma alıp pencereden dışarı, nehre doğru fırlattım. Akıntılar sayesinde kısa sürede buradan uzaklaşmış olacaktı, bu sayede rahatlayabilirmişim gibi hissediyordum.

Derin nefesler alarak düşüncelerimi toparlamaya çalıştım. Aklım yine tam da hatırlayamadığım olaya gitti.

Bitki toplama dersinde ilk gördüğüm yabani otu aldıktan sonra ormanın derinliklerine ilerlemiştim. Yapmamalıydım. Fazla ilerlemiştim.

Sonrasını pek hatırlamıyorum. Birkaç görüntü, birbirine karışan sesler...

Dizimin sertçe yere çarpması.

Sonra metalin sesi.

Bir kılıcın başka bir kılıca çarpması.

Hayır.

Belki taştı. Evet, kesinlikle taştı.

Arada bir boşluk. Hangisinin önce hangisinin sonra olduğunu bile bilemiyorum.

Yüzünü seçemediğim biri.

Ardından bir ses.

Ne söylediğini hatırlamıyordum.

Sadece sertti.

Öfkeli değildi.

Panik içinde de değildi.

Bu yüzden daha çok sinirimi bozuyordu.

Sonra hiçbir şey.

Zihnimdeki görüntü bir anda kopuyordu.

Bir sonraki hatırladığım şey omzumdaki acıydı.

Önce sıcaklık.

Son başımı yavaşça aşağıya çevirişim ve görüş alanımı kaplayan kızıllık.

Ardından—

Hiçbir şey.

Cassian bana bildiği kadarıyla saldırıyı ve sonrasını anlatmıştı. Dediğine göre beni o kız bulmuştu.

Adı Irima mıydı?

İki adamı kendi bıçağıyla öldürmüş, sonra yaralarımı sarmış. Ardından beni yaklaşık bir buçuk kilometre boyunca taşımış. Yaşar halde Küllü Bahçe'ye ulaştırmış. Cassian böyle diyordu.

İlk duyduğumda inanmadım. O kız en iyi kılıçlarla bile kesinlikle birini öldüremezdi, abartmış olmalıydı ama Cassian yapmazdı. Yine de ilk duyduğumda inanmadım.

Özellikle de son kısma.

Bir buçuk kilometre.

Beni.

Üstelik kendisi de yaralıyken.

Abartıyor olmalıydı.

Ama sonra komodinin üzerindeki küçük fırlatma bıçağı gözüme ilişmişti. Şifacılar bunu sırtımdan çıkarmıştı. Eski sanatım asla yanılmazdı (kese ve sahibi olağanüstü bir durumdu) ve o bunların doğru olduğunu gösteriyordu.

Bunu yapabilmiş olması tuhaf bir şekilde etkileyiciydi.

Ama minnet duymadım.

Başka birinin hayatımı kurtarması, ona hayatım üzerinde bir hak vermezdi. Üstelik bunu kendisi seçmişti. Ben ondan bunu istememiştim.

Dürüst olmak gerekirse hayatımı kurtarmıştı işte.

Peki ben olsam?

Muhtemelen aynısını yapmazdım.

Kısım 2: Sabrının Sınırına

Standart Iris Pov: Artık bacağımın üstüne biraz basabiliyordum. Revirde dört gün geçirmiştim. Alışmaya başlamıştım: bahları içtiğim kötü kokulu bitkisel karışımlara, vazomdaki çiçeklerin her gece yenilenmesine... Buraya gelmemden beri birkaç kez Lyra ve Auren, bir kez de Cassian.

Varislerin hepsi lider ruhlu olsa da birkaç kişi daha çok göze çarpıyordu. Cassian da bunlardan biriydi. Kanunları, kuralları, bilgileri ve planlarıyla öne çıkan biriydi. Ama Kael'in yokluğunda kriz ve güvenlik tehditlerinde de onun sözü geçmeye başlamıştı.

Çarpışma alanının kontrol edilmesi için o emir vermişti. Yine de bana bunları ve sonuçları açıklayanın o olmasını beklemiyordum.

Yorgun gözüküyordu, daha önce sadece bir kez okuma yaparken taktığını gördüğüm ince çerçeveli gözlükleydi. Kıvırcık saçlarında varislerde görmeye alışkın olmadığım türden bir özensizlik vardı.

"Kael uyandı," dedi.

"İyi."

"Yaraları ciddi ama şimdilik durumu—"

"Yaşayacak mı?"

"Evet."

"Mükemmel."

Cassian birkaç saniye yüzüme baktı. Duygusu pek anlaşılmıyordu. Bakışma yarışmalarını andırıyordu. Çek artık gözlerini üstümden diye düşündüm. İç sesimi dinlemeye karar vermiş olacakki elindeki raporlara döndü.

"Bu kadar mı?"

"Sen ne bekliyordun?"

"Cevabı merak etmeni."

"Merak ettim."

"Hiç belli olmuyor."

"Hmm, öyle mi?"

Gözlüğünü düzeltti.

"Her neyse. Uyandığında saldırıyla ilgili çok az şey hatırladığını söyledi."

Başımı hafifçe yana eğdim.

"Hatırlasa şaşırırdım zaten."

Odadaki kısa sessizlikten sonra gözlerimi ondan ayırmadan sordum.

"Peki bunları bana neden sen anlatıyorsun?"

Cassian'ın kaşları hafifçe çatıldı.

"Çünkü—"

"Şifacı değilsin."

"Hayır."

"Muhafız değilsin."

"Değilim."

"Ve arkadaşım da değilsin."

Bir an sustu.

"Henüz değiliz," dedi.

"Olacağımızı kim söyledi?"

"Kimse."

"İyi."

Cassian yüzüne zoraki bir gülümseme yerleştirdi. İçten değildi. Daha çok sabrının sınırına yaklaştığını fark etmiş ama kendini olumluyormuş gibiydi.

"Kael yokken güvenlik meselelerinin çoğuyla ben ilgileniyorum. Bu yüzden buradayım."

"Yani iş."

"Bir bakıma."

"Anladım."

Aslında anlamamıştım. Ya da daha doğrusu, söyledikleri hiçbir şeyi açıklamıyordu.

"Neden saldırıya uğradığımı biliyor musunuz?"

"Hayır."

"Kim olduklarını?"

"Hayır."

"Neden saldırdıklarını?"

"Hayır."

Bir süre yüzüne baktım.

"Oldukça faydalı bir konuşma oldu."

"Sen sordun."

"Evet."

Cassian elindeki kâğıtlara baktı.

"Şimdilik bildiğimiz tek şey, ormanda üç kişinin öldüğü ve saldırının rastgele görünmediği."

"Bunu bende size söyleyebilirdim. Peki Kael'in neden orada olduğunu biliyor musunuz?"

"Bitki toplama dersi yüzünden oradaydı."

Meydan okuyan bir tavırla yüzüne baktım.

"Hayır."

Cassian bir an sustu.

"Ben de aynı şeyi düşündüm."

Gözlüklerini çıkardı.

"Bir öğrencinin ders sırasında ormanın o kadar derinine gitmesi normal değil."

"Kael normal biri değil."

"Bu, açıklama değil."

Cassian bir süre sessiz kaldı.

"Şimdilik önemli olan senin iyileşmen."

"Benim için mi söylüyorsun, yoksa emir listene bir madde daha eklemek için mi?"

Kısa bir kahkaha attı.

"İkisi arasında karar vermedim."

Başımı yastığa yasladım. Oysa ayağa kalkıp kapıya yöneldi. Ben de gözlerimi kapattım.

Kayda değer hiçbir şey öğrenmemiştim. Ama en azından artık başkalarının da hiçbir şey bilmediğinden emindim. İçimde tuhaf bir ürpertiyle huzursuz bir uykuya daldım.

Kısım 3:

Sabahın ilk ışıklarıyla uyandım. Saat beş gibi olmalıydı. Kapının açıldığını duyduğumda başımı çevirdim. Şifacıların odanın diğer ucundaki aceleci telaşlarından oluşan hengame daha başlamamıştı. Benim dışındaki en yakın hayat belirtisi, revire bağlı şifacı odasında uyuyan nöbetçi şifacılardı.

Birkaç dakika sonra Noctis sessizce içeri girdi.

"Genelde burada çok fazla insan oluyor."

Kaşımı kaldırdım.

"Revirde yani."

"Fark ettim."

Kapıyı arkasından kapatıp birkaç adım attı.

Sandalyeye oturmak yerine her an gidecekmiş gibi yanında ayakta bekledi. Eğer bunu yapsaydı şaşırmazdım. Onun hakkında hiçbir şey tuhaf ve dolayısıyla şaşırtıcı olamazdı.

"Senin de öldüğünü düşünmüşler."

Ona baktım.

"Kim?"

"Kimsenin bunu yüksek sesle söylemediğini varsayalım."

İstemsizce hafifçe kaşlarımı çattım.

"Ben ölmedim."

"Şimdilik."

Başımı yastığa geri yasladım.

"Ne kadar rahatlatıcısın."

"Elimden geleni yapıyorum."

Sesindeki ciddiyetsizlik o kadar doğaldı ki bunun gerçekten teselli etmeye çalışıp çalışmadığını anlayamadım. Gerici bir süre boyunca sessiz kaldık. Soluk sarı saçları yeni doğan güneşin pencereden gelen ışık demetleri altında beyaza her zamankinden yakın gözüküyordu.

Sonra Noctis bana baktı.

"Bacağın?"

"İyileşiyor."

"Yalan söylemiyorsun."

"Söylemek için bir nedenim yok."

Başını hafifçe salladı.

"İyi."

Yine sessizlik.

Tam rekor derecede uzun diyaloğumuzun sona erip gideceğini düşünürken hareketlendi. Kapıya doğru ilerledi. Yeni bir şey hatırlamış gibi bir anda durdu.

"Bu arada..."

Döndüm.

"İyi iş çıkarmışsın."

Ne demek istediğini anlamadım.

"Ne konusunda?"

Omuz silkti.

"Her konuda."

Kapıyı açtı.

"Bu kadarını açıklamam yeter."

Ve çıktı. Kapı kapandığında birkaç saniye ona baktım. Sonra kendime ağzımı kapatmam gerektiğini hatırlatarak biraz daha uyumak için gözlerimi kapattım.

Noctis'in neden geldiği hakkında hiçbir fikrim yoktu.

Küllü Bahçe'den beri alışkanlık haline getirdiğim gibi büyükannemin verdiği kurumuş bitki kesesini koklamak için elimi hırkamın cebine attım.

Elimi cebime sokmamla yatakta doğrulmam bir oldu. Kalbim hızla atarken diğer cebimi de kontrol ettim.

Yoktu.

Yazar sorusu: Erkek karakterler (Cassian, Auren, Noctis, Kael) hakkında ne düşünüyorsunuz? Ve Iris'le favori shipiniz ne 😌

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.