İçeriğe geç

Küllü Bahçe - Sekizinci

Bölüm 6 · 7 dk okuma

Küllü Bahçe - Sekizinci

Bölüm 6

İki Tarafım

Kısım 1: Kukla

Usta Cedric'in bahsettiği eğitmen ertesi gün sabah erken saatlerde geldi. Sir Marin. Bu sefer bizi daha önce hiç görmediğim küçük bir taş avluya götürüldük.

Avlunun bir kenarında sırayla dizilmiş kuklalar vardı, savaş eğitimlerinde kullanılanlardan. İnsan boyundaydılar, kolları kalın halatlarla gövdelerine bağlanmıştı. Gövdelerinde sayısız kılıç izi vardı. Bazılarının omuzları parçalanmış, çoğunun başı defalarca değiştirilmişti.

Sir Marin ortaya geldi, genç bir adamdı. Konuşmaya başladı.

"Hepinizin kılıç kullanmayı bildiğinizi bana ilettiler o yüzden bugün saldırıyla başlayacağız."

Benim için doğruydu, kasabamız iki yıl önce biten savaştan fazlasıyla nasibini almıştı. Ayrıca ormanda eşkıyalar cirit atardı. Hayatta kalmak için hepimiz kılıç kullanmayı biraz olsun bilmek zorundaydık.

"Kılıcınızı on kere savurabilirsiniz, dokuzu boşa gidebilir. Ama kalan bir tanenin iş bitirici olması gerekir. Bu doğru vurma şekliyle mümkündür."

Sonraki yarım saatte bileğin açısının nasıl olması gerektiği, gövdenin pozisyonu, ağırlığını kullanmak gibi küçük ayrıntılardan bahsetti.

Bilgilerin ne kadar detaylı olduğunu düşündüm, işin bu kısmını hiç duymamıştım. İnsan üstüne düşmanların bir askerinin geldiğini gördüğünde bu kadar ayrıntılı düşünebilir miydi?

Oysa varislerin çoğu yüzünde bir onaylama hatta ezberlemişlikle bakıyordu.

Eğitmen konuşmasını bitirdiğinde bir kaç kez hareketi söyledi. Hepsinin gövdelerinde bir şeyler çiziktirilmişti. Vurulması gereken bölgeler. Sir Marin'in anlattığına göre bugün kaburgaların biraz daha sol tarafa kayan ortasına hedef alacaktık.

Ağzıma metalik bir tat gelince dudağımı ısırdığımı fark ettim.

**

Varislerin hepsi vuruşlarını denemişti. Lyra'ya daha güçlü olmasını, Noctis'e ağırlığını kullanmasını ve Selene'ye isabete daha çok dikkat etmesini söylemişti. Bu kadar.

Sıra en sonunda bana geldiğinde hepsinin toplamından daha çok ikaz alacağıma emindim.

Birkaç adım attığımda kuklanın önündeydim. Eğitmen elimdekine bakınca kaşlarını kaldırdı.

"Gladius, ilginç bir seçim. Nereden bulduğunu bilmiyorum, bu coğrafyada hiç kullanılmaz. Daha yakınına girmen gerekecek."

Son bir büyük adım daha attım, ısrarla hala kuklaya bakmamıştım. Eğitmen saymaya başladı. Gladiusu kaldırıp sıktım, kabzasındaki işlemeler elimi acıtıyordu.

Eğitmen son sayıyı da söylediğinde Gladiusu indirmek için kuklaya baktım. Göğsündeki yuvarlak bana bakıyordu, varislerin hepsinin daha önce vurduğu yuvarlak.

Ama bana bakan bir şey daha vardı, yüzü.

Sadece bir kalemle ağız ve gözleri çizilmişti ama yine de bir yüzdü.

Eğitmen gelip elini omzuma koydu,

"Onun canı acımayacak."

diye alçak sesle konuştu.

"Vurmaya alışmak istemiyorum."

Sesim beklediğimden daha güçlü çıkmıştı.

Herkes sessizleşmişti, düşünüyor gibiydi. Sadece Kael'in gözlerini devirdiğini fark ettim.

"Pekala."

Marin uzaklaştı ve tekrar saymaya başladı. Bu sefer istenilen yere hedef aldım.

Tek bir vuruş.

"Kusursuz."

Dedi Eğitmen.

Bense kuklanın mutlu bir şekilde kıvrılmış ağzına baktım. Arkamı döndüm ve tekrar yerime geçtim.

Kısım 2: İki Tarafım

Kütüphanedeki bir kitabı kapattım. Krallıktaki antik kentler hakkında bir derlemeydi. Sandalyeyi arkaya doğru ittirip gerinirken görüş alanıma Noctis'in girmesiyle irkildim.

Yine karşıma oturmuş bir şeyler okuyordu. Konuşmak istemesem de sırf nezaketten

"Merhaba."

diye mırıldandım.

"Buraya geleli yarım saati geçti."

diye karşılık verdi, yüzünde eğleniyormuş gibi bir ifade vardı.

"Fark etmemişim, ne okuyorsun?"

Gözlerimin önüne düşen bir tutam saçı üflerken sormuştum.

"Bilmiyorum."

Kaşlarımı kaldırdım.

"Bunu ben seçmedim, sen verdin."

"Ben mi verdim?"

"Evet."

Başka bir şey söylemedi, sonrasında okurken bir kitap yığınını önüme doğru ittirdiğimi fark ettim. Noctis'in önüne.

Yine rezil olacak bir şeyi bulmuştum.

O sırada bir hizmetçi kapıdan gözüktü.

"Usta Cedric sizi on dakika içinde ormana bekliyor. Yanınıza pelerinlerinizi almanızı söyledi."

Ders olduğunu bilmiyordum, kitapları rafa koyduktan sonra bir şey söylemeden "odama" doğru yürümeye başladım.

**

On dakika sonra tüm varisler ve ben ormanın başlangıcına doğru, Küllü Bahçe'den biraz uzak, bir yerde bekliyorduk. Diğerlerinin yüzündeki ifadeden onların da haberinin olmadığı belli oluyordu. Bu nedense içimi rahatlattı. Son kişi -Lyra- de koşuşturarak geldikten sonra Usta Cedric sonunda konuşmaya başladı.

"Bugün bitki toplayacaksınız."

Cassian konuştu.

"Orman korunaklı değil."

Cedric cevap vermedi, bunun yerine bize elindeki kumaş keseleri ve bahçıvan bıçaklarını verdi. Cassian kaşlarını çattı ama pek Cedric'in umrunda gibi gözükmüyordu.

"Herkes tek, güneş batmadan burada olun."

Bu sefer Elara konuştu.

"Ama hangi bitkileri toplayacağız."

Cedric buna da cevap vermedi, sadece omzunu silkti. Bunu görmek biraz garipti çünkü Usta Cedric en azından yetmiş yaşında görünüyordu.

Diğerleri ormanın içine doğru dağıldı. Bense kenarından akan derenin yanına gittim. Yüzümde bir tebessüm oluşmuştu, bu ders kesinlikle konfor alanımın içindeydi.

Bir öncekine göre.

Derenin kenarında aradığım şeyi bulunca zaferle gülümsedim. Bir su nanesi, mide bulantısına iyi gelirdi.

Aradıklarımı bir bir bulmaya başladım, buranın iklimi ve coğrafyası sayesinde nelerin yetiştiğini biliyordum.

Civan perçemi, kanamayı durdururdu.

Sinir otu, böcek sokmaları için.

Papatya, onlardan sakinleştirici çay yapılır.

Kekik, yaraları temizler ve öksürüğü keser.

Ağrıyı hafifleten söğüt kabuğu toplamak için nazik bir şekilde bahçıvan bıçağıyla bulduğum ağacı okşadım ve izin aldım. Büyükannem önce izin derdi. Sadece bir parça aldım, fazlası ağaca zarar verirdi.

Güneşe baktım, batmasına yarım saat kalmıştı. Ormanda çok ilerlemiştim, gitmek iyi olurdu. Bıçağı keseye koyacaktım ki bir şey beni durdurdu.

Metalin metale çarpma sesi.

Bıçağı tekrar elime aldım çünkü bu sesi iyi biliyordum.

Sesin geldiği yöne, arkama, dönünce sık çalılıkların arkasındaki düelloyu gördüm. Benzer giyinişlere sahip iki kişi ve...

Kael?

Beni hala fark etmemişlerdi, koşup yardım çağırmayı düşündüm, geri geri yürümeye başladım. Beni durduran bir şey oldu.

Yanımdaki yapraklar hareket etti ama rüzgar yoktu. Gözlerimi kısınca çalıların diğer tarafında diğerleriyle aynı kamuflaj giysilerini giymiş üçüncü adamı gördüm. Kael'in arkasına doğru yavaşça, ses çıkarmamaya çalışarak yürüyordu.

Çalıları aşmak için bir yol aradım ama hem çok uzun hemde dikenliydiler. Etrafından dolaşmam gerekecekti.

Nefesimi tuttum ve kendimi fark ettirmeden olabildiğince hızlı yürümeye başladım. Bu sırada Kael ilk adamı geri püskürttü.

Kılıçlar birbirine çarptığında çıkan ses bütün ormana yayıldı. İkisine karşı tek başınaydı ama geri çekilmiyordu. Tam tersine, onları sürekli hareket etmeye zorluyordu.

İçlerinden biri fırsat bulup öne atıldı. Kael döndü. Kılıcın parlak çizgisi havayı yardı. Adamın göğsü yarıldı. Olduğu yere diz çöktü, ardından yüzüstü toprağa kapandı. Ama Kael'de darbe almıştı, kaburgalarının ortasına saplanan bir hançer.

Kael'in nefesi ağırlaşmıştı. Önündeki adam duraksamadan hareket etti. Kılıcının ucu Kael'in omzunu sıyırmadı.

Derince yardı.

Kael'in bedeni sarsıldı. Kılıcı tuttuğu kol bir an aşağı düştü. Tekrar kaldırdı. Ama bu sefer eskisi kadar hızlı değildi.

Sonunda adama iyice yaklaştığımda nefesimi tuttum. Parmaklarım bahçıvan bıçağının sapını sıkıca kavradı. Sırtı tamamen bana dönüktü. Kael'e iyice yaklaşmıştı.

Bir adım.

Bir adım daha.

Bahçıvan bıçağını iki elimle kavrayıp bütün gücümle sırtına sapladım. Adam panikle kılıcını arkadan bana doğru sallamaya çalıştıktan sonra belimde keskin bir acı hissettim. Ağzımdan acı ve şaşkınlık karışımı bir ses çıktı.

Bıçağı geri çektim.

Kan toprağa damladı. Diğer adam bana döndü. Kılıcını savurdu. Geri sıçradım ama geç kalmıştım. Çelik bacağımı yararak geçti. Canım öyle yandı ki dizimin bağı çözüldü.

Adam ikinci kez saldırdı. Bıçakla ve avcumla kılıcını yana ittirmeye çalıştım. Kendi bıçağımı o an saplayabilirdim. Bir anlığına göz göze geldik. Öylece kalakalmıştım. Yüzüme ilk kez baktığında şaşırdı. Bütün dikkati bendeyken arkasından bir kılıç geçti.

Kael son kalan gücüyle adamın sırtına vurmuştu. Adam sendeledi ama Kael de dizlerinin üzerine çöktü, kılıcı elinden kaydı.

Adam hâlâ ölmemişti, yüzünü bana çevirdi. Elindeki kılıcı yeniden kaldırdı. Yana doğru sıçradım. Tam karın boşluğuma bir tekme attı. Nefesimin kesildiğini hissettim. Bu sefer durmadım, kılıç tamamen boynuna saplanana kadar.

Her şey sessizleşti. Bir süre nefes almaktan başka hiçbir şey yapamadım. Gözlerim acının ve öldürmek zorunda kalmanın etkisiyle dolmuştu.

Sonra arkamı döndüm. Kael yere yığılmıştı. İç geçirdim, sana hayatını zindan eden birisini iyileştirmek, hiç tanımadıklarını iyileştirmekten daha zordu. Sonra tekrar baktım, göğsü neredeyse hareket etmiyordu ama hafif ve hırıltılı soluk alıp verişlerini duyabiliyordum. Yine de fazla vakti yoktu.

Titreyen ellerimle bitki kesemi buldum. İçinden civanperçeminin tamamını çıkardım. Büyükannemin dedikleri aklıma geldi.

'Panik, insanı kandan önce götürür."

Derin bir nefes alarak kendimi topladım.

"Kendine gel Iris, ilk kez insan kurtarmıyorsun."

Yerden temiz gözüken iki tane taşı seçtim, civanperçemini arasına koyarak ezmeye başladım. Keskin bir acı kanayan elimi yaktı. Yine de ara vermeden bitkiyi lapa haline getirmeye devam ettim.

Çocuğa göz gezdirerek en çok kanayan yerini buldum. Kaburgalarının arasındaki yara gömleğini kırmızıya bürümüştü. Kanamayı durdurması için lapayı göğsüne bastırdım, yüzü istemsizce gerildi. Bilinci bulanıktı ama bedeni acıya yanıt vermişti.

Pelerinimin ucundan biraz keserek yarayı olabildiğine sıkı sardım. Birkaç saniye boyunca sadece yaraya baktım. Kan akışı yavaşladığında omuzlarımdaki gerginlik bir parça rahatladı.

Omzuna kalan civanperçemini bastırdım. Bir an önce Küllü Bahçe'ye ulaşmalıydım.

Ayağa kalkmaya çalışırken belimdeki yara sızladı. Bacağımın üzerine ağırlık verir vermez dizim yeniden çözüldü. Elim toprağa çarptı. O ana kadar kendi kanımı fark etmemiştim.

Baldırımdaki yaradan akan kan pantolonumun paçasından dışarı süzülüyordu.

Pelerinimden daha fazla kopararak bacağıma sardım. Kanı durduracak kadar değil yürümemi sağlayacak kadar sıkıydı.

Hafifçe onu dürttüm.

"Ayağa kalkabilir misin? Küllü Bahçe'ye dönmemiz gerek."

Sözcükleri anlaması için tane tane söyledim. Gerginlikle beklemeye başladım. Sonunda hafifçe başını salladı, o an gözlerim neredeyse tekrar dolacaktı. Bir hayatı kurtarmak, yalnız kalmamak ya da sadece acıyan bacağımın isyanını dinley

ip birisini sürüklememektendi.

Yaralı olmayan kolunu omzuma attım. Yeterince işim yokmuş gibi birde siyah atlı prensleri taşıyacaktım. Bacağımın acısını dinlemeyi redderek hem kendimi hem de onu yukarı çektim.

İçimde birisinin hayatını kurtarmanın buruk sevinci vardı. Kim olursa yapardım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.