Ertesi sabah okula giderken tek bir şey düşünüyordum.
Kuzey.
Daha doğrusu, onun gönderdiği fotoğraf.
O fotoğraftaki kız bendim.
Bundan emindim.
Ama neden hiçbir şey hatırlamıyordum?
“Lal!”
Mina'nın sesiyle irkildim.
“Ne?”
“Beş dakikadır sana bir şey anlatıyorum.”
“Özür dilerim.”
Mina gözlerini kıstı.
“Yine onu düşünüyorsun.”
“Kimi?”
“Adını söylememe gerek var mı?”
Tam cevap verecekken koridorun sonunda onu gördüm.
Kuzey.
Siyah kapüşonlusunun cebine ellerini sokmuş, arkadaşlarıyla konuşuyordu.
Beni gördüğü anda konuşmayı bıraktı.
Gözleri doğrudan bana çevrildi.
Bu kez kaçmadı.
Ben de kaçmadım.
Aramızda onlarca insan vardı ama nedense sanki koridorda yalnızca ikimiz kalmıştık.
Kuzey yavaşça bana doğru yürüdü.
Yanımdan geçeceğini düşündüm.
Geçmedi.
Tam önümde durdu.
“Benimle gel.”
“Hayır.”
Kaşını kaldırdı.
“Lal.”
“Bana emir vermeyi bırak.”
Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“İnatçısın.”
“Sen de sinir bozucusun.”
“Bunu daha önce de söylemiştin.”
“Daha önce nerede söyledim?”
Gülümsemesi kayboldu.
Bir anlığına yüzünde yine o tuhaf ifade belirdi.
“Hatırlamıyorsun.”
Sesindeki kırgınlık beklemediğim kadar gerçekti.
“Hatırlamıyorum,” dedim daha yumuşak bir sesle. “Ama hatırlamak istiyorum.”
Kuzey birkaç saniye bana baktı.
Sonra elini uzattı.
“Gel.”
Eline baktım.
“Ne yapacağız?”
“Geçmişini bulacağız.”
Elini tuttum.
Ve o anda...
Kalbim öyle hızlı atmaya başladı ki onun da duyacağından korktum.
Kuzey'in parmakları parmaklarımın arasına geçti.
Elimi bırakmadı.
Ben de çekmedim.
Birlikte okulun arka bahçesine çıktık.
“Buraya neden geldik?”
“Çünkü kimsenin bizi duymasını istemiyorum.”
“Benden bir şey mi saklıyorsun?”
“Çok fazla şey.”
Başımı kaldırıp ona baktım.
“Peki neden bana yardım ediyorsun?”
Kuzey gözlerimin içine baktı.
“Çünkü sana söz verdim.”
“Ne zaman?”
“Hatırlamadığın gece.”
Kalbim bir kez daha hızlandı.
“Ne sözü?”
Kuzey cevap vermedi.
Sadece yüzüme doğru biraz yaklaştı.
Aramızdaki mesafe bir anda yok denecek kadar azaldı.
Nefesini hissedebiliyordum.
“Bunu yapma,” dedim fısıltıyla.
“Neyi?”
“Bana böyle bakma.”
“Nasıl bakıyorum?”
“Bilmiyorum.”
Kuzey'in gözleri dudaklarıma kaydı.
Sonra tekrar gözlerime çıktı.
“Ben biliyorum.”
Tam o anda telefonum çaldı.
İkimiz de irkildik.
Ekranda Mina'nın adı vardı.
Açtım.
“Lal, hemen sınıfa gel.”
“Ne oldu?”
Mina'nın sesi titriyordu.
“Eski bir şey buldum.”
“Neymiş?”
“Seninle ilgili.”
Kuzey'in yüzü bir anda değişti.
Telefonu kapattım.
“Ne bulmuş?”
“Bilmiyorum.”
Kuzey elimi yeniden tuttu.
Bu kez daha sıkı.
“Ben de geliyorum.”
Sınıfa girdiğimizde Mina'nın elinde eski bir gazete vardı.
Gazeteyi bana uzattı.
“Bunu okulun arşivinde buldum.”
Başlığa baktım.
ÜÇ YIL ÖNCEKİ YANGINDA BİR GENÇ KAYIP.
Altındaki fotoğrafa baktığım anda nefesim kesildi.
Fotoğrafta ben vardım.
Ama yanımda biri daha vardı.
Kuzey değildi.
Fotoğrafın altında tek bir isim yazıyordu:
Efe Arman.
Kuzey'in kardeşi.
Kuzey gazeteyi elimden çekip okudu.
Yüzündeki bütün renk kayboldu.
“Bu imkânsız.”
Mina şaşkınlıkla ona baktı.
“Ne oldu?”
Kuzey cevap vermedi.
Ben ise gazeteye bakmaya devam ettim.
Çünkü fotoğrafın arkasında, benim daha önce hiç görmediğim bir cümle yazıyordu.
“Lal gerçeği hatırlarsa Efe'nin neden öldüğünü de hatırlayacak.”