İçeriğe geç

Küllerinden Doğan Satırlar

Bölüm 45 · 15 dk okuma

Küllerinden Doğan Satırlar

Bölüm 45

Bana Kalbini Anlat

Güneş’in ilk ışıkları yüzümü okşadı yavaşça.

Gözlerimi zorla açtım, tüm bedenim sızlıyordu.

Hafifçe doğruldum. Odada gezdirdim gözlerimi, yavaş yavaş dün gecenin kalıntıları zihnimde dolandı.

İtiraf etmiştim. Sonunda 10 yıldır içimde sakladığım sırrımı söylemiştim.

Artık Demir’de annemin öldüğünü biliyordu.

Ağır bir hüzün çöktü üzerime. Ayağa kalktım zorla. Beyaz elbisem kumlarla kirlenmişti ama umursamadım. Odayı toplayacak gücü bulamadım kendime.

Aklıma tek bir şey vardı o da Demir. Acaba nasıldı?

Tek hatırladığım bilincimi kaybederken beni kucağında taşıdığıydı gerisi yoktu.

Aşağıdan Esra teyzelerin sesi geliyordu. Yavaşça aşağı indim. Bedenim yürüdükçe sızlıyordu. Merdivenler bittiğinde görüş açıma televizyon ve koltuklar girdi.

Mutfaktan sesler geliyordu, kahvaltı hazılıyorlardı büyük ihtimalle. Mert daha uyanmamıştı.

Televizyonun tam karşındaki koltuğa yorgunca attım bedenimi. Boş gözlerimi haberlerde gezdirirken aklım Demir’deydi. Telefonumu da bulamıyordum.

Haberi değiştirmek için elim masaya gittiği an tam karşımda duran zarf ile duraksadım. Kumandayı geri yerine koydum. Bu zarfı hatırlamıyordum. Bu da neydi böyle.

Zarfın arkasını çevirdim. Hiçbir şey yazmıyordu merakla açtım. Bir sürü evrak, flaş ve fotoğraf çıkmıştı. Hepsini ayırdım net görebilmek için.

İlk velayet kağıdı çarptı gözüme. Aslan’ın babası tüm velayetini Demir Karakurt’a mı bırakmıştı?

Demir Karakurt diye tekrarladı zihnim.

Elim fotoğrafa gitti. İşte bu çocuk olmalıydı. İki mezardaki yazılı isimlerdeki kişilerdi bunlar.

Aslan’ın abisi ve yeğeniydi aslında.

Flaşa gözüm çarptı hemen. Masanın alt rafında hep duran bilgisayarı çıkarıp hızla taktım. Tek bir video vardı hemen oynata bastım.

Video boş bir depoda her yeri bağlı Alparslan Karakurt ile başlıyordu. Sonra içeri Aslan girdi.

“Ah be abicim ne kadar da safsın. Gerçekten oğlunun mirasınını yemesine izin vereceğimi mi sanıyordun. Yanılıyorsun.”

Güldü psikopatça. “Biz kardeşiz Aslan ne yapıyorsun ben niye burdayım.”

“Çok basit abicim basit bir kumpas. Senin ve biricik oğlunun canına karşılık tüm miras.”

“SEN DELİRMİŞSİN!”

“Aynen öyle.”

İki el silah sesi duyuldu. Üçü de şokla dona kaldı. İçeri koşarak giren Demir babasının kanlar içindeki bedenini gördüğü an dona kaldı.

Ve acımadan onu da vurdu.

Her bir saniyesinde gözlerim daha çok yaşardı, kalbim acıdı. Video bittiği an hızla kapattım bilgisayarı.

Allak bullak olan zihnimi oturtmaya çalıştım. Parçaları birleştirmeye zorladım.

Elime o fotoğrafı tekrar aldım.

Aslan abisini ve yeğenini öldürmüştü bilerek. Velayeti alabilmek için.

Demirle yaşıt olan çocukta gözümü gezdirdim.

“Seni bu yüzden evlatlık edindi. Çok benziyorsunuz.”

Fısıltıdan farksızdı sesim. Gerçekleri sesli söyleme ihtiyacı duydum o an.

Tek bir göz yaşım düştü fotoğrafa.

Tam o an da haber kanalında spikerin sesi yankılandı.

“Sayın seyirciler bu sabah gündemimize bomba gibi bir oturan haberimiz var. Dün gece 1 sularında bir yol kenarında büyük bir araba kazası olduğu tespit edildi. Ve bu aracın sahibinin Aslan Karakurt’un oğlu Demir Karakurt olduğu tespit edildi.”

Gözlerim yavaşça ekranı buldu. Üstünden dumanlar çıkan arabanın fotoğrafını ekrana verdiler. Tam yanına koydukları gülümseyen Demir’in fotoğrafı ile zaman durdu.

O aracın yanması gibi parmak uçlarımdan kalbime uzanan kocaman bir yangın başladı. Göz yaşlarım şokla damlıyordu yanaklarıma birer birer. Ayağa kalktım yavaşça elim kalbime giderken acıyla.

“Demir?” Diye fısıldadım acıyla.

O kadar transa geçmiştim ki yanıma gelenleri fark etmemiştim bile.

Esra teyzem içeri girdi o an “Eylül kuzum kalk-“ cümlesi yarıda kaldı. Benim gibi haberi gördü. Elindeki salata tabağı düştü yere hızla, parçalandı.

Kalbimde aynı o hızla parçalandı. Herkes panikle salona geldi koşarak. Herkesin haberi gördüğü an gözleri doldu.

En son Mert koşarak indi aşağıya. “Ne oluyor iyi m-“

Dondu kaldı o da. Acıyla yutkundu Mert.

“A-abla…” diyebildi sadece.

İşte bu beni transtan çıkaran andı. Hiçbir şeyi düşünmedim. Ayağımda sadece çorabımla kapıyı açıp koşmaya başladım. Yağmur bastırmaya başlamıştı, her yerim ıslanıyordu. Sokak lambaları bir bir yanmaya başlarken hızlıca geçen arabaların yanındaki kaldırımdan hiç düşünmeden koşmaya devam ettim.

Hastane buraya yakındı. Nefes nefese kaldım ama umursamadım. Göz yaşlarım endişe ile yağmura karıştı. Anılarımız geldi gözümün önüne teker teker.

Kalbimdeki öfke tam sönmeye yakınken şimdi çok acıyordu her bir yanım. Onu kaybetme korkusu bedenimi ele geçiriyordu. Korkutuyordu.

Arkamdan sesleniyorlardı duyuyordum.

“Kuzum nereye böyle!?”

“Ferit koş arabayı hazırla!”

“Abla gitme!”

Aldırmadım hiçbirine. Hıçkırdım acıyla. Son hız koşuyordum nefesim tükeniyordu ama aldırmadım. Aklıma en yakındaki hastane geliyordu. Oraya sevk etme ihtimalleri vardı.

Yutkundum. Demir’in ölme ihtimalini aklımdan çıkarmaya çalıştım.

Ölemez, Demir ölemez.

Peçeteli Çocuk ölemez…

Suçladım kendimi. Dün anlatmamalıydım. Kendini suçlamasına izin vermemeliydim. Dün dedikleri geldi aklıma.

“Özür dilerim Eylül. Her şey için özür dilerim hepsi benim yüzümden. Keşke hayatına hiç girmeseydim.”

“Yanında olmalıydım.”

“Kim bilir bu eller ne çok acıdı o kanları yıkarken.”

“Kaç kere düştün tutamadım.”

“Kaç saç telin döküldü hüzünden kim bilir? Okşayamadım, öpemedim.”

“Bu güzel gözlerin kaç kez ağladı bu 10 yılda.”

“Benim suçum Eylül.”

Hayır dedim gökyüzüne. Onun suçu değildi. Hiçbirimiz bilemezdik ölümün ne zaman geleceğini. Tüm duları okudum içimden köşeyi dönerken. Yüzümü gökyüzüne kaldırdım.

Yağmur, anne…

Ne olur yardım edin. Koruyun onu. Lütfen şimdi almayın onu yanınıza.

Hızla hastaneye girdim. Kayıt işlemlerini yapan kızlar şokla baktı bana.

“Demir Karakurt…” nefes nefese söyledim.

“O burda mı? Bu hastanede mi?”

“Evet. Ama siz neyi olu-“

“Nerde lütfen söyleyin yalvarırım.”

Kız bana acımış olmalı ki hemen söyledi. “3. Kat 31-“

Gerisini dinlemedim hızla merdivenleri çıktım. Koridora geldiğim an Zeynepleri gördüm.

Zeynep ilk fark etti beni. Gözleri kızarmıştı ağlamaktan. Kulağında telefonla birini aramaya çalışıyordu. Beni gördüğün hızla bana doğru adımladı. Tam o sırada Burak ve Bulut’ta fark etti beni.

“Zeynep! Demir iyi mi?”

Hiçbir şey diyemeden sıkıca sarıldı bana. Gardım düştü o an. Başım omzuna düşerken hıçkırdım bir daha. Burak omzumu sıvazladı. Dağılmıştı o da. Bulut saçımı okşadı üzüntüyle.

“Seni arıyorum sabahtan beri.”

Geri çekildim. “Haberlerde gördüm. Koştum geldim. Ne olur bir şey diyin? Nasıl ol-“

Burak beni yavaşça oturttu. Önümde eğildi. Zeynep ve Bulut’ta yanıma oturdular.

“Yoğun bakımda abicim.”

Nefesim kesildi cümlesi ile.

“A-araba yanmış.” Yutkundum.

Zeynep elimi tuttu sıkıca. “O kurtulacak Eylül.”

Hıçkırdım tekrar öfkeyle elimle kalbime sertçe vurdum. “Benim yüzümden! Benim yüzümden ölüyor içerde!”

Zeynep ve Bulut kollarımı tutmaya çalıştılar kendime vurmamam için. Hıçkırıklarımın arasından gözlerimi Burak’a çevirdim.

“Kurtulur dimi? Bizi bırakmaz dimi?”

Daha çok kendime soruyordum bunu. Burak gözlerinden yaşlar akarken cevapladı.

“Tabi kurtulacak benim aslan kardeşim. Bana sözü var daha spor salonunda kurs açacağız.”

Bulut devam etti. “Hem çıksın o yoğun bakımdan bak ben kontrölünü alacağım.”

Yaşlar akarken gülümsedi.

“Demir hep en güçlü olanımızdı Eylül. Onun kalbi sağlamdır dayanır.”

Zeynep’in cümlesi ile ağladım sessizce. Tam o sırada bizimkiler geldi.

En önden koşarak Mert geldi ağlayarak. Burak onun dağılmış halini gördüğü an sıkıca kollarına aldı.

“A-abi be-“

“Şşh! Abicim yok bir şey, kurtulacak Demir abin.”

Hıçkırdı Mert. İrem ve Ayşegül geldi hızlıca. Bulut gardını düşürdü İrem ona sarılırken saklandı boynunda ağlamaya devam etti. Ayağa kalkan Bulut’un yerine Ayşegül geldi elimi tuttu sıkıca ağlayarak.

Ferit ve Selin geldi gözleri yaşlı, Zeynep bana teselli vermeye çalışıyorlardı ama gözüm hiçbir şeyi görmüyordu. Masal abla ve Esra teyze de yanımızdaydı.

Hatta Burak’ın geçmişten tanıdığı onu boksla tanıştıran abisi de burdaydı. Bir tek Aslan yoktu. Sözde babası olacak adam yoktu. Ama Demir’i kocaman bir aile bekliyordu.

Mert Burak’tan ayrılırken koşarak İpek geldi onla sıkıca sarıldılar. Ayşegül’de Kemal’in yanına geçerken koca kalabalığın içinde yapayalnız hissettim kendimi. Her bir yanım acıyordu, sızlıyordu. Anlamıyordum bu kaza nasıl olmuştu?

Gözüm Zeynep’i aradı ona seslendim. Yanıma oturdu hemen. “Tek bir soru sorucam ve tek bir cevap vereceksin. Bu kaza nasıl oldu biliyor musun?”

Montunun cebinden bir mektup bıraktı. “Her şeyin cevabı bu mektupta. Demir eğer ondan haber alamazsak sana vermemizi istedi. Ne olur olmaz okumalısın. Eminim cevap bunda.”

Omzumu okşayarak kalktı yerinden. Ayağa zorla kalkıp yoğun bakım kapısının tam kenarına sırtımı yaslayarak yere oturdum. Ellerim titreyerek açtım mektubu.

21.11.2013

Sevgilim, Ruhu Yaralı Kızım…Sana bu mektubu ne zaman verebilirim bilmiyorum. Belki de asla eline geçmeyecek, asla ilerlemeyeceğim sana ama yine de yazmak istedim. Şu an İzmir’de ne haldesin bilmiyorum. Yokluğumu fark ettin mi? Ağladın mı hiç? Mert nasıl, peki bizim ekip? Bu sorularım hep cevapsız kalıyor. Bana kızgınsındır bir anda ortadan kaybolduğum adeta seni terk ettiğim için. Ama gerçekler böyle değil ki bir tanem. Seni bıraktıktan sonra yetimhaneye döndüğümde çağırdılar dediler bana evlatlık edinilmek isteniyormuşum. Hayır dedim ama ısrarla görüşmek istediler. Gidip hayır diyecek ve çıkacaktım ama işler sandığımdan daha çirkin. Beni evlat edinmek isteyen Aslan psikopatın teki. Beni sizle tehdit etti bir tanem. Sizi öldürmek ile tehdit etti. Her birinizi izletiyordu adamlarına. Belinden silahı çıkardığı an anladım bu işin şakasının olmadığını. Kabul etmek zorunda kaldım taki arabaya bindiğim an dedim. Olmaz ben gitmek istiyorum işte o an belindeki silahın ucu bana döndü. Eve geldiğimiz anda ise gerçek yüzünü gördüm. Sahte kimlikler, belgeler, üniversite. Ben bunları istemiyorum ki. Ben seni istiyorum, seninle otobüs yolculuğu yapmayı, seni öpmeyi, elini tutmayı istiyorum. Ama şu an bu mektubu üzerime attığı bir sürü tabak ve bardak kırıklarının üstünde yazıyorum. Çünkü acım gözlerimden yaş olarak süzülse bile yetmiyor. Her bir yanım acıyor. Sizinle alakalı her şeyi yasakladı. Tek umudum bir gün belki gelirsin İstanbula. Sen gelirsin diye ben hep arayacağım seni. Sokaklarda, kafelerde, sahil kenarlarında. Belki kader bizi birleştirir. Birleştirir değil mi? En çok da senin ne kadar güzelleştiğini göremeyeceğim, Mert’in büyüyüşünü, bizimkilerin tatlı kavgalarını…Sana bu mektubu kendimi anlatmak için yazıyorum, kalbimi anlatmak için. Bütün bu şeyleri size anlatmam da yasak. Zaten bu mektup eline geçtiyse ölüm yakındır sevgilim. Çünkü anlattığım an kendi canımla tehdit etti beni. Sizinkinin yerine benim canımı alsın yeter. Ama ağlama tamam mı? Akmasın göz yaşların. Dik dur güzelim. Ben hep burdayım. Bir denizin dalgasında, parlayan bir yıldızda, İstanbul sokaklarında. Bir gün seni bulmak umuduyla Ruhu Yaralı Kız.

Seni ölene dek çok seviyorum…

Peçeteli Çocuk

Acıyla hıçkırdım. Esra teyzem yanıma geldi hızla. “Kuzum.” Okşadı saçlarımı.

Gözlerimden hem mutluluk gözyaşları hem üzüntüden göz yaşları akıyordu.

“Terk etmemiş beni. İsteyerek gitmemiş.”

Gözlerimden akan gözyaşlarına burukça gülümseyerek baktı. Sarıldı sıkıca kulağıma fısıldadı.

“İçindeki o fısıltı kadar olan o ses haklıymış kuzum. Demir seni sevmekten bir an bile vazgeçmemiş.”

Doğru söylüyordu. Ve ben şimdi daha çok yalvarıyordum Allah’ıma. Ne olur bana Peçeteli Çocuk’u geri ver.

Ayrıldığımızda beni de ayağa kaldırdı sandalyeye oturttu. Yanıma kızlar gelirken tek yaptığımız sarılarak dua etmekti. Zeynep’e kaydı bakışlarım. “Her şeyi anlıyorum ama kaza?”

“Dün gece sen ona her şeyi anlattıktan sonra kafeye geldi. Üzgündü kırgındı. Ağlayarak anlattı bize de gerçekleri. Flaşı ve belgeleri görmüşsündür bir bir anlattı. Sonra dedi ki artık daha fazla bekleyemem her şeyi Eylül bilmeli. Dedi ve arabaya binip gitti. Sonra ise kaza her yerde yankılandı.”

İç çektim. “Benim yanıma mı gelecekti?”

Üzüntüyle başını salladı. Demir…

Kaç saat oldu bilmiyorum ama bir anda yoğun bakımın kapısı açıldı. Hepimiz ayağa kalktık en önde ben vardım. Doktor hepimize bakıp en son ben de durdu.

“Hastanın yakınları sizler olmalısınız. Zor bir ameliyattı. Yanıklar var vücudunda ve bacağı da hasarlıydı. Ama hastamız güçlü. Geriye 24 saatlik süreç kaldı. Bu geceyi de atlatırsa yarın normal odaya alırız.”

Hepimiz bir oh çektik adeta. “Onu görebilir miyiz?”

“Tek bir kişi alabilirim.”

Durdum herkeste gözlerimi gezdirdim. Sözü Burak devraldı. “Sen gir Eylül. Sana ihtiyacı var.”

Hepsi onayladı bu lafı. Minnetle gülümsedim.

“İçeri geçin sizi hazırlasınlar. Geçmiş olsun.”

Maskeyi de taktıkları an derin bir nefes aldım. Hemşire önümden çekilip şifreyi girdi. Hızla adımladım. Demir’in yatan bedenini gördüğüm an gözlerim doldu.

Yavaşça sandalyeye oturdum. Titreyen ellerim elini kavradı sıkıca sardım ısıtmak ister gibi. Çok soğuktu bedeni. Üstü çıplaktı her yerden kablolar bağlıydı. Kalp atışının sesi kulaklarıma geliyordu. Vücudunda yanık izleri çoktu. Acıyla iç çektim.

Yüzünü inceledim sonra. Saçları dağılmış usulca alnına dökülmüştü. Dudakları hafif morarmıştı.

Venim sevdiğim adam adeta gözlerimin önünde ölüyordu…

Derin bir nefes aldım. Beni duyar mıydı bilmiyordum ama konuşmak istedim.

“Demir…Sevgilim.”

10 yıl sonra ilk kez ona böyle seslendim.

“Öğrendim her şeyi. Bıraktığın zarfı okudum evde, mektubunu ise ilk okumam da ezberledim. Yıllarca beni terk ettiğine inandım. “

Hıçkırdım. “Oysa sen bizi ölümden koruyormuşsun.”

Elini öptüm. “Uyan sevgilim. Benim için, arkadaşların için uyan. Hani bana kimsesizim demiştin ya. Yanılıyorsun bir tanem. Şu an kapının dışında seni bekleyen kocaman bir kalabalık var. Hepsi dua ediyor yaşa diye.”

Okşadım saçlarını. “Sen bir uyan, gözlerimin içine bak yine. Bana yine beni sevdiğini söyle mesela. Beni yine aşka inandır. 17 yaşımızda nasıl mutluysak öyle gülümseyelim yine. Eğlenelim, biraz da şu hayatı biz yaşayalım.”

Hemşire yanıma geldi. “Son 1 dakika sonra sizi dışarı almalıyım. Kapıda bekliyorum.”

Gözyaşlarım ile onu onaylayarak kafa salladım. Yavaşça ayağa kalktım. Son kez elini öptüm, saçını okşadım.

Son sözlerimi söyledim.

Demir.” Seslendim ona belki duyar diye.

“Demir, lütfen uyan artık. Sen saklamıştın beni bir yorganın altına yıllar önce uyan saklayayım seni. Uyan biraz da ben yükleneyim acını. Uyan da derman olayım sana. Göz yaşlarım boşalırken üşüyen bedenim sıcak göz yaşlarımla yandı. Titredi sözlerim, titredi kalbim. “

Yavaşça kulağına eğildim. Fısıldadım. “

“U-uyan da seni affedeyim.”

Hemşire bana seslenirken zorla da olsa adım attım dışarıya. Her bir adımım ondan uzaklaştığım için adeta geri geri gidiyordu…

Demir’in ağzından:

Ani fren…

Yangın…

Patlayan camlar…

Flaş gibi her şey teker teker yeni aklıma geliyordu. O kaza anı hatırlamaya çalıştım.

Araba takla atmıştı. Her bir yerim acırken yanık kokuları almaya başladım.

“Hey ne oluyor orda!”

“Biri kaza yapmış, durdur arabayı!”

“Acil ambulans arayın!”

Gözümü açmaya zorladım. Etraf buğuluydu kemeri çıkarmaya çalıştım. Yanık kokusu arka koltuktan geliyordu. Hızla yayılıyordu. Kapıyı açmaya çalıştım ama bacağım çok acıyordu inledim.

“Ses geldi burda koşun!”

İtfaiye sirenleri…

Ambulans görevlilerin açılın diye bağırışı…

Gözlerimi kapadım acıyla. Sular dökülürken etraf duman oldu.

Kapım açıldı hızla. Birkaç kişi beni zorla çıkardı. Bilincimi kaybetmek üzereydim. Bir sedyeye yatırdıkları an arabanın ışıkları gözümü aldı. Hafifçe araladım.

“Adınız ne?”

“D-Demir…”

“Yaş?”

“27.”

“Bacağınızı hissedebiliyor musunuz?”

Başımı salladım. “A-Acıyor.”

Gerisi gelmedi. Başım yorgulukla düştü ve ağzıma oksijen maskesi takılırken bilincimi kaybettim.

Sonra ne olmuştu acaba…

Bir rüyaya ışınlandım hızla.

“Sevgilim bu kahvaltılıkları masaya götürür müsün?”

Arkası dönük çiçekli elbisesi ile domates doğruyan Eylül’ü izledim. Saçlarını yandan örmüştü.

Gülümsedim mutlulukla. Arkasından gelip sıkıca sarıldım. Elim şiş karınına değdiği an kıkırdadım.

“Benim kızım nasılmış?”

Başını omzuma yasladı. Elini elimin üstüne koydu. “Çok mutlu babası. Tekme atıp duruyor, acıktı kızım.”

Boynuna sıcak bir öpücük koydurdum. “Hadi bakalım geç deniz kenarındaki masaya geliyorum.”

Dudağıma öpücük kondurup ilerledi. Arkasından geldim hızla. Sıcak kum ve deniz ile gülümsedim.

“Buyrun bakalım kızım ve biricik eşime.”

Gözleri parladı cümlemle. “Teşekkürler biricik eşim.”

Ben de kıkırdadım cümlesi ile denize çevirdim başımı.

“Deniz ne kad-“ Tam gözlerimi onla birleştirmek için geri başımı çevirmiştim ki şok oldum.

Karşımdaki boş sandalye ile dona kaldım.

Derinlerden bir ses duyuldu.

“Demir.” Bu Eylül’dü bana sesleniyordu.

“Demir, lütfen uyan artık. Sen saklamıştın beni bir yorganın altına yıllar önce uyan saklayayım seni. Uyan biraz da ben yükleneyim acını. Uyan da derman olayım sana.”

Gözlerim doldu adeta.

Koca dalgalar şiddetlendi. Tek bir cümle daha duyuldu.

“U-uyan da seni affedeyim.”

İşte o an gözlerimi açtım hızla. Rüyadan uyandım, gerçeklik sert bir şekilde vurdu.

Gözlerim hafifçe aralanırken ışık gözümü aldı. Kalp atışımın sesi hızlandı adeta. Parmağımı oynattım yavaşça.

Dışarıdan duyduğum adım sesleri anında durdu. Bu sefer hızla bana doğru koşmaya başladılar.

Gözlerimi ses doğru çevirmeye çalıştım ve işte o an

Eylül’ü gördüm.

Ruhu Yaralı Kızımı…

Eylül’ün ağzından:

Tam dışarı çıkacakken monitörden gelen sesin hızlanması ile hemşire ile aynı anda durduk.

Hızla arkamı dönüp koşmaya başladım. Hemşire de arkamdan geliyordu. Köşeyi döndüğüm an onu gördüm.

Demir’i…

Peçeteli Çocuğumu…

Yarım açabildiği gözleri ile bana bakakaldı. Aynı şekilde baktım ona. “Uyandın.” diye fısıldadım.

Kendini zorlayarak gülümsedi. Uyandım dedi…

Doktorlar içeri gelirken mecbur beni dışarı aldılar. Üstümdekileri çıkarır çıkarmaz bizimkilerin yanlarına adeta koşarak gittim.

Beni ilk gören Zeynep hemen ayaklandı.

“Nasıl iy-“

Sözünü kestim mutlulukla ağlayarak.

“Uyandı! Demir uyandı!”

Herkesten mutluluk nidaları yükseldi. Zeynep hızla bana sarılırken o da mutluluktan ağlıyordu aynı anda Burak ve Bulut sarıldı bize. Kızlar birbirine sarılıp mutluluktan zıplıyorlardı adeta.

Esra teyzem ve Masal abla çok şükür diye dua ediyorlardı. Mert Kemal ve Ferit’e sarıldı mutlukla.

O an dedim kendime. Ne garipti hayat.

Yetim bir çocuk zamanla ne kocaman bir aileye sahip olmuştu. Aile dediğin şey anne baba ile olmuyordu. Doğurup da sevmemek ile hiç olmuyordu.

Aile bazen insanlardı…

Demir’i yıllarca benim 17 yaş hikayelerimde anlattığım kadarı ile biliyorlardı ama ona rağmen hepsi onu çok sevmişti.

Biz birbirimizden ayrılırken hepimiz de bu sefer mutluluktan ağlıyorduk.

“Ya biliyordum ya kardeşim güçlüdür bırakmaz bizi.”

Bulut’un ağlayarak ve gülerek söylediği cümle ile Burak omzunu sıktı. “Tabi oğlum bırakmaz o bizi.”

O anda yoğun bakımın kapısı açıldı. Arkamı döndüm hızla en önde ben vardım. Demir bir sedye ile geldi karşımıza yanında da hemşireler vardı en arkadan doktor geldi.

Demir yorgundu ama bizi görebilmek için gözlerini açık tutuyordu. İlk beni gördü gözleri.

Tüm kalabalık sedyenin etrafına toplandık onla ilerledik. Demir tek tek inceledi bizi. Şaşkınlık tüm yüzüne hakimdi.

Herkes bir şeyler diyordu o an.

“Demir koçum uyandın sonunda.”

“Bizi çok korkuttun!”

“Kardeşim bizi bırakmayacağını biliyordum.”

Ve daha nicesi. Gülümsedi etrafına saran kalabalığa. En son bana baktı. Gülümsedim ben de.

Gözleri parladı adeta. O da benim hissettiğimi hissetmişti.

Yalnız olmadığını, bir aileye sahip olduğunu…

Hemşireler bizi bırakıp ilerlerken doktor söze girdi.

“Genç delikanlı sandığımdan da güçlü çıktı. Birkaç gün daha bizimle misafir edeceğiz onu durumuna bir bakalım bu süre ona göre uzayabilir. Odaya alındıktan sonra çok uzun süre kalabalık ortamda kalmayacak şekilde hastamızı görebilirsiniz. Refakatçi isterseniz de kalabilirsiniz. Geçmiş olsun.”

Doktora teşekkürlerimizi sunarken bu sefer odasının önünde bekliyorduk. Kalbimde kocaman bir heyecen ve korku vardı. 10 yıl sonra Demir’in gözlerine öfke kırıntıları olmadan bakmak zor geliyordu.

Kabullenmek yutkunmak gibiydi. Ve ben şimdi yutkunamıyordum. Her an aklıma flaştaki video geliyordu.

Demir dedim içimden…Mirası almak için evlat edinilen bir kurban…

Hemşireler çıktığı an Burak ve Bulut ayaklandı. “Eylül bir bir önden girelim çocuğun bir şeye ihtiyacı var mı bi bakalım. Ardından sen gelirsin.”

Kafa salladım yavaşça. Onlar içeri girdiği an karşımdaki kapıya baktım. Artık bana bir kapı kadar uzaktı Demir.

Hem delilercesine koşmak istiyor hem de korkudan hareket edemiyordum.

10 dakika sonra içerden sesler gelmeye başladı. İlk başta hiçbir şey anlamakta sesler yaklaştı.

“Ya ne yapıyorsun oğlum daha yeni ameliyattan çıktın!” Burak kolundan tutmaya çalıştı ayağa kalkan Demir’i.

Bulut hızla öne atıldı. “Ya delirdin mi Demir. Bacağın sarılı.”

Demir onları tutan kollarına inat ilerlemeye devam etti kapıya.

“Ya bırakın beni. Eylül’ü görmem lazım. Emin olmam lazım bir şeyden?”

Ses kapıya yaklaşırken hepimiz şaşkınlıkla birbirimize baktık. Hızla kapıya doğru ilerledim elim kulpa gitti an dona kaldım.

Ellerim titredi.

Demir adım seslerimi duydu.

“Eylül…”

Adım mırıldanır gibi çıktı ağzından gözlerimi kapadım. Elimi yavaşça kapıya yasladım.

“Demir…”

Aynı tonda seslendim ona. Demir’de gözlerini kapatıp iç çekti. Bir elini sızlayan bedenine rağmen kapıya yasladı.

Tam elimin üstüne denk geldi. Aramızda sadece tahta bir kapı vardı.

“Rüya mıydı gerçek miydi? Emin olmam lazım…”

Derin bir nefes aldı. “Affetin mi beni?”

Herkes susmuş bizim bu anımızı izliyorlardı. Burak ve Bulut bile ısrar etmeyi bırakmış bir şey olur düşer diye arkasında duruyorlardı Demir’in.

Gülümsedim burukça cümlesiyle.

Gözlerimi açtım. “Cevabı öğrenmek istiyorsan kapıyı aç Demir.”

Tereddüt etti farkındaydım ama bir dakika sonra açtı kapıyı yavaşça.

Karşımdaki Peçeteli Çocuğa baktım. Üstündeki hastane kıyafetine rağmen çok yakışıklıydı. Saçları alnına usulca dökülürken gözleri kopmadan bana bakıyordu.

Aynı şekilde inceledi Eylül’ü Demir. Kum olmuş elbisesini ayağındaki yıpranmış çoraplarını…Nemli saçları dökülüyordu omuzlarından. Dokunmak koklamak istedim. Yanakları soğuktan kızarmış, çilleri belli olmuştu. Gözleri parlayarak baktı bana gülümsedi tatlı tatlı

Ardından hızla adım attı Eylül. Elleri yanaklarımı bulurken gözleri kapandı ve dudaklarımızı birleştirdi. İhtiyaçla karşılık verdim ona. Ellerim beline dalındı. Yanağını okşadım.

Dudakları dudaklarımı tatlı tatlı öperken fısıldadı.

“Affetim Peçeteli Çocuk…”

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

46. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.