21.11.2013
Annemin doğum günü…
Her şeyin başladığı ve bittiği o gün.
Son kez çocuk olduğum, sevgiyi tüm iliklerime kadar hissettiğim ve değersiz bir içki şişesinin bizi yok ettiği o gün.
Takvim sayfalarını çevirdi, 10 yıl geçmiş oldu şimdi.
Acı geçer elbet ama asla unutulmaz toprağa gömdüklerimiz derlerdi hep bana ama şu kalbimde ne acısı geçmişti ne de hatıraları.
İlk günkü gibiydi her şey, dip diri ve sancılı…
Okuduğum Kuran’ı yavaşça yerine koydum. Başımdaki baş örtüyü katlayarak yerine bıraktım. Sabahtan beri evde ölüm sessizliği vardı. Tek ben vardım koca evde. Herkes acıma saygı duymuş yalnız bırakmışlardı beni. Minnettardım onlara.
Annem için tüm gün dualar okumuştum.
Tıpkı o gün Mert’in dediği gibi.
“Dua edelim abla çok dua edelim gelsin annem."
Ağlayan gözleri ile hıçkırdı tekrar hıçkırdım ben de. "Dua edelim ablam. "
Onun çok sevdiği gibi saçlarımı açık bırakıp taramıştım, en sevdiği beyaz elbisemi giymiştim, makyaj yapmamıştım.
Yanımda duran elimde ondan kalan hırkasına gitti elim. 10 yıl geçmişti ama buram buram o kokuyordu hala. Kucağıma aldım sıkıca sarıldım. Gözlerimden yaşları dökülürken sakladım yüzümü hırkaya.
Tüm gün ağlayamamanın acısı vardı kalbimde. Omuzlarım çöktü, sarsıldım. Güçlü duran bedenim bir hıçkırıkla sindi kırmızı hırkaya.
Hep sordum niye diye…
Ama bazı sorular hep cevapsız kalıyordu…
Nefesimi toplamaya çalıştım. Bu sefer de yanda duran Peter Pan kitabına uzandım. Uyuyan güzel masalı geldi aklıma. Annem ne çok severdi onu.
Okşadım sayfaları birer birer. O gün babamın beni bıçaklayışının acısını bile hissedemedim o an. Sanki başka bir güç beni boğuyordu.
Güneş yavaşça batmaya başlamıştı. Turuncuya dönen gökyüzüne baktım. İç çektim derince gözyaşlarımı rüzgar kuruturken. Dağınık odada gezdirdim gözlerimi.
Yırtılmış sayfalar, peçeteler ve kırık dökük ben. Adımlarım beni balkonuma götürdü. Rüzgar saçlarımı okşarken denizi izledim. Zamanın geldiğini biliyordum ama elim gitmiyordu.
Zar zor da olsa cesaretimi topladım. Masada duran pastaya yöneldim. Sandalyeye otururken onu da minik masaya koydum. Güneş’in son ışıkları vuruyordu artık.
Annemin ölüm saatine az kalmıştı…
Yavaşça mumu yaktım. Ama işte o an mumun ateş ile buluşması ile kopan kıvılcım beni hatırlamaktan korktuğum o anlara götürdü.
“İyi ki doğdun anne! İyi ki doğdun anne!”
Annem şaşkınlık ve mutlulukla bize bakarken en güçlü alkışımla şarkıyı söylemeye devam ettim.
Babam tam yanımda annemi parlayan gözlerle izledi.
“Hadi anne dilek tut!” Mutlulukla zıpladım. Annem gözlerini kapadı ve dileğini tutarak hızla üfledi.
Hepimiz alkışladık. Annem babama sarılırken mutlulukla izledim.
Babam dudağına bir öpücük kondurdu.
“İyi ki doğdun meleğim.”
Annem kıkırdadı utançla. “Baba hadi hediyeleri verelim.”
Babam güldü bu heyecanlı halime. “Hadi koş kızım getir.”
Hemen hediyeleri getirdim. “İlk benimkini aç anne.”
Annem karınını okşayarak koltuğa oturdu. Hediye paketini açtı gülümseyerek.
Benim yaptığım kağıttan gülü gördüğü an kocaman gülümsedim. “Yaa bitanem benim.”
Yanağımdan kocaman öperken kıkırdadım. “Babamla yaptık çok güzel oldu dimi anne?”
Saçımı okşadı. “Çok güzel olmuş canım benim.”
Babam yanağımdan makas aldı. “Benim göz bebeğim yaptı tabi güzel olur. “
“Ya babaa” kıkırdadık hepimiz.
Sıra bende dedi babam ayağa kalkıp. Annemi de ayağa kaldırdı. Cebindeki kutudan çok güzel bir kolye çıkardı. Melek kolyesiydi bu…
“Yaa inanamıyorum aşkım.”
Alnından öptü. “Sana çok yakışır güzelim.”
Annem boynuna takılan kolyeyi okşarken bize döndü.
“Benim de size bir sürprizim var.” Şaşkınlıkla babamla kalakaldık.
“Anne bu senin doğum günün nasıl bize sürpriz yapıcaksın?” diye şaşkınlıka sordum.
Annem kıkırdadı. “Güzel kızım bu sürpriz çok sevineceksin bence.”
Durdu derin bir nefes aldı. Eli karınına gitti.
“Erkek kardeşin olucak. “
Babamla aynı anda sevinçle ayaklandık. Ben sevinçle etrafta zıplıyordum.
“Erkek kardeşim olacak! Erkek kardeşim olacak!”
Babam ise şefkatle öptü annemi. Kocaman sarıldı.
“Seni çok seviyorum güzelim…”
Hızla gözümü açtım. Tek bir göz yaşı aktı usulca. Pastanın üzerine damladı.
Nerden bilebilirdik o gecenin son mutlu gecemiz olacağını.
Annem nerden bilebilirdi babama sürpriz diye aldığı içki şişelerini ondan daha çok seveceğini…
Melek kolyesinin bir gün kana bulancağını, ölümünün sebebinin çok sevdiği adam olacağını nerden bilebilirdi…
O gün tek bir şey dilemişti annem “Ölene dek hep birlikte olmayı.” Dileği de tutmuştu belki de ama kötü bir sonla bitmişti o hikaye.
Gözlerimden yaşlar akarken pastayı elime aldım. Gökyüzüne kaldırdım yavaşça
“Doğum günün kutlu olsun anne…”
Sert bir rüzgar esti güneş tamamen batarken. Sert rüzgar hızla yanan mumu söndürdü.
Her yıl bu oluyordu. Her yıl bu balkonda kutluyordum doğum gününü ve annem sanki beni dinliyormuşcasına bir rüzgar ile söndürüyordu o mumu.
Pastayı geri yerine bıraktım. Sertçe dalganan denizi izledim. Artık Ay’ın ışıkları vuruyordu üzerine. Aklıma Demir geldi o an.
Şimdi daha iyi anlıyordum her şeyi. Neden Demir’den bu kadar korktuğumu, kaçtığımı.
Çünkü o içten içe babama benziyordu.
Babamın eski sevgi ile dolu haline.
Korkum bundandı belki de. Onun da değişmesinden korkuyordum.
Acıyordu her bir yanım. Onun beni terk ettiği aklıma gelirken yutkundum.
Hastane koridorunda onu arayışımı, ağaç evi yıkıp dökmemi, sokak sokak onu arayışımı, evlatlık edinildiğini öğrendiğim o anı…
Zihnim iyice bulanırken derin bir nefes aldım. Saat artık dokuza geliyordu. İç çektim.
Tam o sırada aşağıdan çalan kapının sesini duydum. Hızla kafam kapıya doğru döndü. Herkese beni rahatsız etmemelerini rica etmiştim. O zaman bu kimdi?
Kendimi toparlamaya çalışarak aşağı hızla indim. Sertçe kapıyı açtım. Gördüğüm kişi ile sendeledim.
Demir tam karşımdaydı.
Bu gün görmeyi en son dilediğim kişiydi.
“Demir senin burda ne işi-“
Cümlemi bitiremeden hızla içeri daldı. Nefesimin daraldığını hissettim adeta.
“Senle konuşmam gereken bir konu var Eylül.”
Arkamı döndüm ona. Göz göze geldikçe daha zor oluyordu yüklerim. Camdan denizi izledim.
“Lütfen git Demir sonra konuşalım.”
“Olmaz Eylül gerçekten ne olur konuşalım.” Ona bakmayan yüzümü fark ettiği an koluma dokundu.
Bana anımsattığı anılar ile titredim adeta.
Hızla kolumu çektim. Şaşkınlıkla dona kaldı. Göz göze geldik o an. Anılar peşimi bırakmadı.
Öfke ve kırgınlık üstün gelmeye başlıyordu ve ben kontrolü kaybediyordum.
“Eylül ne oluyor iyi misin?”
Arkamı dönüp hızla balkon kapısını açtım. Boğazımda bir düğüm vardı ben boğuluyordum.
Elim boynuma gitti. Gözlerim dolmaya başlamıştı. Ayaklarım soğuk kumlara değerken yürümeye başladım. Nefes almaya ihtiyacım vardı.
Aynı sözleri tekrarlamaya devam ettim.
“Git Demir! Lütfen git.”
Geri adım atmadı. Peşimden beni takip etti.
“Ne oluyor Eylül anlat bana iyi değilsin?”
Çıplak ayaklarım soğuk suya değdiği an durdum. Denizi izledim. Adeta fırtına çıkacaktı deniz o kadar şiddetliydi. Kalbimde aynı acıyı hissediyordum.
Denizin dibinde ateşlerin içinde yanıyordum adeta.
Ve Demir tekrar koluma dokundu.
“Eylül anlat bana ne oldu?”
İşte bu her şeyi taşıran son damlaydı. Deniz dalgasını sertçe kıyıya vurarken daha fazla bu zehri içimde tutamayacağımı biliyordum.
Kolumu hızla çekerken tam karşımda benim gibi ayakları suya değen Demir’e baktım.
“NE OLDU BİLİYOR MUSUN DEMİR!”
Acımadı kalbim az sonra söyleyeceğim sözden pişman olacağımı bile bile devam ettim.
“BENİM BUGÜN ANNEM ÖLDÜ.”
Zaman durdu bizim için. Deniz alev almaya başladı. Rüzgar kasıp kavurdu her yeri. Gözlerimden birer birer yaşlar dökülürken bu göz yaşları Demir’in kalbine aktı birer birer.
Kas katı kesildi bedeni. Gözleri şokla açıldı. Sert bedeni titredi.
Devam ettim. Kalbimden artık taşan o acıyı akıtmaya devam ettim. Ağlamaya başladım hıçkırarak.
“10 yıl önce sen beni öptükten sonra eve gittiğimde…”
Yutkundum.
“A-annem kanlar içinde yerdeydi.” Ellerim titremeye başladı.
“Babam bıçaklamıştı onu. K- kan vardı her yerde…”
Demir transtan çıkmış gibi göz yaşları akıttı benim gibi. Güçlü bedeni her biz sözüm ile çöktü. Aynı o anı yaşıyormuşum gibi titreyen ellerime baktım. 10 yıldır yıkıyordum ama o kanın izleri gitmiyordu.
“M-Mert ile ben yüze kadar saydık….” Hıçkırdım. “Ama o uyanmadı.”
Acıyla sendeledi bedenim ona tutundum başım göğsüne düştü hıçkırarak. Ama o benden de beter haldeydi.
Yıllarca güçlü duran bedeni taşıyamadı sanki bu ağırlığı. Eli hafifçe başımı göğsüne bastırırken titriyordu.
“O uyanmadı Demir…”
Derin bir sessizlik çöktü adeta.
Yavaşça ayrıldım ondan. Göz göze geldik.
“Sonra?”
Tek bir kelimeydi ama devam etmemi istedi.
“Hastaneye gittik seni aradı gözlerim ama yoktun. Sokak sokak aradım seni.” Bir hıçkırık daha.”
Demir gözlerini kapattı, başı yana düştü acıyla.
“A-ağaç eve gittim yoktun orda da. Kırdım döktüm orayı acıyla…”
“Özür dilerim…” dedim hıçkırarak. “Bizim ağaç evi ben mahvettim.”
Gözlerini açtı bu sözümle. “Dileme…”
“Yetimhaneye geldiğimde seni sordum. Bana tek bir şey söylediler.”
Ne diyeceğimi çok iyi biliyordu. Hıçkırdı o da.
“Evlatlık edinildiğini…”
Daha fazla bedenim taşıyamadı sanki beni dizlerim sertçe ıslak kumlara çarpacakken tuttu beni. Sarıldım ona acıyla ağladım, o da ağladı.
Kollarım boynuna dolandı hıçkırıklarım geceye karıştı adeta.
“Ben onu çok özledim Demir. O gitti ben öldüm…”
Hıçkırdım acıyla o da hıçkırdı.
O gün ilk defa yıllarca kanayan dizlerim sızlamadı.
Yavaşça beni oturttu kuma. Sanki nefes alamıyormuş gibi ayağa kalktı volta attı.
Elleri kafasını buldu sertçe vurdu. “APTALIM BEN ÇOK APTALIM.”
Hızla ileri atıldım kendine vurduğu ellerini tuttum.
“Yapma…”
Geri çekildi yavaşça. Diz çöktü. Şaşkınlıkla dona kaldım.
“Özür dilerim Eylül. Her şey için özür dilerim hepsi benim yüzümden. Keşke hayatına hiç girmeseydim.”
Koca adam dizlerinin üzerine çökmüş af diliyordu şimdi benden.
Oturdum. Kafasını yere eğöiş hıçkırarak ağlayan Demir’e baktım.
“Sana bu yüzden anlatmak istemedim. Kendini suçlayacağını biliyordum.”
Utanarak baktı gözlerime.
“Benim suçum…”
“APTALIN TEKİYİM BEN. SANA SEVGİME SAHİP ÇIKAMADIM.”
Acı dolu sesi tüm denizde yankılandı adeta. Yere bakan kafasını omzuma yasladım.
“Kader Demir… Önüne geçemezdik.”
İki yana salladı başını.
“Yanında olmalıydım.” Başını kaldırdı göz göze geldik.
Avuç içlerimi okşadı. “Kim bilir bu eller ne çok acıdı o kanları yıkarken.” Bir öpücük kondurdu. Titredim acıyla.
Diz kapaklarımı okşadı. “Kaç kere düştün tutamadım.” Hıçkırdı.
Saçlarımı okşadı. “Kaç saç telin döküldü hüzünden kim bilir? Okşayamadım, öpemedim.”
Eller yanağımı buldu. “Bu güzel gözlerin kaç kez ağladı bu 10 yılda.”
“Benim suçum Eylül.”
İki yana salladım başımı. “Demir…”
“Söyle canımın içi.”
“Seni üzmek için anlatmadım ki ben.” Omuzlarımı işaret ettim. “Omuzlarıma çok ağır geldi artık bu yük. 10 yıldır taşıdım ama artık tek başıma sırtlayamayorum bunu.”
Yanağıma düşen göz yaşlarını okşadı. Aynısını yapmak istedim. Tuttu elimi dokundurmadı. Hak etmediği düşünüyordu Demir.
Omzunu işaret ettim. “Biraz sana yaslanabilir miyim? Söz sonra yine güçlü olurum.”
Göz yaşları ile gülümsedi burukça. “Tabi anlat bana, tabi yaslan bana. Bırak da biraz da ben sırtlanayım bu yükü. 10 yıl boyunca taşımızsın zaten. Artık güçlü durmana gerek yok.”
Gözlerim kapanıyordu artık. Bedenim tüm gün bir şey yemediğim için güçsüz düşüyordu.
“De-“
Ona seslenencekken fark etti halimi. Yavaşça beni kucağına aldı. Bilincimi kaybettiğim farkındaydım. İzledim güzel yüzünü.
Adım adım ilerledi. Yaşlı gözlerini, kızarmış burnunu, dağılmış saçlarını izlerken gözlerim kapanıyordu artık.
Demir’in ağzından:
Kollarımda uykuya dalan kızı izledim acıyla. Şimdi anlıyordum onu. Benden kaçışını, korkusunu, kan görünce kötüleşmesini.
Nasıl anlamamıştım?
Odaya girdiğim an etrafı inceledim acıyla. Masada duran pasta ile bir göz yaşı daha akıttım. Zeynep bana bugün Eylül’ü yalnız bırakmalıyız diyimce aklıma hiç bu ihtimal gelmemişti.
Yavaşça yatırdım onu üstünü örttüm. Yere oturdum elinden öptüm. Saçlarını okşadım.
“Her şey geçecek Eylül. Artık bu oyuna bir son vereceğim.”
Ayağa kalktım yavaşça ufak bir öpücük kondurdum saçlarına. Derin bir nefes çektim içine.
Belki de bu onu son görüşümdü.
Odayı son kez inceledim ve yavaşça çıktım. Düşük omuzlarım, ağlayan gözlerim geldiğim an masaya koyduğum zarfta oyalandı. Kapıdan girdiğim an koymuştum oraya, konuşmak istediğim konu buydu her şey sandığımdan çok farklı gelişmişti.
Uyandığı zaman diye tekrarladım içimden…
Uyandığı an her şeyi öğrenecek…
Şimdi ise gitmem gereken tek bir yer vardı. Onların da da bunu bilip bilmediğinden emin olmam gerekiyordu.
Kapıdan çıkar çıkmaz Burak’ı aradım.
“Nerdesiniz kardeşim?”
“Zeynep’in kafedeyiz etrafı topluyoruz. Ne oldu ses-“
“Bir yere ayrılmayın geliyorum.” Cümlemi bitirir bitirmez kapattım.
Hızla arabaya binip gaza bastım.
Göz yaşlarım adeta durmuyordu. Kalbim öyle bir sızlıyordu ki önüne geçemiyordum. Ani bir frenle kafenin orda durdum.
Boştu tüm sokaklar herkes evindeydi. Hızla içeri girdim. Beni gören Zeynep, Bulut, Burak yaptıkları işleri bırakıp harabe içindeki halime bakakaldılar.
Zeynep elindeki bezi masaya koydu endişeyle.
“Demir sen iyi mi-“
“DEĞİLİM!”
Sert çıkışıma hepsi şaşırdı kaldı. Burak elindeki süpürgeyi bıraktı. Bana doğru bir adım ilerledi.
“Kardeşim ne ol-“
“Biliyordunuz değil mi?”
Derin bir sessizlik çöktü ortama. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Üçünde de gözlerimi gezdirdim. Neyi kast ettiğimi anlayan ilk kişi Zeynep’ti. Onun da gözleri doldu.
“Sen nasıl öğrendin?” Zeynep’in sorusu ile güldüm acıyla.
“Hepiniz biliyordunuz ve benden gizlediniz değil mi?”
Bulut söze girdi. “Neyden bahsediyorsun Demir?”
Yutkundum sesli söylemek o an çok zor geldi.
“Eylül’ün annesinin ö-öldüğünü.”
Zeynep yıkıldı adeta. Bedenini zorla sandalyeye bıraktı. Bulut üzüntüyle gözlerini yere çevirdi. Burak başını ellerinin arasına aldı suçlulukla.
Öfke ve acı tüm bedenimde geziniyordu.
“YA BEN ANLAMIYORUM YA! ALLAH KAHRETSİN!”
Büfede gördüğüm şişelerin ne olduğunu gözüm görmedi o an hırsla alıp yere attım, duvara fırlattım. O öfkeyi acıyı atamadıkça daha da kırılıyordu kalbim.
Her şey benim suçumdu ve ben bu yükün üstünde eziliyordum.
Bir şişe elimde parçalanırken oluk oluk kan akmaya başladı. Titreyen ellerime baktım o an. Kan damlaları birer birer yere düşerken suçluluk duygusu daha da sert vurdu.
Hıçkırdım acıyla. Tam o an Burak sıkıca sarıldı bana.
“Senin suçun değildi.”
Tek bir söz söyledi kulağıma. Benim hıçkırıklarıma Zeynep’in ki de karıştı. Bulut da ağlıyordu.
“Hayır benim suçum.”
Geri çekildim yavaşça.
“Zeynep…”
Yaşlı gözleri bana döndü.
“Onu görmeliydin kollarımda ağladı. Gözleri yaşanmışlık doluydu. Bana bilerek anlatmak istememiş üzülmemem için.”
Zeynep hıçkırdı. “Senin kendini suçlayacağını biliyordu.”
“Siz niye sustunuz. Niye anlatmadınız?”
Bulut devam etti. “Anlatmamızı istedi. Gizli tutmak istedi. Ama bu yükü kaldıramayacağını tahmin ediyorduk.”
Temiz elimi gözlerime yasladım acıyla. “O gün hiç gitmemeliydim.” Arkamı döndüm kırık sokak lambasını izledim.
Burak düşündü söyleyeceği cümleyi. “Demir kardeşim anlat artık şunu. Eylül gibi sen de artık at şu yükü. Niye gittin o gün? Niye terk ettin bizi?”
Bedenimin kasıldığını hissettim. Haklıydı bu zehir içimde tuttukça yayılıyordu, öldürüyordu beni. Derin bir nefes aldım. Onlara taraf döndüm. Sırtımı cama yasladım.
“O gün her şey Eylül’ü evine bırakıp yetimhaneye gitmemle başladı…”
22.11.2013
Yüzümdeki kocaman gülümseme ile yetimhaneye girdim. Yıllardır burası cehennemem gibi gelse de Ruhu Yaralı Kız burayı bile güzel yapmayı başarıyordu.
Tam üstümü değiştirecekken içeriye giren çocuklardan bir ile duraksadım.
“Müdür seni çağırıyor Demir abi.”
“Tamamdır koçum geliyorum.”
Kolay kolay benle işi olmazdı müdürün. Merakla odasına doğru ilerledim.
İçeri girdim. “Gel Demircim şöyle otur.”
“Buyrun beni niye çağırdınız.”
“Evladım sana çok güzel bir haberim var. Seni evlat edinmek istiyorlar.”
Güldüm bu sözüne alayla. İçimden dedim bu mu güzel haber?
“Kaç kere demem lazım istemiyorum. Zaten 18 olucam birkaç aya. Gerek yok sağolun.”
“Oğlum bari bir görüş şu aile ile beni darlayıp duruyorlar. Ben ikna edemedim dedim istemeyeceğini ama yok.”
Bıkkınlıkla ofladım. “Tamam görüşeyim.”
“Heh tamam sen görüşme odasına gidip ordalar bekliyorlar.”
Bıkkınlıkla ilerledim. Her ay bu mevzularladan bezmiştim artık. Gitmek istemiyordum niye kimse anlamıyordu bunu. Ben Eylül’ü ve arkadaşlarımı bırakıp gitmek istemiyorum.
İçeri girdiğim an masada oturan adam ve kadına baktım. Kadın beni merakla süzerken gözünde aradığını bulmuş bir eda vardı.
Ardından adamda gezdirdim gözlerimi sandalyeye otururken. Sert bir mizacı vardı, otuzlu yaşlarındaydı galiba. Bakışları sinsi gibi gelmişti hoşlanmamıştı.
“Ben Aslan.” Diyerek söze girdi. “Bu da eşim Nilüfer.”
“Demir eğer kabul edersen seni İstanbul’un en lüks villasında, en pahalı yemekler ile yaşatırım. En pahalı kıyafetler senin olur. Arabalar, yatlar, katlar ne ister-“
Sözünü kestim hızla.
“Teşekkürler ama benim bunlarla işim yok. Zahmet edip gelmişsin sağolun ama ben istemiyorum. Birkaç aya 18 olacağım zaten.”
Karşımdaki adamın gerildiğini hissettim. Başını yana yatırdı düşünerek. Yanındaki kadın ise sinsice güldü.
“Tam tahmin ettiğim gibi biriymişsin Demir. Senin parada gözün olmadığını tahmin etmiştim. Çünkü sen de paradan daha değerlisi var…”
Merakla gözlerimi kıstım, kaşlarım çatıldı. Elini cebine atıp birkaç fotoğraf çıkardı.
Tam önüme gelecek şekilde yerleştirdi.
Eylül ve arkadaşlarımın resimleri ile öfkeyle ona döndüm.
“Sen bunları ner-“
“Beni dünle genç adam. Ben evlatlık edineceğim kişiyi derinlemesine araştırdım tabiki. Bak bi de ne buldum. Bu çocuğun çok sağlam dostları olduğunu ve…”
En ortadaki Eylül’ün fotoğrafını bana doğru yaklaştırdı. “En değerlisinin bu tatlı kız olduğunu fark ettim.”
“Sana ne bunlardan. Bunlar benim özelim seni ilgilendirmez.”
Güldü alayla. “Sana son kez soruyorum kolaylıkla kabul ediyor musun evlatlık olmayı yoksa başka yollar mı deneyelim?”
Onun gibi sertçe baktım. “Kabul etmiyorum.”
Alayla baktı. “Peki madem masanın altına bak.”
Tereddütle gözüm oraya kaydı gördüğüm silah ile yutkundum.
“Merak etme bu silahın ucunda sen yoksun bu fotoğraftakiler var. Hepsi benim radarımda. İzliyorum, görüyorum. Ve sen bu anlaşmayı kabul etmezsen…”
Elini masaya vurdu. “Bum hepsi ölür.”
“Sen delirmişsin.” dedim bir anda.
“Çok doğru.”
“Nerden bileceğim onları izlediğini. Saçmalık bu!”
Arkasına yaslandı rahatça. “Bulut şu an sahilde Zeynep ile oturmuş şarkı dinliyorlar diye biliyorum ara sor.”
Hızla aradım Bulut’u.
“Kardeşim nerdesin ne yapıyorsun?”
“Zeynep ile sahilde şarkı dinliyoruz ya ne oldu ki.”
“Yok bir şey.” Hızla kapadım telefonu. Korku tüm bedenimde gezindi.
“Şimdi bana inandın mı Demir?”
Gözlerimi kaçırdım. Ne yapmalıydım şimdi? Köşeye sıkışmıştım adeta. Bu adamda mafya tipi vardı adeta. Gerçekten öldürebileceği hissi doğuyordu adeta. Tam önümde duran Eylül’ün gülümseyen yüzü ile bakıştık.
Aldığım karardan ömrüm boyunca pişman olacağımı biliyordum.
Ama ben gitsem de o üniversiteyi kazanırdı ve İstanbul’a gelirdi. İşte o zaman tekrar karşılaşırdık belki.
Affet beni sevgilim…Her şey senin için.
“Bana bir söz ver.”
Merakla devaö etmemi bekledi.
“Onların kılına bile dokunmayacaksın, zarar vermeyeceksin. Ancak böyle kabul ederim. Derdin benle onlara dokunma.”
Gülümsedi. “Hay hay paşam. E hadi siz arabaya geçin evrakları ben hallederim. “
Bavuluma eski kıyafetlerimi Eylül ile yaptığım sulu boyayı, saksıyı aldım sadece.
Vücudumda kocaman bir ağırlık vardı. Kalbim ağrıyordu adeta. Yağmur başlamıştı. Arka koltuğa oturdum.
Sessizce verdiğim kararı düşündüm. Mantıksızdı belki de. Böyle olmamalıydı. En azından veda etmeliydim onlara.
Aslan şöför koltuğuna oturur oturmaz kapıya yöneldim. “Benim veda etmem laz-“
“HİÇBİR YERE GİTMİYORSUN.” Sert sözü ile aynadan göz göze geldik. Artık anlaşmamız başladı genç adam.
Belindeki silahı bana doğru gelecek şekilde koydu. “Artık namlunun ucunda onlar değil sen varsın.”
“En ufak bir hatanda, onlara gidip bir şey anlatırsan da bu silahın mermisi kalbinde olur.”
Adeta titredi bedenim. Sessizce ağladım. Koca yol uzadı gitti ve ben ilk defa yenildim.
Akşam olduğunda bu koca evde yapayalnız hissediyordum artık. Ait değildim buraya. Acaba Eylül nasıldı? Benim yokluğumu fark etmiş miydi? Burak Bulut Zeynep beni aramış mıydı acaba?”
Masaya Aslan içkisini içerek oturdu. Önüme birk evrak koydu.
Bunlar artık yeni bilgilerin. Merakla baktım ona.
“Artık soy adın Karakurt. Kimliğin bu, telefon numaran da. Üniversiteni ayarladım. “
“Bunlara ne gerek var?”
“Çok soru soruyorsun Demir dediğimi yap.”
Öfke bedenimde gezdi. Bu da neydi böyle?
“Onların nasıl olduklarını bilmek istiyorum.”
Güldü alayla. “Aptal mısın sen? Artık onlar yok hayatında.”
Hırsla ayağa kalktım. “Uzak durucam dedim. Onları izlettirdiğini biliyorum bana da nasıl olduğunu söyle!”
“KES!”
Elindeki içki şişesini yere fırlattı adeta. “BAK ÇOCUK BU SAATEN SONRA BENİ. KURALLARIM GEÇERLİ.”
“BÖYLE ANLAŞMADIK.” güldü alayla.
“Sen inanadın mı ona?”
Sendeledi bedenim.”Ne demek istiyorsun.”
Bana doğru yavaşça adımladı. “Sen Demir bu eve hapissin artık. O arkadaşlarından haber almak yok, Eylül asla yok. Bitti İzmir hikayesi.”
“HAYIR, HAYIR!”
Bir anda elleri boğazımı buldu sıkıca sıktı başımı duvara yasladı.
“BENİ SİNİRLENDİRME NE DEDİYSEM O.”
Gözlerim dolarken fısıldadım. “Bana artık oğlumsun dedin.”
Güldü. “Ne çabuk inandın öyle!”
Elleri boğazımdan çekildi hızla nefes almaya çalıştım. “Senin gibi bir yetim ben olmasan böyle yemekler yiyebilir mi?”
Tuttuğu su bardağını bana fırlattı yanımdaki duvarda parçalandı.
“BÖYLE LÜKS ŞEYLER GÖRDÜN MÜ HE SEN KÖPEK!”
Tabak hızla üstüme gelirken zorla yana kaydım ama başarısız oldum. Tabağın parçalarından bir kalbimde bir yere saplandı acıyla inledim.
Ama o durmadı tüm öfkesini kustu adeta. Tüm masa yerle bir oldu.
En son bana döndü. “Senin gibi bir yetimi kim sever?” Yere tükürdü yüzüme tükürür gibi.
O odadan çıkarken acıyla yere oturdum. Her yerimden camlar batması umrumda olmadı.
Ağladım sadece. Kaderime ağladım. Eylül’e, bize ağladım.
Anlattığım anıların arasında ezildim adeta. Aynı o geceki gibi çöktüm cam kenarına ağlamaya devam etti. Ama bu sefer tek ben değil hepsi ağlıyordu.
Zeynep hıçkırdı acıyla. Bulut ağlarken volta atıyordu.
“ALLAH KAHRETSİN!” Burak öfkeyle bağırdı ağlarken.
“Sen neler çekmişsin kardeşim. Biz seni koruyamadık asıl. En başında seni bulduğumuzda anlamıştım bakışlarından.”
“Hayatımı mahvetti o adam. Her şeyimi aldı. Sizi kaybettim.”
Zeynep baktı gözlerime. “Yıllarca bilmeden suçladık seni. Terk ettin sandık. Oysa…” devamını getiremedi yutkundu.
Bulut söze girdi. “Ya anlamıyorum bu adam niye seni evlatlık edinmek istedi bu kadar. Sebep ne?”
Ayağa kalktım. “Yıllarca bu sorunun cevabını aradım ve buldum.”
Hepsi ağlamayı bırakıp bana odaklandı. “Bulut bilgisayarı getirir misin?”
Cebimdeki zarfı çıkardım. Elimde bir sürü kopyası vardı. “Toplanın şöyle anlatacağım.”
Hepsi masaya oturdu. Bulut bilgisayarı getirdi.
Belgeleri teker teker çıkardım. “Aslan Karakurt o zaman öğrendiğimiz gibi bir abiye sahip. Alparslan Karakurt o da. Ve bakın bu da velayet kağıdı. Burda Hasan Karakurt’un yani babalarının bıraktığı bir velayet mektubu. Diyor ki tüm mirasımı Demir Karakurt’a bırakıyorum.”
Hepsi merakla bana baktı. “Peki ga o kim.”
Alttaki fotoğrafı çıkardım. İşte bu çocuk benle yaşıt.
Bulut tam aklımdaki şeyi sordu. “Siz ne kadar da çok benziyorsunuz.”
“Aynen öyle ve bizim Çanakkale’de gördüğümüz mezarlar onlara ait. Bunca zaman bunun basit bir ölüm olduğunu düşünüyordum, düşünüyorduk. Yanılmışız.”
Flaşı taktım. Videoyu oynatmaya başladım.
Video boş bir depoda her yeri bağlı Alparslan Karakurt ile başlıyordu. Sonra içeri Aslan girdi.
“Ah be abicim ne kadar da safsın. Gerçekten oğlunun mirasınını yemesine izin vereceğimi mi sanıyordun. Yanılıyorsun.”
Güldü psikopatça. “Biz kardeşiz Aslan ne yapıyorsun ben niye burdayım.”
“Çok basit abicim basit bir kumpas. Senin ve biricik oğlunun canına karşılık tüm miras.”
“SEN DELİRMİŞSİN!”
“Aynen öyle.”
İki el silah sesi duyuldu. Üçü de şokla dona kaldı. İçeri koşarak giren Demir babasının kanlar içindeki bedenini gördüğü an dona kaldı.
Tam bir şey diyecekken izin vermedim. Tam kalbinden vurdu onu da.
Zeynep acıyla hıçkırdı. Bulut ağzı açık kaldı. Burak gözleri yaşla izledi. Ezbere bildiğim videoyu duygusuzca izledim.
Kayıt bittiği an devam ettim. O Çanakkale’de sandığımızdan daha fazla ayrıntı vardı. Bunu çok sonradan fark ettim.
“Alparslan solak ama bu imza sağ ile yazılmış. Taklid edilmiş. “
“Bir dakika şu kadın Nilüfer denen kadın değil mi?”
“Aynen öyle Zeynep aslen Alparslan’ın eşi ama anlaşılan Aslan ile gizli bir ilişkisi vardı. Ve bu ikisinin öldürüp annelerini Çanakkale’ye gönderdi. Haplar verdi. Kadın zaten alzaymırı, unutacağını biliyordu.”
“Ardından beni soktu hikayeye. Sanki Demir Karakurt hiç ölmemiş gibi gösterdi. Bana onun eski kimliğini telefon hattını verdi. 10 yılımı verdim bu sırrı bulmaya. Ve sizle gittiğimiz o gece flaşı buldum. Bu yapbozun son parçasıydı.”
“Gerçekler bunlar…”
Hepsi sindirmeye çalıştı duyduklarını. “Bunlar siz de kalsın. Ben de kopyası var zaten. Eylül’e de bugün o yüzden gittim. Tüm bunları anlatmaya her şey faklı gelişti. Fakat bunların hepsinin flaş ile birlikte masaya bıraktım sabah her şeyi öğrenecek.”
“Bu Aslan tutuklanmalı Demir. Bu adam katil.”
Burak tek nefeste söyledi cümleyi. “Haklısın kardeşim. Ve artık sıra bende. O adam hayatımı mahvetti sıra ben de. Ama artık daha fazla bekleyemeyeceğim. Güneş’in doğmasına çok var artık Eylül’ün bir an bile bana öfkeyle bakmasına dayanamam. Her şeyi bilmeli.”
“Demir dur!”
Tam kapıdan çıkacakken arkamı döndüm. Onları izledim biricik dostlarımı. Çocukluğumdan beri sahip olduğum tek şeylerimi izledim. Gülümsedim göz yaşlarımın arasından.
Cebimdeki mektubu çıkardım. “Eğer benden haber alamazsanız bunu Eylül’e verin.”
Zeynep eline tutuşturduğum mektup ile kalakaldı. Gülümsedim acıyla hızla arkamı döndüm.
Fakat kader ağlarını benden hızla örüyordu ve Aslan asla hafife alınmayacak bir insandı.
Eylül’ün evinden beri Demir’i izleyen Aslan’ın adamı aradı başkanını.
“Ne oldu?”
“Her şeyi anlattı efendim.”
Güldü Aslan. “Aptal çocuk. Yazık oldu, saten onla işim bitmişti. Arabasının frenlerini boz. Ölümü benim elimden olacak.”
“Anlaşıldı efendim.”
Hızla frenleri bozup ortadan bir gölge gibi kayboldu adam.
Demir ise bunu fark etmemişti bile. Hiçbiri fark etmemişti.
Hemen arabaya atladım. Hızla gaza bastım. Gözlerimden yaşlar akmaya devam ediyordu. Camı açtım nefes almak amacı ile. Derin bir nefes çektim içime. Titreyen ellerim ile sigara yaktım.
İçimden fısıldadım geliyorum Eylül…
Her şeyi anlatmaya geliyorum…
Gaza ne kadar bastığımın farkında bile değildim o an. Yollar boştu daha da hızlanabilirim sanıyordum.
Fakat tam önümden gelen ters yöndeki araba ile hızla frene bastım. Duramıyordum.
Frenler çalışmıyordu. Yine basmaya çalıştım ama işe yaramadı ve her şey saniyelik saliseler içinde yaşandı. Arabaya çarpmamak için hızla direksiyonu kırdığım an sertçe çarptım.
Tek duyduğum şey çarpışma sesi, çığlıklar, gaz kokusu, alevin sıcaklığı, siren sesleri.
Ve bir anda her şey sessizleşti…
Ölüm yelkovan ile savaş haline girdi ve akrep kaybetti…
