“Helal olsun be Selin. Yine kazanmışsın davayı.” Yanımda gururla yürüyen arkadaşımı izledim. İkimizde bu sabah uzun iki duruşmadan çıkmıştık ve kazanmıştık.
Şimdi de kızlarla buluşmaya gidiyorduk. “Teşekkürler güzelim. Görevimiz. Hem seni örnek alıyorum.” Kıkırdadık aynı anda.
Hava bugün biraz rüzgarlıydı ikimizde artık sonbaharın izlerini hissediyorduk havada. Ferit bizi Zeynep’in kafesine bırakmıştı hızlıca.
Hemen içeri girdik üşümemek adına. Kapıdan geçtiğimizde öten minik zil ile gülümsedim. Zeynep yine çok güzel süslemişti. Kalabalıktı kafe sandığımızdan daha fazla müşterisi vardı. Ayşegül’de bir yandan makinada kahve hazırlıyordu.
Kahveleri masalara dağıtan Zeynep bizi görür görmez gülümsedi. Kasada olan İrem’e işaret verdi. İrem’de bugün ilk kez hastaneden erken çıkabilmişti biz de hemen plan yapmıştık.
“Gelin kızlar şu masaya oturun.”
İrem bizi oturturken Zeynep’te minik bir tatlı ve kahve getirdi. “Benden bunlar kızlar. Hemen geliyorum. “
Zeynep içeri geçip önlüğünü çıkarırken İrem de yanımıza oturdu. Ve ardından Zeynep de geldi.
“Ay kızlar hemen dün gece ben gittikten sonra ne oldu anlatın ya çatlayacağım meraktan.”
Kıkırdadık Selin’in şirin haline. Sözü Zeynep aldı.
“Olan şu kızıl bombam Eylül sonunda duygularını kabul etti.”
Gözler bana çevrildi. Yanaklarım kızardı. Kahvemden yudumladım sessizce.
“Ve bir de Demir Eylül’ü öpmüş.”
Şokla kalan Selin ne diye yükseldi tabiki.
“Kız harbi mi?”
Kafa salladım sessizce. “E o zaman tamam işte sorunlar çözülmüş olmadı mı?” diye sordu İrem.
“Aslında olmadı İrem. Evet ikimizde kaçamıyoruz birbirimizden ama bu gerçeği değiştirmiyor ki. Elimizdeki tek umutta çöp oldu. Bir mezardan başka bir şey bulamadık. Demir’in beni terk ettiği gerçeğini hiçbir şey örtmüyor.”
Herkes sessizleşti. Yağmur yağmaya başlarken o güzel görüntüyü izledim.
Aklıma yine Peçeteli Çocuk geldi…
Demir’in ağzından:
Yağan yağmuru boş gözlerle izledim. Balkon kapısı açıktı rüzgarla süzülen perdeyi izledim öylece.
Ev sessizdi. Kimse yoktu tek ben vardım ama bu sefer kendimi de bulamıyordum.
Adeta kaybolmuştum. Avuç içimde sıktığım flaşa kaydı gözlerim.
Gerçekler…
Acıyla sızladı kalbim. Sigara yaktım. Bu bugün kaçıncı içtiğimdi bilmiyordum. Ama düşünmekten başka hiçbir şey yapamıyorum.
Sırtımı duvara yaslamış öylece oturuyordum yerde. Morluklarım acıyordu ama aldırmadım. Tişört giymek istemiyordum.
Ayağa kalktım yavaşça. Balkona doğru ilerledim. Yağmuru izledim. Kendime sordum.
Şimdi ne yapmalıyım?
Hangi yolu izlemeliyim?
Nasıl bir strateji kullanmalıyım?
Sorular bitmedi ama ben cevap aramaya devam ettim. Öfke tüm bedenimde geziniyordu ama mantıklı davranmalıydım.
Masada duran belgelere kaydı bakışlarım. Kopyasını çıkarmıştım bilerek. Hatta kasama bile koymuştum. İşimi sağlama almalıydım. Bu flaştakilerin de yedeğini almıştım.
Derin bir nefes daha çektim içime. Yansımamda gördüğüm her morlukla bakıştım adeta.
İntikam… tek bir kelime vardı zihnimde gezinen. Damağımda acı bir tat bırakıp yakıyordu bu söz.
Kendim için, Eylül için yapacaktım bunu. Özellikle 17 yaşındaki Demir için.
Masada duran mektuba takıldı gözüm. Burukça gülümsedim. Aklıma Eylül geldi.
Ruhu Yaralı Kız…
Artık bu oyunu nasıl devam ettireceğimi çok iyi biliyorum. Şah mısın bu oyunda vezir mi? Hep şah daha önemli gibi gelir ama şahtan daha bile güçlüdür vezir.
Aslında şahın vezirin atın bile önemi yok bir satranç oyununda. Eğer bir satranç oyununda oyuncular insansa ne piyonun önemi var ne şahın ne cesurun önemi var ne korkağın ne öne çıkanın önemi var ne arkada kalanın.
Çünkü bir insan için önemli olan şah-mat yapmak piyonu şaha kaldırmak değil.
Gülümsedim. Savaş başlasın…
Eylül’ün ağzından:
Kızlarla kafe sonrası dükkanı kapatıp yağmurda yürüye yürüye benim eve gelmiştik.
“Oyy kızlarımm gelmiş.” Esra teyzem hepimizi kucakladı adeta. Mutfakta sıcak çayımızı içerken yağmurun sesini dinliyorduk.
Bir yandan Esra teyzem kendine örgü örme kankasını bile bulmuştu. İrem ile oturmuş atkı örmeye başlamışlardı.
Tam o sırada kapının açılıp kapanma sesi geldi. Tam kim o diyecektik ki Mert koşarak mutfak kapısında belirdi.
“Ablacım ne oldu, ne bu hal?”
“Abla bugün İpek’in doğum günü. Benim sürpriz bir şeyler yapmam lazım. Ben ne yapmalıyım ya?”
Onum bu tatlı haline kıkırdadık. Zeynep Mert’in eline sıcak çay verdi.
“İlk önce hediye aldın mı ablacım.”
“Aldım tabi Zeynep ablam.”
“Aferin ablacım. Şu kutlama işini nasıl yapsak ya?”
Esra teyzem aklına gelen fikirle kocaman gülümsedi. “Ya o iş kolay. Biz şimdi sofrayı donatırız bi güzel. Oğlum sen de bi koşu git süslemek için malzeme ve pasta al. Akşam da İpek yavrumu getirirsin.”
“Yaa sen bir tanesin Esra sultan.” Mert Esra teyzeyi yanaklarından öperken hepimiz bu fikri çok beğenmiştik.
“E haydi o zaman hadi bakalım ekip iş başına.” Selin önlüğünü bağlarken bize verdiği komutla kıkrdayarak doğrulduk. Mert koşarak malzemeleri almaya gitti.
“Ya bizimkileri de çağıralım akşam Esra sultan. Ben sözlüm olmadan yapamam.”
Hepimiz kahkaha attık Zeynep’in yeni gelen hallerine.
“Kız senin de içinde varmış yeni gelinlik.” İrem son noktayı koymuştu.
Şarkılar çalmaya başladı gene, yağmur usulca yağarken biz yemek yapmaya devam ediyorduk.
Esra teyzem börek, Selin mercimek köftesi yapıyordu, Ayşegül kurabiye, İrem kısır, Zeynep’e makarna salatası yapıyordu. Ana yemekten çok böyle tatlı bir gün havası vermiştik adeta. Ben de sarma yapıyordum. En zor iş bana kalmıştı ama halimden memnundum.
Demir afiyetle yerdi işte ne güzel. Hepimizin aklında birileri vardı. Zeynep spor salonundaki sözlüsünü düşünüyordu, İrem hastanedeki sevgilisini, Ayşegül yeni çıktığını…
Mert hızla geldiğinde süs işini Ayşegül ile hallettiler tabi ben de oturduğum yerde sarma sararken nasıl yapmaları gerektiğini gösteriyordum.
Pastanın üzerine mumları da dizdik. Yemekler hava kararırken hazır olmuştu. Son kez sarmayı kontrol edip altını kapatıp tabağa koydum.
“Ay yorulduk ama deydi be.” Zeynep gülümseyerek söyledi cümlesini masaya bakarak.
“Vallahi bize en güzel terapi yemek yapmak kızlar.” Kıkırdadık Selin’in sözüyle.
Kapı çaldığında bizimkilerin geldiğini anladık. Zeynep en önde adeta kapıya uçtu. Hepimiz kıkırdayarak peşinden ilerledik.
“Aşkım bir tanem!”
Burak hızla sarıldı Zeynep’e. Bulut ve İrem muhabbete dalarken en arkada duran Demir ile göz göze geldik.
Siyah boğazlı kazak ve pantalonlu vardı üstünde. Deri ceketini yeni çıkartıp asmıştı. Yorgundu gözleri anladım.
Puslu bakıyordu adeta. Gülümsedim. Üstümde eteğim ve kazağım ile makyajsız yine karşısındaydım. Ona sarılmak için bilerek herkesin içeriye geçmesini bekledim.
En son biz kaldık kapıda.
Sıkıca sarıldım. Başı ihtiyaçla boynuma gitti. Saklandı orada. Soru sormadım. Anlatamazdı biliyordum artık.
“Sana çok ihtiyacım var Ruhu Yaralı Kız.”
“Burdayım…” sırtını sıvazladım. “Hiçbir yere gitmiyorum burdayım.”
“Hep burda ol…” yavaşça geri çekildik.
“Açsındır gel biraz yemek ye. Sarma yaptım hem.”
Yanağımı okşadı usulca. “Sen ne kadar güzelsin be yavrum. Kurban olurum sana.” Elinin üstüne elimi koydum.
“Böyle bakma bana ama konuşacağız ilk önce yemeğini ye.”
Usulca onayladı beni. Elinden tuttum içeri götürdüm o da diğerleri gibi masada yerini aldı. Kapı tekrar açıldı işte şimdi sıra İpek’teydi.
Mert onun gözlerini kapamış bir şekilde mutfağa getirdi. Hepimiz hazırda bekliyorduk. Komutumuzla gözlerini açtı. Bulut ve Ferit aynı anda konfetileri patlattılar.
Hepimiz bir ağızdan iyiki doğdun diye şarkı söylemeye başladık. Mutlulukla gözleri doldu.
“Ya Mert inanamıyorum çok teşekkür ederim.”
“Bize değil sevgiline teşekkür et İpekcim o planladı. Hadi bakalım dilek tut üfle. “
Tam o sırada İpek’in arkasından tatlı bir kız koşara geldi masaya.
“Pasta!” Tatlı heyecanı ile paytak paytak koştu yanımıza.
“Tanıştıramadım sizi bu Hilal kız kardeşim. Bırakıcak yer yoktu o da benimle geldi.”
İrem onu kucağına aldı. “İpek sen hemen mumları üfle yoksa ben bu tatlı canavarını tutamayacağım.” Hepimiz kıkırdadık.
İpek mumları üflediği an kocaman bir alkış tufanı koptu. Ardından hepimiz masaya oturup yemekleri yemeye başladık.
Zeynep Burak’a yaptığı kısırdan yediriyordu, İrem Bulut’a ben hamaratım şovu yapıyordu, Ferit ikinci tabağını gömüyordu. Onların bu hallerine kıkırdadık. Gözlerim tam karşımda oturan Demir’de duraksadı.
Sadece sarma yiyordu. İştahı yoktu biliyordum. Ama yinde de zorluyordu kendini. Çok az makarna koydum ayağa kalkıp. Bana bakan gözlerine karşı sessizce yanıtladım.
“Benim için az da olsa ye mideni bastırır.”
Minnetle gülümsedi. Zorlayarak yedi biraz. Yemek işi bitince herkes salona geçiyordu yavaş yavaş.
İşte tam şu an kaçabilirdik. Tabağını tezgaha koyan Demir’in elini tuttum.
“Gel benimle…”
İtiraz etmedi yavaşça beni takip etti. Arka bahçeye ilerledim. Yerdeki pufa yavaşça oturdum. Yağmur sertçe yağarken izledim onu.
Omzuma konan battaniye ile duraksadım. Yavaşça yanıma oturdu. “Üşüme güzelim sıkıca sarıl.”
Dediğini yaptım sıkıca sarıldım. Benden izin isteyerek sigara yaktı.
Onu izledim yavaşça. Sigara bitene kadar konuşmadık yağmuru izledik. Sigarayı söndürdü yavaşça.
“Eylül…” adım ağzından çok hüzünlü çıkmıştı adeta.
Göz göze geldik. Öyle bir baktı ki…
Saklanabilir miyim dedi bana…
Yavaşça boynunu sola eğdi.
Lütfen dedi.
Elim ensesine gitti. Sıkıca bastırdım başını boynuma. Kastığı bedeni gevşedi. Elleri sarıldı belime yavaşça. Yavaşça uzandım başımı yastığa yasladım. Ellerim ensesindeki saçları okşadı.
“Korkuyorum Eylül.” sessizce fısıldadı.
“Neyden?”
“Seni kaybetmekten, sizi kaybetmekten.”
Saçını öptüm. “Ben burdayım Demir biz buradayız. Bir yere gitmiyoruz. Hem Ruhu Yaralı Kız Peçeteli Çocuk’u öyle kolay kolay bırakmaz. “
Kıkırdadı boynumda. “Bırakmaz dimi?”
“Bırakmaz tabi. Anlatmadığın o şey neyse sen üstünden gelirsin biliyorum.”
Derin bir nefes çekti. Boynuma bir öpücük kondurdu. Uykusuzdu gözleri az sonra düzenli nefeslerinden uyuya kaldığını anladım. Hiç hareket etmedim. En azından beş dakika da olsa uyumalıydı.
Korkularını anlıyordum çünkü ben de korkuyorum. Tüm eksik parçalarımı bulduktan sonra onları tekrar kaybetmekten çok korkuyorum…
Beş dakika sonra Demir’in titremesi ile kabus gördüğünü anladım.
“Demir.” Yavaşça sarstım onu. Tekrar seslendim. Bir anda hızla gözlerini açıp başını boynumdan kaldırdı.
“Eylül!” Endişeli sesi ile yanağımı okşadı.
“Kabus görüyordun Demir. Sakin ol iyiyim.”
Alnımdan öptü yavaşça. Aramızdaki mesafeyi bozmadı. Güzel yüzünü izledim. Yavaşça elimi kirpiklerinde gezdirdim.
“Anlatmak ister misin?”
Elini avuç içime yasladı. “Sadece gördüklerimi unutmak istiyorum güzelim.”
Avucumu öptü derin bir nefes çekerek. Sıcak dudakları ile titredim adeta.
“Demir senin ateşin mi var?”
Hemen elimi alnına koydum. “Demir yanıyorsun sen!”
“Yaktın beni güzelim…” Ateşten gözünü zor açarken bile bana yürümeyi bırakmıyordu. Yandan gülüşüne karşı kıkırdadım.
“Hadi kalk sana ilaç bulalım.”
İkimizde içeriye geçtik. Hemen ilaç getirdim.
“Al bakalım iç bunu. Ben yemeklerden kaplara koyarım evde de yersin hem ilacını da içersin bir daha. Ihlamurda koyarım şimdi.”
Gülümseyerek izledi beni. “Zahmet etme güzelim iyiyim ben.”
“Olmaz Demir. Ne zahmeti. “ Elini tuttum. “Gel içeri geçelim. “
Bizimkiler koltuklara kurulmuşlardı bile. “Heh biz de nerde kaldınız diyorduk?”
Selin ortaya attığı lafı ile herkes kıkırdadı. Demir lafı çevirdi hemen yanıma otururken.
“Sohbet ediyorduk canım asıl sen anlat bakalım Mert Bey aldın kupayı da.”
Mert gururla gülümsedi. Bulut gururla sırtını sıvazladı. “Aslan kardeşim be nasıl kazandırdı maçı”
“Asıl son daki o öpücük neydi öyle?” Zeynep’in sözü ile yan yana oturan Mert ve İpek kızardılar. Hepimiz güldük bu hallerine.
Muhabbet koyulaşırken salonun kapısından paytak adımlarla Hilal geldi.
Yeni uyanmış haliyle çok sevimliydi. Tatlı dalgalı saçları dolaşmış hali, popişindeki bezi, emziği ile gözlerini ovuşturarak geldi.
Kapının önünde durdu. Hepimiz merakla ne yapacağını izledik. Badem gözleri hepimizi turladı en son Demir’de durdu.
Yavaşça yanına geldi. Tek elinde tuttuğu battaniyesini de bırakmayı ihmal etmedi tabi.
Demir kucağına çıkmak istediğini anladı. Yavaşça kucağına aldı. Hilal sanki Demir’i tanıyormuşçasına kazağına kafasını koydu ve sarıldı.
Hepimiz bu tatlılık üzerine mest olmuştuk adeta. Esra teyzem bir yandan fotoğraflarını çekiyordu.
Bense mutlulukla huzurla izledim onları. Yanı başımda başı Demir’in göğsüne yaslı mışıl mışıl uykuya dalan minik bir kız vardı ve ona sımsıkı sarılan Demir.
Battaniyeyi yavaşça alıp uyandırmamaya çalışarak Hilal’in üstüne örttüm. Herkes ayaklanmaya başladı bilerek bu sefer de Hilal uyanmasın diye mutfağa geçiyorduk. En son yine ikimiz kalmıştık Demir ile.
Hilal’in kıvır kıvır saçlarını okşuyordum. “Çok güzel değil mi Eylül?”
Sorusuna karşın gülümsedim. “Çok güzel Demir…”
Elim alnına gitti yine. “Hafif düşmüş ateşin. Sen de uyu hem yorgunsun arada kontrol ederim sizi.”
Gülümsedi minnetle. Başını yastığa yasladı. Yanağını yavaşça okşadım derin bir öpücük bıraktı.
Sıklıkla yapıyordu bu hareketi ve her seferinde gülümsememi sağlıyordu.
Saat artık bire gelirken hepimiz uykudan bayılmak üzereydik. Demir için hazırladığım yemek kapları ile içeri geçtim herkesten önce.
Birkaç kere kontrol etmiştim onları ama ikisi de aralıksız uyumuştu. Güldüm bu hallerine. Kalabalığın sesine Hilal yavaşça gözünü açtı. Demir de uyandı o an.
İkisi de şapşal şapşal bakıyordu bizi. “Uykucu kuşlar artık gitme vakti.”
Selin kıkırdadı Zeynep’in lafıyla. “Diyene bak birazdan Burak’ın kucağına bayılacak uykusuzluktan.”
“Bayıl aşkım ben seni taşırım.”
Burak’ın lafı şle hepimiz güldük.
“Aramızda en iyi hanımcıya Burak’ı yazıyorum.” Bulut’un lafı ile Burak gururlandı.
“Tabi oğlum.” Zeynep’in alnından öptü.
İpek “Hadi ablacım gel eve gidiyoruz.” diyerek zorla Hilal’i kucağına aldı. Demir’den ayrılmak istemiyordu belli ki.
Herkes ayaklanıp kapıya gidecekken Kemal içeri geldi.
“Eylül!”
Arkamı döndüm hızla. “Kemal sen ne ara dışarı çıktın?”
“Telefonuma bildirim geldi posta için. Bu davetiye sana gelmiş.”
Merakla elime aldım. Herkes de benim gibiydi. Kağıdı açtım ve herkes için sesli bir şekilde okudum.
“Yarın saat 22.00’da düzenlenecek hukuk büromuzun 10. Yıl dönümünü kutlamak amacı ile sizleri de aramızda görmekten onur duyarız…
Aslan Karakurt”
Zihnimden dönen tek bir cümle vardı. Bunu bir plan, oyun olup olmadığı…
İlk soruyu Zeynep sordu. “Gidecek misin ki?”
Demir’e baktım. Gözlerinde birçok duygu vardı. Endişe, öfke en büyüğü de korku.
“Gitme.” dedi tek nefeste Demir.
Kısa bir süre düşündüm. Eğer bu bir tuzaksa da yalnız başıma kendimi av konumuna düşürmeyeceğim.
“Ben değil biz gidiyoruz. Zeynep Burak Bulur siz de benimle gelin. Hepimiz gidersek çok kalabalık oluruz ama birkaç kişi dikkat çekmeyiz. Hem Demir sen de orda olucaksın.”
Üçü de kafa sallayarak beni onayladı.
“Aslan ne planlıyor bilmiyorum ama gidip onu öğreneceğiz…”