İçeriğe geç

Küllerinden Doğan Satırlar

Bölüm 39 · 14 dk okuma

Küllerinden Doğan Satırlar

Bölüm 39

Hayat öpücüğü

Demir’in ağzından:

Bir kez daha cevapsız kalan telefonumla Eylül’ü aramaya çalıştım. Telefonu kapalıydı bir türlü ulaşamıyordum.

Bizimkilerden de haber yoktu hiçbiri Eylül’ün nerede olduğunu bilmiyordu. Endişeyle bir kez daha iç çektim. Odamda turlamaya devam ettim.

Kapı çaldı. “Demir Bey istediğiniz dosyalar.”

“Masaya koyabilirsin. Ben çıkıyorum haber verirsin olanları.”

Hızla arabama bindim. Artık aklıma gelen son çare kalmıştı. Hızla Eylül’ün evine sürdüm arabayı. Kapıyı Esra teyze açtı.

“Kuzum ne oldu? Yüzün bembeyaz olmuş.”

“Esra teyze içimde kötü bir his var. Eylül nerde? Ona ulaşamıyorum.”

Düşünceli bir şekilde baktı o an. Cümleleri tarttı. Aklındakileri söyleyip söylememek konusunda kararsızdı.

“Kuzum, bunu kimseye söylememi istedi ama benim de telefonlarıma cevap vermiyor başına bir iş geldi diye korkuyorum.”

“Ne oldu Esra teyze?” Korku tüm bedenimi sardı.

“Eylül İzmir’e gitti. Sabah gidip akşam dönecekti ama hava kararacak dört beş saate, haber alamıyorum ondan.”

Ellerimi sertçe saçımdan geçirdim. İçimdeki kötü his tüm kalbime yayılma başlamıştı şimdi.

“Tamam ben şimdi İzmir’e gidiyorum. Sağ salim getireceğim onu.”

Arkamdan adımı seslenirken Esra teyze hemen arabaya atladım. İçimdeki huzursuzluk hissi ile gömleğin birkaç düğmesini açtım ve gaza bastım.

Yol tekerlerden kayıp giderken son hızla İzmir’e gidiyordum…

Terk ettiğim o şehire…

Saat yediye gelmişti artık hava iyice kararmıştı sokak lambaları yanmaya başlamıştı. Arabayı Eylül’ün eski evinin yakınına park ettim. Yavaşça indim arabadan, yağmur tüm bedenimi ıslattı. Umursamadım.

Kalbimdeki ağırlık şimdi daha da katlanılmaz olmuştu. Her bir santimi abıyla doluydu bu şehrin.

Köşeyi döndüm hızla. Mahalle bomboştu. Tek bir ses bile çıkmıyordu adeta. Eylül’ün evinin kapısını gördüğüm an kalbim sıkıştı. Yerde yatan bedenine bakakaldım.

“EYLÜL!” Hemen koştum yanına. Bir elimi başının altına koyup göğsüme bastırdım. Diğer elim karnından yayılan kana gitti.

Ceketimi çıkarıp hızla karnına yasladım. “Eylül, Eylül lütfen uyan güzelim!”

Yanaklarını okşadım. “Seni bir kere kaybettim bana bu acıyı yaşatma.”

Kalp ritimleri düzensizdi. Hızla kucağıma aldım. Koşarken bastığım her su birikintisinde bir şimşek çaktı. Yağmur damlaları saçımdan başlayıp Eylül’ün kan kırmızısı parmak uçlarından yere döküldü adeta.

Yol kenarında bize yakın olan hastaneye son sürat koştum.

“Merak etme Eylülüm iyileşeceksin!”

Hastanenin girişine geldiğimde göz yaşlarımda yüzümden dökülüyordu artık.

“SEDYE! YARDIM EDİN!”

Hemen hemşireler geldi. Sedyeye yatırdım. Elini bırakmayarak.

“Hastanın durumu ne? Ne oldu?”

“Geldiğimde baygın buldum. Karnından yaralı yardım edin lütfen.”

“Tamamdır. Siz sakin olun.”

Eylül’ü odaya alırlarken parmak uçlarımız ayrıldı. Bedenim daha fazla taşıyamıyordu bedenimi. Sırtım duvara yaslanırken bedenim adeta yığıldı yere.

Göz yaşlarım hıçkırıklara dönüşürken öfkeyle ellerimi saçımdan geçirdim.

“Daha erken gelmeliydim. Aptalsın Demir, aptalsın!” Elimle sertçe başıma vurdum. Öfkem kendimeydi.

“Ne olur Eylül sen de gitme. Beni kimsesiz bırakma.”

Aslan’ın dediği laflar geldi aklıma. On yıldır zihnimden bir an bile silinmeyen lafları.

Seni kim sever ki…

Kimsesiz aciz bir çocuksun sen…

Kaç saat geçti bilmiyorum. Bedenim uyuşmuştu göz yaşlarım durmuştu artık. Yoğun bakımdan bir hemşire çıktı. Hızla ayaklandım.

“Hastanın yakını sizsiniz sanırım.”

“Evet benim.”

“Neyi oluyorsunuz ailesine haber vermemiz gerekiyor. “

“Ailesi benim…Yani eşiyim ben.” Yalan söylüyordum biliyorum ama Mert şimdilik bu olayı öğrenmese daha iyi olurdu. Çocuk maçlarına hazırlanırken bu haber onu yıkardı.

“Tamam. Eylül hanım iyi yarayı kapattık. Kanama da durdu. Normal odaya alacağız. Bugün misafir edelim yarın da taburcu ederiz. Siz de kayıt işlemlerini yaptırabilirsiniz.”

Hemşireyi onayladım. Kayıt işlemlerini halledip hemen Eylül’ün odasına ilerledim. Kapıyı sessizce açtım uyuduğunu düşünerek.

Sevdiğim kadını izledim. Saçları yatağa dağılmış. Beyaz elbisesi gitmiş mavi bir hastane kıyafeti giydirilmişti. Kolundaki serum beyaz cildini yine morartmıştı.

Yan taraftaki sandalyeye oturdum yavaşça. Uyandırmaya korksam da parmak uçlarım yavaşça parmak uçlarına değdi. Elini elimin içine aldı. Soğuktu elleri bedenimdeki sıcaklık ona yayılsın istedim.

Parmağımla bileğinden kalp atışlarını takip ettim. Başımı yavaşça eline yasladım gözlerimi kapatarak.

“Beni ne kadar korkuttun bir bilsen Eylülüm. Tek bir şansım olsa acını alır kendim yaşardım. Benim güzelimin canını nasıl yakarlar? Nasıl kıydılar sana?” Bir öpücük daha kondurdum eline dudaklarım yaslı kaldı. Gözümden bir yaş damladı.

O sırada farkında değildim ama uyanan Eylül gözleri dolu bir şekilde beni dinliyordu oysaki.

Tuttuğum eli hareketlenip yanağımı kavradı. Şaşkınlıkla gözlerimi açtım.

“Burdasın…” tek bir cümle döküldü dudaklarından.

Gözlerim gözlerinde asılı kaldı o an. Benim de onun da gözleri doluydu.

Gerçek olup olmadığımı anlamak ister gibiydi bakışları. Kalbim ne derse onu yaptım o an.

Ayağa kalktım. Avuç içlerim soğuk yanaklarını kavradı. Yavaşça gözlerimi kapadım ve dudaklarımızı birleştirdim.

İlk başta şaşkınlıkla dona kalan bedeni sonra gevşedi. Elleri yanaklarımı buldu benimki gibi. Yavaşça öptüm onu. Beni hissetsin istedim. Burda olduğumu, yanımda olduğunu.

Kalbi kırık canı yanıyordu biliyordum. Bu acıyı eskiden yaptığımız kalp dövmeleri bile iyileştiremezdi. Ama bu sefer dudaklarımdan ona doğru akan tüm sevgimi hissetsin istedim.

Ne yapmak istediğimi anladı. Yavaşça ayrıldı dudaklarımız. Aramızdaki minicik mesafeyi bozmadım. Gözünden akan göz yaşını parmağımla sildim. Gözünün kenarından öptüm.

“Artık ağlamak yok güzelim.”

Kıkırdadı acıyla.

“Demir…” İç çektim adım ne kadar güzel çıkmıştı dudaklarından.

“Söyle hayatımın anlamı.”

“Uyuyalım mı? O gün ben seni uyuttum ya kollarında sen de beni uyutur musun? Beni 17 yaşımda yetimhanede sakladığın gibi saklar mısın?”

Gülümsedim. “Seni her zaman ne zaman istersen saklarım, gizlerim, korurum.”

Yana kaydı hafifçe. Işıkları kapattım ama perdeleri açtım. Ayın ışığı vurdu karanlık odaya. Yanına uzandım kollarımı açarak. Hızla kollarıma sığındı.

Sessizce bekledim anlatmasını. Biliyordum ki şu an savaş veriyordu kendiyle. Bir eli yavaşça karnına gitti. Yaranın üstünde duran elinin üstüne koydum elini.

Derin bir nefes aldı. “Babam yaptı.”

Gözlerimiz birleşti. “Bana güzel sözler söyledi, son kez veda konuşması yapıyor zannediyordum….Ama o cüzdanımdaki parayı çalarken beni b-bıçakladı.”

Kanım dondu. Öfke tüm bedenime yayıldı. “Öfkelenme bitti gitti.”

Saçlarını okşadım. “Güzelim niye geldin bu şehire? Tehlikeli burası.”

“Hatırlamam lazımdı Demir. Kendimi bulmam lazımdı.” Avuç içi yanağımı okşadı.

“Ve buldum…” diye fısıldadı.

Yanağımdaki elini tutup avuç içini öptüm.

“Biliyor musun gözümü açana kadar öldüm zannediyordum.”

“Yapma…Ölümden bahsetme.” Yanaklarını okşadım. “Gerekirse ben öleyim ama sen yaşa Ruhu Yaralı Kız. Yaşamayı en çok sen hak ediyorsun. Ne kadar korktum biliyor musun?”

Dolu dolu olan gözlerimi fark etti. Yavaşça başımı boynundaki boşluğa yasladı. Göz yaşlarımı akıttım acıyla.

“Beni kimsesiz bırakacaksın diye çok korktum. Seni tekrar kaybederim diye çok korktum.”

Saçlarımı okşadı, öptü. Yavaşça çıktım boynundan. “Bu gece ben değil sen ağla bir tanem. Bu gece bu şehirdeki tüm acıların için ağla. Ama yatın uyandığımızda burdan giderken güçlü olmanı istiyorum. Bu şehire Eylül Korkmaz’ın kim olduğunu göstermeni istiyorum.”

Gözleri doldu sözlerimle. Onun gibi başını yasladım boynuma. Sessizce ağladı. Kolları bedenime sarıldı benim gibi. Saçlarını okşadım, öptüm…

Şunu bil ki Eylül senin saçının bir teline dahi zarar gelmesine asla bir daha izin vermeyeceğim…

Eylül’ün ağzından:

Sabahın ilk ışıkları gözlerime vururken uyandım. Gözlerim hastane odasında dolaştı. Sanki eski günlerdi ki gelmişti o an.

Eskiden Yağmur ile kaldığımız hastane odasına benziyordu burası.

Yan tarafım boştu. Yavaşça doğruldum canım acısa da. Demir’i aradı gözlerim. İç sesim konuştu o an.

Gitti.

Seni yine terk etti.

Panikle iç çektim tam o sırada yan tarafımdaki sandalyedeki notu gördüm. “Güzelim sana bir şeyler almaya gittim beni merak etme. Seni seviyorum…”

Derin bir iç çektim. Gitmemişti.

Tam o sırada kapı açıldı. Karşımda duran Demir ile gülümsedim.

“Uyanmışsın güzelim. Bak sana neler aldım. Bugün çıkabilirmişsin üstünü de değilirsin.” Yanıma adımladı elindeki poşetler ile. Öylece durup onun saf heyecanını izledim.

Elindekileri bırakıp yatağın kenarına oturdu, yanağımı okşadı.

“Banyo yapmak ister misin bir tanem?”

Sessizce kafa salladım. Gülümsedi.

“Tamam kahvaltın az sonra gelir. Yersin sonra yarana su değdirmeden ben saçını yık-“

Sözünü kestim hızla.

“Teşekkür ederim.” Şaşkınlıkla duraksadı. Eli elimi tuttu sıkıca.

Bu teşekkür öylesine değildi. Bu teşekkür o bilmese de o gün denizde boğulmadan beni kurtarışınaydı.

“Teşekküre gerek yok. Acın acımdır biliyorsun.”

Aramızda süren bakışma bana dün geceyi hatırlattı. Dudaklarım sızladı adeta. 10 yıl sonra beni yine İzmir’de öpmüştü.

Kapı çalınıp kahvaltım geldiğinde ne kadar canım istemese de bana elleri ile yediren Demir’e karşı koyamadım.

Ardından ise kendimi banyoda sandalyede otururken buldum. Saçlarımı sabunla okşarken gözlerimi kapadım.

“Demir benim burda olduğumu Esra teyze söyledi değil mi?”

Saçımı yıkamaya devam ederken cevapladı. “Ona kızma sakın Eylülüm ben zorladım onu. Kadıncağız da seni merak etmişti, endişeliydi. “

“O da haklı. Kim bilir ne kadar korkmuştur.”

Saçıma su tutarken gözlerimi kapadım huzurla. “Merak etme güzelim ben dün gece aradım onu. Bu gün yola çıkacağımızı biliyor.”

Saçıma havluyu sardı. “Hadi kalk bakalım saçını tarayıp kurutalım. “

Kendimi onun kollarına bıraktım. Aynadan saçımı özenle acıtmadan yavaşça taramaya çalışmasını, kurutma makinesini özenle saçımı yakmamak için verdiği çabayı izledim.

O an o da ben de 17 yaşında kişilerdik adeta. O Peçeteli Çocuk ben Ruhu Yaralı Kız’dım.

“Güzelim sen giyin ben kapıdayım. Çıkış işlemlerini halletim.” Yanağıma hızla bir öpücük kondurup odadan çıktı.

Şapşal şapşal baktım arkasından. İzmir en yaralı yanlarımızın olduğu hem de en güzel anılarımızın şehriydi buna yenisini de eklediğimizin farkında değildik.

Bana aldığı beyaz tişört ve kot şortu üstüme geçirdim. Ayakkabılarımı da ayağıma geçirdim. Çantamı da alıp odaya son kez bakıp çıktım. Kapıda beni bekleyen Demir hemen yanıma geldi.

Tam ilerleyecekken doktor geldi karşımıza. “Eylül Hanım ben doktorunuzum. Zaten size bildirmişlerdir bir de ben özet geçeyim. Yara çok derindi o yüzden hızla müdahale edebildik. Ve eşiniz sizi çok iyi bir zamanlama ile getirdi hasteneye. Yoksa kanamızdan ciddi sorunlar çıkabilirdi. “

Onca sözden eşiniz lafına takılmıştım. Şaşkınlıkla Demir’e baktım. Bana idare et anlatıcam bakışları attı.

“Bir de merak etmeyin rahim bölgenizi sarsacak bir yara değildi. Gönül rahatlığıyla çocuk sahibi de olabilirsiniz bir gün.”

Kalbim tekledi o an. Bir bebek diye iç çektim. Demir’den sahip olacağım bir bebek.

Gözlerimiz birleşti Demir ile. Onun parlayan gözleriniz izledim.

Demir hızla bizi hastaneden çıkarırken şok hala üzerimdeydi.

“Güzelim kızma bana. Dün Mert’i aramamaları için eşin olduğumu söyledim. Çocuk maçlara hazırlanıyor aklı burda kalsın istemedim.”

O anlatırken ikimizde arabaya yerleştik bir yandan. Saat daha erkendi sokaklar boştu.

“Önemli değil kızmadım.”

Gülümsedi kocaman. Arabayı çalıştırdı bir elini elimle kenetledi ve direksiyona koydu.

“Kızmayacağını biliyordum canım.”

Kıkırdadım. “Az önce hiç öyle gözükmüyordu ama.”

Güldü o da. “O zaman güzel eşim hadi bakalım yola çıkalım.”

Rüzgar saçlarımı savururken ilerledik yolları. Bir bir anılarımız dolu sokakları geçtik. Şarkılar çaldı, ellerimiz bir an bile ayrılmadı. İkimizin de acıları saklıydı bu şehrin gizli köşelerinde. O da ben de birbirimizden güç alıyorduk adeta.

Saat öğlene yaklaşıyordu artık. “Demir yorulmuşsundur bir yerde duralım dinlen. “

Tek eli ile arabayı sürerken anlık bakışları beni buldu. “Acıktı mı benim güzelim?”

Kıkırdadım. Beni benden iyi tanıyordu. Yavaşça kafamı salladım.

“Tamam az ilerde çay bahçesi duralım. Biraz dinlenelim.”

Az sonra indik arabadan. Çay bahçesi gerçekten de çok güzeldi. Yan tarafındaki parkta cıvıl cıvıl çocuklar oyun oynuyorlardı. Eli belime dolandı Demir’in.

İkimizde parka bakan tarafta bir masata oturduk. Gülümseyerek çocukları izledim. Yaşayamadığım çocukluğumun yansımlarıydı bunlar.

Önümüze gelen çay ve tosttan birer yudum ve ısırık aldım. Demir ile sohbet edip yemeğimizi bitirdiğimizde gözüme koşarken yere düşen çocuk takıldı.

İçimdeki abla edası ile yanı başımdaki çocuğu kucağıma aldım hemen.

“Bir yerine bir şey oldu mu ablacım?”

Demir de yanıma geldi. “Yok abla biraz dizim acıdı o kadar.” Gülümsedim bu tatlı haline. Banktan bize doğru seslenen annesi olan kadına doğru adımladım.

Demir de peşimden geliyordu. “Ay çok teşekkür ederim. Mert iyi misin oğlum?”

Annesine sokuldu. Mert adıyla gülümsedim.

“Rica ederim ne demek.”

“Ben Beyza bu arada.” Yan tarafında oturan gözlüklü bayanı gösterdi. “Bu da eltim Gamze.”

İkisiyle de el sıkıştık. Gamzenin önünde bir bebek arabası vardı. Büyük ihtimalle bebek uyuyordu üstü kapalıydı. Gamzenin arkasına saklanan minik kızla göz göze geldik. Maviş gözleri bana çekingenlikle bakıyordu.

Yere eğildim. Elimi ona uzattım. “Merhaba ben Eylül.”

Yavaşça elimi tuttu yanıma yaklaştı. “Ben de Defne. Oyun oynayalım mı?”

Heyecanla sorduğu soruyu red edemedim. O beni ellerimden çekiştirirken yan tarafımda Mert ile kumdan kale yapan Demir’e gülümsedim.

Defne ile salıncakta sallandık. Bebeklerle oynadık, şarkılar söyledik, su birikintilerine atladık. İşte o an kucağımda Defne ile fıskiyelerin altında gülerek dönerken iyileştiğimi hissettim.

Kucağımdaki kız sadece küçük bir çocuk değildi yeni tanıştığım. O benim küçüklüğümdü adeta. Yaralı çocukluğumdu.

Güneş batarken ele ilerledik Beyzaların yanına. Tam o anda gördüğüm manzara ile dona kaldım yerimde.

Demir kucağında tuttuğu kız çocuğu ile adeta ışık saçıyordu. Güneş tam onların arkasından vuruyordu. Turuncu gökyüzü ikisine odaklanmıştı adeta. Elimi tutan Defne hızla koştu annesine.

Demir’in yanına adımladım yavaşça. Beni gören bakışları parladı. Küçük bebeğin yanağını sevdim.

“Sizin de kucağınıza çok yakıştı vallahi. Umarım sizin de sağlıklı, çok güzel bebekleriniz olur.”

Tam cevap verecekken Demir durdurdu beni.

“Amin.” diyerek tek nefeste cevapladı.

Yıllarca Demir’in gelme ihtimali bile azken onunla bir çocuğumuz olma ihtimalini asla düşünmemiştim. Ama az önce güneşin batışı ile gördüğüm sahnede haklılardı.

Demir’e baba olmak çok yakışırdı.

Beyzalar ile vedalaştıktan sonra arabaya adımladık. Arabanın önünde durup ilerdeki manzarayı izledim. Yanımda belirdi Demir.

“Eğer ileri gittiysem özür dilerim.”

Bedenimi ona doğru çevirdim. “Özür dileme Demir. İkimizde yaralıyız. Senin anlatmadığın sırların var biliyorum benim de var. Kader bu bizim hikayemiz nasıl biter bilemiyorum ama…”

Elini sıkıca tutup kenetledim. “Bu elimi asla bırakma tamam mı?”

Gülümsedi. Yaklaştı bedenime. Güneş’in son ışıkları yüzümüze vurdu.

“Sen beni kov, bağır çağır, kız ama bil ki ben hep sana döneceğim. Peçeteli Çocuk’un kalbi Ruhu Yaralı Kız’a ait.”

İç çektim. “Gözlerini kapa.”

Yavaşça kapadım. “Aç bakalım.”

Karşımda gördüğüm elma şekeri ile kıkırdadım. Sevinçle sarıldım ona.

Araba ile ilerlemeye devam ettik sonra. Gece üçe geliyordu artık saat ama daha yolumuz vardı. Yorgunlukla boynunu ovuşturan Demir’e baktım.

“Demir kalacak bir yer bulalım. Senin denin de uykum geldi.”

“Kalacak yere ihtiyacımız yok güzelim. Ben de park edecek yer bakıyorum. Heh bak şurası güzel.”

Yol kenarında manzaraya bakan taşlık bölgeye doğru ilerledi. Arabayı bilerek bagaj manzaraya denk gelicek şekilde park etti.

Anlamaz bakışlarım ile onum gibi arabadan indim.

“Sana kıyafet almaya çıktığım da birkaç şey daha almıştım. Gece kalıcak yer lazım olacağını tahmin ediyordum. İşte burası da kalıcağımız yer. “

Bagaj açılır açılmaz yorganlar ve yastıklar karşıladı bizi. Şaşkınlıkla gülümsedim. Demir hatta arka koltukları daha da iterek bagajı genişletti. Minik lambayı kenarlara yerleştirdi. İşte şimdi tam bir ev gibi olmuştu.

“Bu çok şirin Demir.”

“Hadi gel güzelim uzanalım.”

Battaniyelerin üzerine uzandım mutlulukla. Ayakkabılarımı da çıkardım. Başımı yastığa koyduğum an yıldızlar ile göz göze geldik.

Demir üzerindeki gömleği çıkardı ve yavaşça yanıma yattı.

“Pansumanını yapmalıyız.” Malzemeleri çıkardı hemen. Kafamı kaldırmadım onu izledim. Bana izin ister gibi baktı. Yavaşça tişörtümü yukarı çekti.

Canımı acıtmaktan korkarcasına yavaşça yaptı tüm pansumanı. Bakışlarım yine göğsündeki yarada oyalandı. Parmak uçlarım okşadı yavaşça.

“Kremden sana da sürelim.” İtiraz edecek gibi oldu ama izin vermedim, malzemeleri kaldırmasına izin vermeden omuzlarından onu yastığa yasladım. Sessizce beni izledi.

Kremden biraz alıp yarasına sürdüm. Adeta parmak uçlarımdan bir yangın onun bedenine yayıldı. İkimizde ne kadar yakın olduğumuzun farkında değildik. Bakışlarım gözlerine tutundu.

“Böyle güzel bakma Demir. Şu kalbimin atışını yeniden değiştirme. Öfkemi kontrol edemiyorum bazen sana karşı ama kalbimdeki sevgiyi de azaltamıyorum.”

Yanağımı okşadı. “Nasıl bakmam sana güzelim? Benim gözümden görebilsen keşke kendini. Ama biraz daha böyle durursak yine seni öpmekten korkuyorum.”

Utanarak geri çekildim. Kremi de yan tarafa koydum. “Haydi gel üstümüzü de örtelim. Yarın erkenden uyanır yola devam ederiz. Az kaldı zaten.”

Onayladım sözlerini. Birer birer ışıkları kapattı. Battaniye ile hiçbir yerimde boşluk kalmayacak şekilde örttü üstümü. Saçıma bir öpücük kondurdu.

İkimizde ayın ışığı ile kutsanmıştık adeta. Hiçbir şey söylemedik birkaç dakika. O gözlerimin içine baktı aşk kırıntılarını arayarak. Ben de onun gözlerine baktım gizlediği sırları bulmak amacıyla.

“Biliyor musun güzelim en büyük hayalim ne?”

Uykulu sesimle sordum. “Ne?”

Eli yanağımı okşadı yavaşça. Gözlerimi kapadım anlık aıcak avuç içine bir kedi misali sindim.

“Sana benzeyen güzel bir kız.”

Yavaşça gözlerimi açtım. Devam etti. “Senin gibi güzel gülen, gözleri ışık saçan…” Parmak ucuyla burnuma dokundu. “Fındık burunlu tatlı bir kız çocuğu.”

Hiçbir şey diyemedim o an. Gözlerinin her cümlesinde daha çok parlayışını izledim.

“Aramızda uçurumlar var biliyorum. Beni asla affetmeyeceğini de…”

Acıyla yutkundu. Gözlerimi kaçırdım ben de. O an sordum kendime.

Gerçekten bir gün Demir’i affedebilecek miyim?

“Vazgeçtin biliyorum. Bizden, aramaktan, savaşmaktan…”

Gözlerim doldu. Çenemden tutup gözlerimizi birleştirdi.

“Ben senin adına da savaşırım güzelim. Bizim hikayemiz böyle bitemez. Sadece tüm sırlar çözülene kadar hep yanımda kal olur mu? Sana bir şey

olmasın. “

Gözümden tek bir gözyaşı dökülürken burnumu çektim. Başımı salladım sadece.

Gülümsedi.

Kafamı onun boynuna doğru götürdüm acıyla, gizlenmek için. Sokuldum ona adeta. O da kolları ile bedenimi sarmaladı.

Yıllar sonra ilk defa tüm yıldızlar için bir dilek daha tuttum. Aynı dileği Demir de dilemişti.

Hikayemizin mutlu bir sonu olmasını…

Sabahın ilk ışıkları ile ısındığımı hissetim adeta. Yavaşça doğruldum. Güneş tam karşımızdaki manzaradan daha yeni doğuyordu.

Arabadan inmiş manzaraya bakarak sigara içen Demir’i izledim. Yan profilden öyle yakışıklı duruyordu ki.

Sigaradan nefret bile etsem o an Demir’de çok güzel durduğunu fark ettim. Dokunduğu her şeyi güzelleştiriyordu.

Öyle bir yaraydın ki bende Demir: Ölsem ağzıma sürmeyeceğim sigaranın dumanı ol istedim.

İnce battaniyeyi omuzlarıma alarak yanına adımladım. Beni fark eder etmez sigarayı söndürmeye çalıştı.

“Sorun yok Demir. İçebilirsin.”

Tereddütle baktı elindeki sigaraya. Güven vermek için kafa salladım tekrar. Omzumdan düşen battaniyeyi fark etti.

Elindeki sigarayı dudaklarının arasına yerleştirdi ve elleriyle battaniyeyi düzeltti ve beni güzelce sardı.

“Üşüme güzelim. Su vardı bir elini yüzünü yıka sonra yola çıkarız. Kahvaltı için alıcak bir yer buluruz.”

Onayladım onu izleyerek. Keşke dedim içimden bu yolculuk hiç bitmese. Ömrüm boyunca Demir ile bir araba içinde her yeri gezmeye razıyım.

Az sonra arabaya yerleştik. Yolda hızla ilerlerken ellerimi camdan çıkarıp gözlerimi kapadım. Artık evime giden sokaklara girdiğimizde gerildim anlamsızca.

Anladı hemen. Bacağımda duran elimi tuttu. “Seni çok güzel bir sürpriz bekliyor bir tanem.”

Şaşkınlıkla bakakaldım. Gülümsedi sadece. Yavaşça arabayı durdurdu.

İkimizde indik. Yan yana ilerledik. Kapıdan geçip bahçeye geldiğimiz an kocaman gülümsedim şaşkınlıkla.

Tüm sevdiklerim buradaydı. Hepsi bir ağızdan “Hoşgeldin!” diye bağırırken çok tatlılardı.

Zeyneplerin yan tarafında duran Esra teyzelere baktım teker teker. Sonra onun yanında duran Masal abla ile gülümsedim.

İkisi de gururla baktı bana. Anladım o an. Hatırladığımı fark etmişlerdi.

Gözümden bir damla yaş akarken yanlarındaki boşlukta Yağmur’u hayal ettim.

Bana kocaman gülümsedi ve tek bir cümle söyledi.

Seninle gurur duyuyorum…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.