İçeriğe geç

Küllerinden Doğan Satırlar

Bölüm 37 · 16 dk okuma

Küllerinden Doğan Satırlar

Bölüm 37

Cam Kırıkları

Duyduğum gerçekleri sindirmek zor olsa da toparlanmaya çalıştım. Hemen burdan uzaklaşmalıydım yoksa beni fark edeceklerdi.

Yavaş yavaş arabaya yürümeye başladım. Arada arkama bakıyor neler yaptıklarına bakıyordum.

Aslan hala adamını azarlıyordu.

“Sana kaç kere de- Bir dakika orada kim var!”

Hızla az mesafe olan arabama koştum. Her yer karanlıktı büyük ihtimalle azıcık olan ışıktan vuran gölgemi görmüştü.

Nefes nefese arabaya bindim. Aslan hala arkamdan bağırıyordu. Arabayı çalıştırıp gaza bastığım an bir araba daha peşime takıldı. Son anda Aslan bey başka bir adamına seslenip peşime takmıştı.

Son gaz ilerledim. Bu sokakları bilmiyordum, nereye gittiğimi de. Hızla ara sokaklara girdim. O da peşimden ilerlerken bir araba daha takıldı peşime.

Küfrettim sinirle. Ellerim titrerken sertçe sıktım direksiyonu. Bir şey yapmalıydım kurtulmalıydım.

Hızla sağa kırdım. Arkamda aramızda sanrimler kadar fark olan araba frene basamadığı için düz devam etti. Hırsla gülümsedim.

Arabayı hızla durdurdum ve indim. Koşup saklanmaktı amacım onlar gidene kadar. Koşarak ilerlerken bir arabanın sert fren sesini duydum. Daha da hızlandım arabadan kapı sesi geldi.

Karşıma çıkan duvar ile duraksadım. Çıkmaz sokaktaydım. Gözlerim endişeyle doldu. Ne yapacaktım? İçimden tekrarladım. Sakin ol Eylül, sakin ol.

“Eylül!”

Tanıdık ses ile duraksadı titreyen bedenim.

Bu Demir’di.

Yavaşça arkamı döndüm. Endişeli gözleri bir yerimde hasar var mı diye hızla taradı. Bir şey olmadığını anladığı an gülümsedi gözümdeki kaygıyı silmek amacıyla.

Koştum ona. Sıkıca sarıldım.

Elleri belimi sıkıca kavradı. Başını boynuma sakladı ihtiyaçla.

“Gitmeliyiz Demir. Adamı hala burada olabilir.”

Sadece kafasını salladı başı boynumdayken. Hareket edemedik.

O beni ben onu kaybetme korkusu ile sarsılmıştık. İkimizin de sık nefesleri birbirine karışıyordu, korkuyla atan kalplerimiz birbirine temas ediyordu.

Bir arabanın sesi ile hızla ayrıldık. Eli hemen benimkini buldu kenetlendi ellerimiz. Koşmaya başladık diğer tarafa doğru. Demir sanki ezbere biliyormuş gibi ilerledi. Gördüğü bina ile hızla bizi içeri soktu.

Beni duvara yaslarken parmağı dudağıma sessiz ol diye baskı yapıyordu.

Sessizce bekledik araba burdan geçti ve ilerledi. İkimizde tuttuğumuz nefesleri verdik.

“Şimdi ne yapacağız Demir? Bekleyelim biraz öyle gidelim.”

“Gerek yok güzelim. Tut elimi beni takip et.”

Anlamaz bakışlarım ile onu takip ettim. Bir kat merdiven çıktık. Demir bir kapının önünde durdu anahtarı çıkardı ve kapıyı açtı. Şaşkınlıkla kalakaldım.

“Demir?” ben devam edemeden anladı.

“İçeri gir güzelim anlatacağım.”

Yavaşça içeriye girdim ayakkabımı çıkarıp. Elbisem bu eve çok abes kalmıştı. Küçük bir evdi. Minik bir mutfağı vardı. Salon için L bir koltuk ve yatak odası vardı.

Demir çaydanlığın altını açıp yanıma geldi. “Burayı İstanbul’a ilk geldiğimde almıştım. Kaçıp bazen saklanabilmek için.”

Oturdum koltuğa etrafı inceleyerek.

“Öyle rahat edemezsin odamdan bir şeyler giy üstüne.”

Onu onayladım. Gerçekten de elbise güzeldi ama yorulduğumu ayaklarımın topuklulardan dolayı ağrıdığını hissediyordum.

Odaya girdim yavaşça. Siyah yatak beni karşıladı beyaz perdeler örtülüydü, çalışma masasının üstünde bir tane çerçeve vardı. Merakla ona ilerledim elime aldım.

Bu bizim 17 yaşımızdan kalma bir fotoğraftı. Vapurla gezdiğimiz gün grupça çekilmiştik. Zeyneo Burak’ın sırtına çıkmış elinde balonla kocaman gülümsüyordu. Bulut gözlükleri ile havalı ama komik bir şekilde poz vermişti kıkırdadım onun bu haline. Gözlerim fotoğrafın en ortasında duran bizi buldu. Demir ile ellerimiz kenetlenmişti. Ben utangaç bir şekilde kameraya gülümserken Demir beni izliyordu.

Bana gülümsüyordu. Önümüzdeki minik mert de kollarını iki yana açmış kahkaha atıyordu. Bu fotoğrafı hatıramdan sileli yıllar olmuştu.

Zamanı durdurabilseydim işte tam o an fotoğrafı çekmek için tuşuna bastığımız an durdururdum. Ve böylece hep 17 yaşımızda kalırdık.

Aşık, özgür, mutlu…

Gözyaşlarımı zar zor engelleyerek Demir’in dolabından kıyafet aradım. En son en büyük tişörtü bulup giymeye karar verdim. Zaten elbise gibi olmuştu diz kapağımda bitiyordu. Hatta gidip makyajımı da çıkardım. Doğal olmak istiyorum, kendim olmak istiyorum

Yavaşça içeri adımladım sessiz bir şekilde. Mutfakta sırtı bana dönük Demir’i izledim. Kokusu ne kadar uzak olsam da iliklerime kadar geliyordu sanki.

Hissetmiş gibi arkasını döndü. Gözleri ilk yüzümde oyalandı sonra ise tişörtte. Parladı adeta gözleri. İç çekti Demir. Ne çok hayalini kurmuştu bu anın.

Tam o anda karıştırmadığı için az kalsın taşıcak olan çorba bizim bu bakışmamızı böldü. Demir acıyla elini çekerken hızla yanına ilerleyip altını kıstım.

“İyi misin? Çok acıdı mı? Gel su tutalım.”

Elini hızla avucuma alıp suya tuttum. Demir sessizce beni izledi arada saçımı kokladı.

“Krem var mı Demir sürelim.”

Kafamı kaldırdım gözlerimiz buluşsun diye beni gülümseyerek izleyen bir Demir ile karşılaşmayı planlamıyordum.

“Niye gülüyorsun sen? Canın acımıyor muydu?” Ben de fark etmeyerek gülümseyerek sormuştum bu soruyu.

Elleri ellerimi kavradı bedenimi ona çevirerek.

“Mutluyum güzelim. Uzun zamandır olamadığım kadar mutluyum.”

Bakıştık öylece. Ocakta pişen çorba, minik bir ev… Bunca zaman hep daha fazlasında gözüm olmuştu ama hayat belki de bir çerçeveye mutluluğu sığdırmak kadar anlaması kolaydır.

“Ama olmaz sen söyle ben kremi getireyim.”

Kıkırdadı bu inatçı halime. “Banyoda güzeli, raftadır.”

Koşa koşa kremi aldım. Eline sürdüm acıtmamaya çalışarak. “Sen de yoruldun Demir üstünü değiş. Ben çorbayı hallederim.”

Minnetle baktı gözlerime. “Ben ne sevap işledim de Allah seni bana gönderdi.” Avucumdan öptü ve odaya gitti hızla.

Beni yanaklarım kızarmış avucumun içi yanarak bıraktığından bi haberdi. Çorbayı karıştırmaya devam ettim ve bize kase çıkardım. Hazır çorbaydı ama böyle lezzetli olmazdı ki. Hemen annemin hep yaptığı ezbere bildiğim sosu yapmaya başladım minik bir tencerede.

Demir bir eşofman giydi tişört giymeyi düşünse de duraksadı. Aynada göz göze geldi o an morlukları ile. Hep ağır gelmişti bu morluklar, utanmıştı, kaçmıştı. Ama bu morlukları tek iyileştirecek kişi Eylül’dü. O yüzden giymedi o tişörtü.

İçeri geçtiği an kendi tişörtünü giymiş çorba yapan Eylül’ü izledi öylece. Şimdi ölse hiç üzülmezdi. Yıllarca duasını, hayalini kurmuştu bu anın. Allah’a bin şükür gerçekleşmişti.

Yavaşça yanına yaklaşıp arkadan ona sarıldım. Başımı omzuna yasladım. Eylül ilk başta şaşırsa da bozmadı bu halimi.

“Ne yapıyorsun bir tanem çorba olmuş.”

“Biliyorum ama böyle hazır çorba güzel olmaz ki. Annem hep bu sosu eklerdi çorbaya işte o zaman ev yapımı gibi olurdu. Mert bayılırdı çorba içmeye.”

Sosu çorbaya döküp karıştırdı. “İşte şimdi oldu.”

Yanağından hızla öpüp salondaki sehpaya kaşıkları koydum. Eylül de çorbaları getirdi.

İkimizde oturduk. Yavaşça bir yudum aldım çorbadan. Damağıma yayılan tad ile gözlerimi kapdım gülümsedim.

Eylül sevinçle gülümsedi. “Beğeneceğini biliyordum.”

“Beğenmek ne kelime ya bayıldım.”

İkimizde sessizce içtik çorbalarımızı ve sonra arkamıza yaslandık.

“Yarın nasıl yapacağız Demir?”

Tedirginlik vardı gözlerinde biliyordum. Korkuyordu.

“Şimdi mesaj atarım Selin’e yarın bizi burdan erkenden almaları için. Hem onlarda hazırlanırlar araba ile gelirler. Senin için de bir çift kıyafet getirirler hemen giyinirsin çıkarız. Erkenden gider döneriz.”

Onayladı beni kafasıyla. Ama kalbindeki huzursuzluk gitmemişti biliyordum.

“Gel sen şöyle.” Kollarımı açtım. Yavaşça kollarıma sığındı başını göğsüme yasladı.

“İçini kemiriyor bazı şeyler söyle bana.”

Eylül iç çekti. Ne yapıp edip söylemem gerekiyordu bunu.

“Demir ben seni takip ettim.”

Şaşkınlıkla yüzlerimizi birleştirdi. “Hemen kızma. Gizlice arkandan geldim. Aslan ile kavga ettiğinizi gördüm sonra sen basıp gittikten sonra ben de gidecektim ama yanındaki adamı ile bir şeyler konuşamaya devam ettim. Ve tam o sırada bir şey öğrendim.”

Meraklı bakışlarını cümlemle yanıtladım. “Aslan’ın bir abisi varmış.”

“Ne!” Şaşırmakta haklıydı ben de aynısını demiştim.

“Ben de çok şaşırdım tam bir şeyler konuşuyorlardı adamı dedi ki evrakları hallettim ama bir tanesi sıkıntı çıkarıyor abinizin ki diyemeden bağırdı çağırdı. O adamın adını ağzına almayacaksın demedim mi dedi.”

Sakince dinledi Demir sindirmeye çalıştı.

“Aklım almıyor. Bu adam neden gizem gibi.”

“Katılıyorum benim de. Ama çözeceğiz eminim.”

Bu sefer tedirgin ve endişeli bakışlara sahip kişi Demir’di.

“Ya Çanakkale’den bir şey çıkmazsa.”

Aynı şeyi ben de düşünmüştüm. Ve bu ihtimali düşünmek bile istemiyordum. İşte o an gerçekten zorlanırdık.

“Öyle deme eminim bir şey çıkacaktır.”

“Artık bunları düşünmeyelim. Geç oldu uyuyalım ister misin? Uykun geldi mi?”

“Evet geldi ama bulaşıkları yıkayalım böyle pis bırakmayalım. Ben hallederim.”

Ayağa kalkıp kaseleri aldım. “Yardım edeceğim küçük hanım tek başına olmaz. Sen yıka ben durlayayım.”

Çocuksu sevincine gülümsedim. Birlikte bulaşıkları yıkamaya başladık. Bir anda burnuma sabun alıp koyması ile afalladım. Aynısını ben yaptım ama benimki fazla olmuştu. Kahkaha attım bu haline. Adeta yeni bir burun yapmıştım.

O da kahkaha attı haline hızla temizledi beni de kendisini de. “Güzelim su çok sıcak değil mi böyle çay bardakları çatlar.”

“Ya fark etmemiş-“ cümlemi tamamlayamadan elimdeki bardak çatladı. Elimde hissettiğim sızı ile duraksadım. Kırmızı kan gözüme gelirken bedenim kaskatı kesildi. Bu anın aynısını yaşamıştık daha önce.

O zaman bir şey doğrarken olmuştu ve sonu kötü bir atak ile bitmişti. Aynısını yaşamak istemiyordum.

Demir anlamıştı halimi hızla soğuk suya çevirip elimde dona kalan bardağı aldı ve suya tuttu elimi.

“Sakin ol güzelim yanındayım.”

Bedenimi ona çevirdi ve elime bolca peçete ile bastırdı. Avuçları yanaklarımı buldu.

“Bir tanem bana bak hadi. Sakin ol bir kere yendin bu atağı yine yenersin. Derin derin nefes al.”

Denedim nefes aldım hızla. Gözlerimizi birleştirdi bakışlarından güç aldım. Ensemden bastırıp kafamı göğsüne yasladı kolları bedenimi sıkıca sardı.

Sakinleştirici cümleler sıraladı kulağıma saçlarımı öpüp okşarken. Yıllarca sevgisizliğe aç bedenim titredi adeta. Küçücük kaldı kollarında bedenim, gözlerim doldu kapadım sıkıca.

O an bir anıya sürükledi zihnim beni. Demir bana sakinleştirici sözlerini sıralarken.

“Sakin ol güzelim.”

“Ben yanındayım sana bir şey olmayacak.”

Denizin sert dalgalarının sesi kulağımda bir pus gibiydi artık. Gözlerim acıyla kapanmıştı, saçlarım suyla bir bütün olmuş dalgalanıyordu. Ciğerlerimdeki nefesi yavaşça vermeye başladım.

Derinlerde bir ses duydum.

“Ben yanındayım Eylül…”

Hızla irkildi bedenim. Bu Demir’in sesiydi. Gelmişti…

Hızla gözlerimi açtım. Gözlerimi Demir ile birleştirdim. Endişeyle baktı bana. Yanaklarımı okşadı.

“İyisin değil mi?”

Kafa salladım sessizce. Hızla bacaklarımdan kollarını geçirip beni kucağına aldı.

“Demir ne yapıyorsun ben gidebilirdim.”

“Biliyorum güzelim içimden geldi.”

Gülümsedi cümlesi ile bana bakarak. Yavaşça bedenimi yatağa bıraktı. Yanında malzemeler ile gelip elime pansuman yaptı. Sesimi çıkarmadım öylece onu izledim hayranlıkla.

İşi bittiği an tekrar yanıma geldi. Yanağımı okşadı.

“Yoruldun hadi uyu güzelim.”

Tam ayaklanıp gidicekken. Elinden tuttum. Şaşkınlıkla ellerimize baktı.

“Gitme…”

Zamanında git diye bağırmıştım oysaki. Kalbini kırmıştım. Şimdi ise kal diyordum. Ne zormuş aşk. Git derken kal demen ne zormuş.

Yana kaydım yatakta örtüyü üstüme çekerek. Yanıma yerleşti ışığı kapatarak. Kolları beni sardı başım göğsüne yaslanırken.

Ellerim sessizce morluklarında gezindi. Ezberlemek istedim. İyileşsinler istedim. Tam kalbinin yakınında vardı bir tane. Hatta bu morluktan fazlaydı. Bir yara olarak kalmıştı bir çizikti. Etrafı morluklarla süslenmişti.

Başımı hafifçe kaldırdım. “Demir bu yara nasıl oldu?”

Saçlarımla oynarken gözleri puslandı hatırladıkları ile.

“Bir kafede çalışırken patron sinirlenip tabak atmıştı benim yakınıma onun parçalarında biri de bedenime girmişti. Bu kadar iz bırakacağını düşünmemiştim. Çok acımamıştı.”

“Ama izi kötü kalmış.”

Okşadım yarayı içimden gelen bir his ile dudaklarımı bastırdım. Demir’in gözünden akan bir gözyaşından haberim yoktu.

Kafam tekrar göğsünü buldu.

“Zaman keşke dursa be Eylülüm. Minik evimiz, içi dolu buzdolabımız, ocakta pişen çorbamız, işten geldiğimde evde benim tişörtüm ile koşuşturan sevdiğim kadın…ve tabiki minik kızımız ve oğlumuz ile yaşasak sonsuza kadar.”

Hızla kafamı kaldırdım. “Minik kızımız ve oğlumuz mu?”

Yanağıma düşen bir tutamı kulağımın arkasına koydu gülerek. “O kadar şey söyledim sen buna mı takıldın? Hem güzel olmaz mıydı sana benzeyen bir kızımız bana benzeyen de bir oğlumuz olsun.”

Hayali ile içim titredi adeta.

“Mesela şimdi paytak paytak adımlarla odamıza gelip anne baba biz uyuyamadık derlerdi. Biz de aramıza alıp sıkıca sarılıp uyurduk çok güzel olmaz mıydı?”

Kafa sallayabildim sadece. Hiç böyle bir hayal kurmamıştım. Yıllarca Demir’in gelme ihtimali bile yokken böyle bir hayal kurup kendimi üzmek istememiştim. Ama şimdi başkaydı.

Gülümseyerek başımı yasladım. O saçlarımı okşadı ben de fark etmeden öptüğü avucum yarasına denk gelicek şekilde örtülü bir şekilde uyuya kaldım.

Demir’in en büyük yarasını iyileştirdiğimin farkında bile değildim.

Sabah güneşi perdeden gözüme vururken zorla açtım gözümü. Normalde çok kolay uyanan bir insam olsam da sanki uykuya doyamamış gibi hissediyordum kendimi. İçerden gelen sesler ile mutfağa adımladım gözümü ovuşturarak.

Demir masaya koyduğu tost ile duraksadı. Saçları dağılmış, gözlerini ovuşturan tatlı kız ile içi gitti. Hızla koşup kollarımı beline sardım.

“Ay Demir ne yapıyorsun ödüm koptu.”

“Çok tatlısın kendime engel olamadım.”

Kıkırdadım bu haline. “Tost yapmışsın.”

Yavaşça benden ayrılıp masaya ilerledi. “Hadi gel kahvaltımızı yapalım. Selin ile de konuştum Zeynepleri de ayarlamış onlar da hazırlanıp yarım saate burada olurlar. Sana kıyafet de getiriyorlar.”

Onu onayladım hemen tostu yemeğe başladık. İkimizde bulaşıkları hallederken kapı çaldı.

“Ben bakarım.” diyip hemen kapıyı açtım. Zeynep ilk başta kocaman gülümsedi sonra tişörtü görür görmez göz kırptı.

“Kız aferin çok şükür buzlar erimeye başlamış biraz.”

“Zeynep sessiz duyacak.”

Kıkırdadı. “Tamam tamam al bakalım giy hemen sonra aşağı inin biz hazırız sizi bekliyoruz.”

Hemen odaya geçtim. Bir pantolon ve tişört, spor ayakkabı vardı. Pantolonu hızla üstüme geçirdim. Tişört ile göz göze geldim o an. Çıkarmak istemedim bir an. Tam çıkaracakken masada duran bir notla göz göze geldim.

“Bu tişört sana tam olur çok büyük değil. Bunu giysen olmaz mı?”

Gülümsedim minik notuna dediğini yaptım. Tişörtü üstüme geçirip kolyemi dışarı çıkardım. Ayakkabıları da alıp odadan çıktım. Demir beni gördüğü an gülümsedi mutlulukla.

Hızla aşağı indik. Daha güneş yeni doğuyordu etraf turuncunun tonlarına bürünmüştü.

Şöför koltuğundaki Burak hızla kapıyı açtı bize. Selin sağ tarafta cam tarafındaydı ben de ortaya geçtim Demir de yanıma yerleşti. Hızla yola koyulduk.

Hepimiz tedirgindik. Elimizde sadece bir adrese bir sürü umutlar, bir sürü ihtimaller ile gidiyorduk.

Koca yol bir su gibi geçti ve biz bir anda kendimizi Çanakkale de bulduk.

Burak arabayı durdurdu. “İşte dediğiniz adres burası.”

Hepimiz duraksadık o an Demir ile göz göze geldik. İkimizde ne yapmamız gerekeni biliyorduk.

“Biz Eylül ile gidelim çocuklar. Siz bekleyin olur mu?”

“Tamamdır kardeşim biz tam burdayız bir şey olursa seslenin yeter.”

Burak Demir ile konuşurken Zeynep ve Selin’den güç aldım. Demir ile arabadan indik.

Hava burda bulutluydu bu içimi daha da karartıyordu sanki yağmur yağacak gibi duruyordu.

Küçük bir villaydı bu ev bir bahçesi vardı sadece. Yavaşça kapıyı çaldı Demir. Kapı ikinci çalışta açıldı.

Karşımıza çıkan yaşlı teyze ile şaşırdık bir anlığına. Teyzenin saçları beyazla süslenmişti bir başörtü bağlamıştı. Bastonu ve gözlüğü ile yılların yorgunluğu vardı üzerinde.

“Siz kimsiniz?”

“Ben Aslan Karakurt’un oğluyum.”

Teyzenin o an gözleri doldu elleri titredi. Panikle öne atıldık Demir onu koltuğa oturttu. Kapıyı kapatıp hemen gördüğüm sürahiden ona su koyup içirdim.

“Benim oğlumun tek bir çocuğu var olmaz…”

Demir ile bakıştık o an.

“Siz Aslan’ın annesi misiniz?” Onayladı kafası ile.

“Abisi var diye biliyorum Aslan Bey’in ad-“

“Alparslanım…”

Gözleri doldu teyzenin. Elleri kalbini buldu. “Biricik oğlum o benim. İlk göz ağrım.”

Bir çerçeveyi aldı eline okşadı onu bize çevirdi.

“Fotoğrafta takımı ile poz vermiş otuzlu yaşlarında bir adam vardı. Yakışıklıydı ve parlıyordu adeta.”

Gözlerinde o acıyı görüyordum. Benimkiyle aynı acı vardı. Diz çöktüm dizlerinin önüne. Ellerini tuttum sıkıca.

“Oğlunuz gökyüzünde mi şimdi?”

Anladı soru mu. Gözlerinden yaşlar damladı. Kafa salladı sessizce.

“Oğlumu ve eşimi aldı zalim toprak. Gökyüzündeler şimdi cennete beraberler.”

“Daha çok anlatabilir misin bana teyzecim oğlunu.”

Demir’in sorusu ile gözleri onu buldu. “Benim oğlum dimdik dururdu işinde bir numaraydı. Eşiyle mutluydu eşim ile şirketin başındaydılar hep. Aslan ise hırs ile boyamıştı gözlerini.”

Yavaşça ayaklanıp hem dinleyip hem ipucu aramaya başladım. Gördüğüm defter ile ona dokundum.

“O benim Alparslanımın iş defteriydi. “ Yazı bir garipti.

“Solak mıydı oğlunuz?”

Onayladı beni teyze. Defteri inceledim ama işimize yarıyacak bir şey bulamadım.

“Buraya gelmemeliydiniz. Buraya kimse gelmez ki siz niye geldiniz be oğlum?”

“Teyzem seni görmeye geldik olmaz mı?”

Gülümsedi teyze. “Ne kadar da benziyorsun Alparslana…” Bir anlık bakıştık Demir ile.

“Gelin benle sizi onlara götüreceğim.”

Sessizce takip ettik teyzenin. Bahçeden geçip yakındaki mezarlığa geldik. Yan yana duran mezarlığın önünde durduk.

Mezar taşındaki yazılar ile iç çektik.

Hakan Karakurt…

Alparslan Karakurt…

O an da yağmur yağmaya başladı. Gerçekler yüzüme vurdu. Bir ipucu umudu ile gelmiştik ama sahip olduğumuz tek şey iki mezar olmuştu. Omuzlarım düştü umutlarım çöpe gitti o an.

Belki de biz çok anlam yüklemiştik bu işe. Yaralı bir anne ve tek sahip olduğu oğlu vardı.

Biz ise burda sanki bir şey bulacakmış gibi bakıyorduk. Demir hızla teyzeyi içeri sokarken bedenimin yağmurun sert damlaları ile acımasına izin verdim. Demir bana seslenirken içeri geçtim.

Demir teyzeye veda etti elini öperek. Öylece izledim. Masada duran alzaymırı ilacı ile duraksadım. Ben de elini öptüm teyzenin hızla çıktık evden. Demir de benim gibi sırılsıklam olmuştu benim bu halimi üzgünce izledi.

“Eylül bir şey bulama-“

“Boşver Demir. Belki de biz çok anlam yükledik. 10 yıl önce evlat edinildin ve terk ettin bizi bu kadar. Nasıl bir anlam arıyoruz ki bundan. Hangi gerçek senin bu yaptığının üstünü örtecek ki? Boşver vazgeçelim. Çünkü ben vazgeçtim.”

Gözlerimden yaşlar akarken hızla arabaya adımladım. Camdan bizi izleyen herkes şaşkınlıkla kaldı bu halime. Zeynep hemen arabadan indi.

“Ne oldu canım benim.”

Hıçkırdım acıyla. “Boşa geldik hiçbir şey yok. Oğlunu ve eşini kaybetmiş bir anneden başka bir şey yok bu evde. Kendimizi kandırıyoruz.”

Birkaç adım ötemde bu halimi gözleri yaşlı izleyen Demir’in yanına Burak geldi sıkıca sarıldı.

Selin bize kapıyı açarken arka koltukta ortaya oturdum. Zeynep’in omzuna yaslandım gözlerimden yaşlar akarken. Demir ve Burak’ta öne geçtiler. Demir göz ucuyla hep izledi Eylül’ü fark ettirmeden.

Selin’de Zeynep’te bir an bile beni yalnız bırakmadılar. Gece yarısı gibi geldik İstanbula. Evimin önünde duran araba ile uyuşan bedenimi kaldırdım.

Zeynep beni kapıdan geçirdi. “Hadi canım sen geç sıcak bir duş al uyu yarın konuşuruz.”

Sessizce onayladım Demir ile kısa bir an göz göze geldik arkamı dönüp içeri girdim.

Ev sessizdi Mert çoktan yatmış olmalıydı. Sarsak adımlarım beni zor taşıyordu, başım dönüyordu. İmdadıma Esra teyze yetişti.

“Kuzum ne oldu sana!”

Hiçbir şey diyemedim. Beni yukarı çıkardı. Hemen üstümü çıkartıp küvetin içine oturdum. Esra teyze geldi yanıma sıcak suyu açtım yavaşça sırtıma değen su ile gevşemeye başladı titreyen bedenim.

“Esra teyze hiçbir şey bulamadık. Ne umutlar ile gittik oraya. Bir gün önce Demir ile koyun koyunaydık hatta. Ama hata etmiştim. Fazla umutlandım. Sadece oğlunu ve eşini kaybetmiş bir anne vardı orada.”

Bir hıçkırık daha.

“Yapma böyle kızım yüklenme çok kendine.”

“Esra teyze sana bir şey itiraf edebilir miyim?”

Bakışları beni buldu yüzlerimizi aynı hizaya getirdi.

“Söyle kuzum.”

“Ben annemi çok özledim.”

Onun da gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Islak olmamı umursamadan saçlarımdan tutup göğsüne yasladı başımı.

“B-ben onu çok özledim. O-onun yanına gitmek istiyorum. İzmire gitmek istiyorum.”

“Git kuzum. Git gör anneni.”

“Ben hatırlamak istiyorum.”

Saçımdan öptü. “Aradığın cevaplar orda Eylül. Git hatırla kuzum.”

“Yarın sabah…” diye düşündüm o an.

“Yarın sabah git. Akşamına da dönersin hem.”

Yüzlerimizi tekrar aynı hizaya getirdi. “Ama kimse bilmesin olur mu Esra teyze?”

Onayladı beni yaşlı gözleri.

“Doğum günü yaklaşıyor ya şu kalbim…” Sertçe vurdum göğsüme. “Burası öyle bir yanıyor ki yağmur bile dindiremiyor.

“Ağla kuzum. Bırak ateş yaksın bedenini.”

Hıçkırdım bir kez daha.

“Ama en çok ne koyuyor biliyor musun Esra teyze?”

Gözlerinden yaşlar akarken dinledi beni. “Ben Demir’i suçlayamıyorum. Onu burdan atmaya çalışıyorum olmuyor, git diyemiyorum, kal diyemiyorum. Ben çok seviyorum onu.”

Geceye bir itiraf daha eklenirken. Sanki kalbim kanarcasına ağladım. Dışarda yağmur yağdı benim kalbim alev aldı.

Aynı dakikalarda Demir de Eylül’den farksız değildi.

“SEN NE YAPTIĞININ FARKINDA MISIN? ŞİRKETİN BAŞINDA DUR DEDİM SEN YOK OLDUN.”

kafam önümde sessizce dinledim. Masada önümde duran tabakla bakıştım sadece. Bedenimden sular damlıyordu.

Sertçe kafamı kaldırdı.

“BANA BAK! SEN KİMSİN DE BENİM SÖZÜMDEN ÇIKACAKSIN?”

Sertçe ayağa kaldırdı bir yumruk attı yüzüme. Dudağım patlarken bakışlarımı ona çevirdim.

“Bugün beni dövebilirsin. Karşılık vermeyeceğim. Kır dök.”

Güldü alayla. “Memnuniyetle.”

Sertçe atılan yumruklar, tekmeler, kırılan bardaklar, bedenim acıyla yerde kıvranırken ağzımda biriken kanı tükürdüm. Yanı başımda parçalanan tabak ile duraksadım.

Elim kalbimdeki yaraya gitti. Kafam sertçe parkeye düşerken bilincimi kaybettiğimin farkındaydım. Son bir söz duydum gözlerim kapanırken.

“Sen benim hiçbir zaman oğlum olmayacaksın.” dedi tıpkı o geceki gibi.

Yanağımdan bir damla düştü yanı başımda parçalanan kırık cam parçalarına.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.