Kalbimi dinledim.
Ellerimi uzattım ve bitkin bedenini kendime yasladım. Bir kolunu omzuma atıp ağırlığını bana vermesini sağladım.
"Tamamdır Burak gerisini ben hallederim. Sizi haberdar ederim merak etmeyin."
İkisi de endişeyle hoşçakal derken Demir'in sesi kulaklarıma ilişti.
"Eylül." Adım dudaklarından ihtiyaç gibi çıktı, canı yanar gibi çıktı. Gözlerini zar zor açıyordu.
Merak beni köşeye sıkıştırıyordu. Onu bu denli mahvedecek ne olmuş olabilirdi ki?
Elim endişeyle alnına gitti. Cayır cayır yanıyordu ama bir yandan hafif bir titreme vardı vücudunda hissediyordum.
"Hadi gel Demir ateşini düşürmemiz lazım seni yukarı çıkaralım."
Zar zor da olsa birlikte yukarı çıkmayı başardık. Yavaşça onu yatağıma oturttum. Başı beni görmek için yukarı kalktı.
"Eylülüm." Gülümsedi mayhoşça sağ eli uzanıp elimi tuttu sanki korkuyormuşta annesine sığınırmışçasına.
İçim sızlarken diz çöktüm. Ellerim kızarmış yanaklarını buldu. Okşadım narince. Sol eli de yanağımdaki elimi sardı.
"Ne oldu sana Demir, kim üzdü seni bu kadar?
O an Demir zihnine dolan anılara mani olamadı. Unutmak için kaçtığı deniz bile izin vermedi bu sefer. Acı hissedilmek isterdi ve Demir bu acıyı şimdi her bir hücresinde hissediyordu.
Bir saat önce Demir'den:
Günün mutluluğu yüzümde silinmez bir şekilde duruyordu. 10 yıl sonra ilk defa kendimi Demir gibi hissediyordum.
Ah Eylül. Bugün maskesizdi sadece Eylül'dü. Bugün Ruhu Yaralı Kız'dı. Makyajsız yüzü, günlük kıyafetleri ile keşke ne kadar güzel olduğunu bir de benim gözümden görebilseydi.
Kalbim parçalanmıştı bir önceki gece yaşananlara ama biliyorum o kutuyı açınca kalbinde ufakta olsa bir yarayı iyileştirebileceğim.
Affedilmez bir şeydi yaptığım o yüzden haklı bana yaptıklarında. Gitmekte, kaçmakta...Ama bilmeli ki pes etmeyeceğim.
Peçeteli Çocuk Ruhu Yaralı Kız'ı sevmekten asla vazgeçmeyecek.
Peçeteli Çocuk Ruhu Yaralı Kız için çaba sarf etmekten asla vazgeçmeyecek.
Kapı benim için açılırken gülümsemem soldu. Yine hapishane gelmiştim. Güzel anılar bile burda beni mutlu etmeye yetmiyordu. Adeta boğuluyorum, ölüyorum bu evde.
"Masa hazır efendim sizi bekliyorlar."
Aslan denen işiticeğim azarı şimdiden hissediyorum. Derin bir nefes alıp salona geçtim. Göz göze geldik o an. İçtiği viskisiden aldığı yudumu sertçe yuttu ve bardağı pis sırıtışı ile masaya koydu.
"Vay hoşgeldiniz Demir Bey gelir miydiniz? Aa ama pardon siz o iğrenç arkadaş grubunuz ile takılmak ile meşguldünüz yanılıyor muyum?"
Nefretle süzdüm onu. Masaya oturdum. Neslihan yine umrunda olmadan dergisine bakmaya devam etti.
"Sabahki araba senin adımlarınındı değil mi?"
Alaylı bir ifadeyle güldü. "Beni şaşırtıyorsun oğlum, ben anlamazsın sanmıştım."
İçimdeki nefret daha çok büyüdü. "Bana baba deme." Sert sesim ile güldü.
"Sen bu eve girdiğin an dedim benim oğlum oldun diye. Şimfi bana karşı mı çıkıyorsun."
Kalbim sızladı 10 yıl öncesini hatırladığım an. "Nasıl unuturum beni aynen o gece bu masada yok ettiğin zamanı."
Ayağa kalktı viskisinden bir yudum aldı. Neslihan kalkıp masadan içeri geçti tek bir bakışıyla.
"Yazık ya sana. O Eylül affetmiyor seni değil mi? Ama doğru kim onu terk eden birini affeder ki. Hem o bunların ayrıntılarını bilmiyor bence benle bir tanıştırmalısın."
"Kes!" Ayağa kalktık öfkeyle. Sandalyenin sesi ile şaşkınlıkla baktı yüzüme. "Ona el sürmeyeceksin, konuşmayacaksın, dokunmayacaksın. Tek bir zarar verişinde yakarım seni."
Kahkaha attı pislik herif. Sonra tam önüme doğru adımladı. Yüz yüze geldik. "Şunu unuttuyorsun sen Eylül'e hiçbir şey anlatamazsın. Ve o gün de dedim sana senin gibi anası babası belli olmayan öksüz bir yetimi kim oğlu diye sever."
Gözlerim dolarken kastım kendimi şu an karşısında 17 yaşındaki Demir vardı adeta. Tam o geceki gibiydi bakışları. Aşağılayıcı...
"Seni Eylül asla affetmeyecek. Çünkü nefret sevgiden güçlüdür."
Yanımdan geçip gitti koca bedeni. Ama ben gidemedim. Bir göz yaşı aktı yanağıma.
Haklıydı. Ben bir hiçtim.
Yetimhanede büyüyen bir çocuğu kim severki. Bir gözyaşı daha aktı.
Duramadım orada nefes alamadım. Hızla dışarı çıktım. Derşn derşn nefesler almaya çalışıyordum ama olmuyordu. Adımlarım beni denize götürdü yine.
Ağlamaya başladım acıyla. Ne yaptığımı bende bilmiyordum o an. Bacaklarım iyice suya batarken ellerimle yüzüme sertçe suyu vurdum kendime gelebilmek için.
Olmadı acı geçmedi. Zihnim Eylül'ün bana dediği ger sözü hatırlattı.
"Sen aşktan ne anlarsın ki..."
"Bizim hikayemiz on yedi yaşında senin beni terk edip gittiğin gün bitti."
"Git Demir. Yıllar önce yaptığın gibi başka şehire git. Hayatımdan çık."
Hıçkırdım. Islanmayan tek tük sigaralarımı yaktım. Biri bitti birini içtim. Sigaralar bitti acı geçmedi.
Adımlarım beni Burak'lara götürdü. En soz zile bastığımı hatırlıyorum sonra Burak'ın kollarına yığılışımı.
Eylül'den Devam:
Demir hatırladığı anılar ile ağlamaya başladı tekrardan. Endişeyle hızla kollarımı ona sardım. Demir hıçkıra hıçkıra ağladı ve tek biz sözü tekrarladı hep.
"Özür dilerim."
"Yapma böyle Demir anlat bana." Cevap vermedi özür dilemeye devam etti. Ağladıkça ateşi daha çok çıkıyordu. Titremesi de artıyordu.
"Demir sana soğuk duş aldırmalıyız. Hadi gel üstünü çıkar."
Hafif geri çekildim. Göz yaşları doku yüzünü doku doku gözlerimle okşadım. Alnından öptüm.
"Olmaz tişörtümü çıkaramam."
Eylül neden böyle dediğini anlamamıştı ama Demir vücudundaki tüm o yaraları görsün istemiyordu. O çürükleri, morlukları...
Ne kadar itiraz etsem de Demir tişörtünü çıkarmıyordu. Son çare onu yatağa uzandırıp havlu sirkeli su ve ilaç getirdim.
"Gel şöyle saçlarını kurlayalım."
Gözlerini bir an bile koparmadan baktı Demir. Saçları ellerimde yumuşak bir şekilde dağılırken gülümsedim.
Demir yavaşça başını göğsüme yasladı. Boynuma değen burnun ucundan derin bir nefes çekti.
Tüm bedenim titredi bu hareketi ile. Gözyaşları durmuştu Demir'in ama acısı geçmemişti.
Saçlarının kuruduğuna emin olup bu halini bozmadan bezi vücudunun tişört olmayan yerlerinde gezdirdim.
"Demir hadi bu ilaçları iç."
Gözlerini zorla açıp bana baktı. Ne dediğimi anlamadığını anladım.
İlaçları alıp elime suyla birlikte içirdim.
"Eylül, uyuyalım mı?"
Sorduğu soru ile bardağı kenara koyarken duraksadım. "Lütfen bir kez olsun." Dolu dolu bakan gözlerine kıyamadım.
Hayır diyebilir miydim ki şimdi sana be Demir?
Kafa sallamam ile yatağın içine girdi. Yavaşça uzandım yanına.
Yan döndü gözleri yüzümün her yerinde dolaştı. Yine bit göz yaşı aktı gözlerinden. Tuttum bu sefer düşmesine izim vermedim. Gözlerini kapadı bu naif dokunuşumla.
İzledim onu öylece, gözleri kapalı, saçları dağınık, gömleği kırışmıştı ama o çok mükemmeldi her şeye rağmen. Ellerim dokunamadı saçlarına, okşayamadı güzel tutamlarını, yumruk oldu avuçlarım her imkansızlığıma biraz daha sıktım o yumrukları.
Bir eli yumruk yaptığım elimi kavradı yavaşça. İstemsizce gevşedi elim. Baktım ellerimize, tutamadığım ellerimize.
Doğruldu yavaşça sırtım tamamiyle geriye yaslanırken kafasını göğsüme yasladı yavaşça gözleri kapalı. İki elimde şaşkınlıkla havada kalırken kaldım öylece.
Bir şarkı mırıldanmaya başladı.
"Bu gece uyut beni kollarında. Ne olur bir gece de olsa hasret gidereyim kokuna." Acı çeker gibiydi son cümlesi. Kabullendi kalbim. Ellerim kırmaya korkarmışçasına saçlarını buldu. İrkildiğini hissettim. Daha çok gömdü kafasını gizlemek istercesine.
O hep en güçlü durandı ama kaçıp saklanmaya en çok o muhtaçtı.
Yavaşça okşadım saçlarını. İzledim onu öylece. Yıllar sonra hayallerini gerçekleştiremediğimiz, birlikte alamadığımız yatağımızda okşadım saçlarını. Neler vermezdim bu cümleler hayal olmasın diye.
Gözlerim doldu yıllar sonra. Yaşayamadığımız her anıya aktı bir gözyaşım.
Uyuttum onu kollarımda ama ben hiç uyuyamadım o gider diye.
Güneşin doğuşu ile birlikte ilk ışıkları yüzümü aydınlatırken gözlerimi açtım yavaşça. Ne zaman dalmıştım bilmiyordum ama karşımda yüzü yüzüme çok yakın uyuyan Demir ile dün gecenin rüya olmadığını anladım.
"Gerçekmişsin..."
İç çektim. Bir nefes kadar uzaktık birbirimize. Burnunun ucu neredeyse benimkine değiyordu.
Bir kolu sıkıca belime dolanmıştı gitmemden korkarmışçasına. Bu anın o kadar çok hayalini kurmuştum ki. Bir sabaha Demir ile uyanmayı.
Sonunda gerçekleşmişti...
Eğer bu rüyaysa hiç uyanmak istemiyorum. Sonsuza kadar uyumak istiyorum. Gözlerimi tekrar kapadım minik bir gülümsemeyle.
Birkaç dakika sonra Demir gözlerini açtı usulca. Gözlerinin önünde saçları ellerine dağılmış kızı izledi.
Bir eli kalbinin üstünde duruyordu. Huzurla kapalı gözleri al yanakları iç çekerek izledi. Dokunmaya kıyamadı. Eli meydan okuyarak yanağını okşadı yavaşça.
Gözlerimi açtım usulca göz göze geldik o an. Güneşin ışıkları gözlerimize vuruyordu şimdi. Onun kahveleri şimdi her zamankinden daha parlaktı.
"Günaydın." yeni uyanmış boğuk sesi ile afalladım.
Gülümsedi gamzesiyle.
"Günaydın." kısık çıkan sesimle iç çekti.
Ilık ılık vuran rüzgar yüzümüzü okşadı. Güneşin ışıkları ikimizin de kahvelerini daha da çok parlattı. Evdeki sessizliği bölen tek şey nefes seslerimizdi.
İkimizde yavaşça birbirimize yaklaştığımızın farkında değildik. Ben ona o bana çekiliyordu. Sanki kalplerimize bir ip bağlıydı uzaklaştıkça daha çok yakınlaşıyorduk.
Gözlerimiz kapanıcakken hızla geri çekildim.
Şimdi olmazdı, yapamazdım.
Hızlı bir utanç ve panik bedenimi ele geçirdi. Ayağa kalktım ona dönerek kırmızı olmuş suratımla bir türlü bakamıyordum Demir'e.
"Şey ben kahve getireyim, kahve içelim dimi?"
Saçma sorum ile elim ayağıma dolanmış halime Demir kıkırdadı.
"Olur içelim güzelim." daha yeni uyanmış sesi, dağınık saçları ile bana bunu yapmamalıydı.
Onu onaylayıp hızla iki kahve yapıp elimde kupalarla yukarı geldim. Onu yatağı toplamış balkonum kenarında denizi izlerken bulmayı beklemiyordum.
Ben onun heybetini izlerken o geldiğimi anlamış olmalı ki gözleri beni buldu yavaşça kupayı eline aldı teşekkür ederek. Yan yana durup denizi izledik sessizce, denizde bizi.
"Nasıl dayandın Eylül?" Bir anda sorduğu soru ile gözlerim onu buldu.
"Nasıl bu koca eve tek başına mücadele verebildin, tek başına savaştın?" Hüzünlü gözleri beni buldu.
Burukça gülümsedim. "Zordu, çok zordu ama ayakta durmak zorundaydım. Mert için..."
Gözlerimiz kopamadı hüzünlü sessiz sözler dalgaların kıyıya vuruşu ile bize ulaştı. Derin bir nefes alıp sırtını arkasında demirlere yasladı yavaşça. Görüyordum omzunda taşıyamadı ağırlıkları vardı. Sustuğu cümleleri vardı.
O an bir şey fark etmişçesine kaşları çatıldı. "Şu odada ne var Eylül?"
Gösterdiği oda yıllar önce kapısını kapadığım uğruna şarkılar yazdığım odaydı.
"Hani nasıl dayandın diye sordun ya Demir işte bu oda bu sorunun cevabı. Kalbimin nasıl bir halde olduğunun cevabı."
"Görebilir miyim?" Gözlerinde korku, endişe vardı. Göreceklerinin onun omuzlarını daha da çok düşüreceğini biliyordu belki de.
Masamın üstünde duran kilitli kutuyu açıp kolyeyi aldım. Beni takip eden adımları kapının önünde durdu. Derin bir nefes aldım. Yavaşça kapıyı açtım ve geri çekildim.
Demir kalbinde adlandıramadığı bir ağırlık ile ilk adımını attı odaya. Gördüğü piyano ile gülümsedi. Etrafa saçılmış nota ve söz kağıtları vardı ve en ortada duran mikrofon. Yıpranmış bir koltuk tozlanmıştı. Beyaz perde dalgalanıyordu sadece. Bir adım daha atacakken ayak ucuna değen cam kırıkları ile duraksadı.
Yerde parçalanmış bir çerçeve vardı. Fotoğrafı yavaşça eline aldı. 10 yıl önce vapurla gezdikleri gün grupça çekilmiş bir fotoğraftı bu.
Gözleri doldu Demir'in. Tek bir damla gözyaşı herkesin gülümseyerek baktığı fotoğrafa düştü.
"Şimdi anlamış oldun Demir nasıl hissettirdiğini. Hadi çıkalım odadan."
Arkamı dönüp gidecekken Demir gözündeki yaşı sildi hızla. "Olmaz Eylül. Şarkı sözleri var burada. Şarkı söylemeye devam etmişsin."
Heyecanlı çıkan sözleri gülümseyen yüzüne bakakaldım. "Ben yıllardır şarkı söylemiyorum."
"Olsun, bunu telafi edebiliriz."
Şaşkınlıkla bakakaldım. Bilgisayardan birkaç şey ayarladı ve bir kulaklığı kulağına taktı.
"Demir ne yapıyorsun? Olmaz ben söyleyemem."
Gülümsedi güç vermek istercesine. "Belki bu şarkıyı söylemek istersin."
Seneye bu sıralar el ele çıkarız burdan
Biraz sabır, biraz sabır
Mikrofondan çıkan derin sesi ile tüm vücudum sarsıldı o an. Unutmaya çalıştığım anıları geri getirdi o an.
Sence alacağımız yeni evimiz nasıl olacak?" diye sordum heyecanla. Başımı kaldırdım. gülümsedi.
"Hımm bence küçük bir ev olsun, bir bahçesi kesin olsun, yıldızları izleriz. Kocaman bir teras alalım orada oturup kahve içeriz." Kıkırdadım.
"Bunlar çok güzel Demir, bence köpek sahiplenelim. Çok güzel mutfağı olsun mesela, içi dolu bir buzdolabı olsun mutfağımızda ama bak kocaman, böyle." diyerek kollarımı kocaman açtım kıkırdadık.
Ona tekrar sarıldım "Başka neleri olsun güzelim?" dedi.
"Bir salıncak kuralım çok güzeller Mert bayılır, annem için sallanan bir sandalye alalım. Hep ışıklarımızı yakalım asla karanlıkta kalmayalım." Başım göğsüne iyice sindi. "Merak etme o ışıklar beraber olduğumuz sürece hep açık olacak."
Biraz öyle durduk sonra Demir bir şeyler mırıldandı arasından seçtiğim kelimelerle gözlerimi kapatarak burukça gülümsedim.
Aynı o akşam ki gibi derin sesi tüm kalbimde yankılanıyordu. Gözlerim dolu dolu gülümsedim. Bu anları hatırlamayalı ne kadar çok oluyordu.
Aynı o akşam dediğim gibi salıncak vardı, ışıklarımız, annem için sallanan sandalye bile. Ama biz yoktuk.
Biraz sabır yerlerini bilerek söylemediğini o an fark ettim. Elini bana uzattı Demir. Adımlarım yine beni ona götürdü. Kulaklığı yavaşça kafama taktı ikimizinde bir kulağı açıktı birbirimizi duyabilmek için. Tıpkı o akşam ki devam etti sözlerine.
Hani sen hiç şarkı dinlemedim dedin ya bu dinlediğin ilk şarkı olsun, bu bizim şarkımız olsun." kıkırdadım. Kafamı kaldırdım "Biraz sabır kısımlarını sen devral tamam mı, hadi deneyelim." Gülümsedim. "Tamam." diyerek kafamı salladım. Kısık sesimizle şarkıya başladık.
Seneye bu sıralar el ele çıkarız burdan
Biraz sabır, biraz sabır
Seneye bu sıralar başlarız yaşamaya en baştan
Biraz sabır, biraz sabır
Derin bir nefes aldım nakarat için. Cesaret vermek için sıkıca tuttu ellerimi.
Bir sene dursun hayat beklesin bizi
Bir ömür önümüzde tek bir sene nedir ki
Bir de bakarsın açılmış kapı ardına kadar
Dünya dönmeye başlar tekrar umduğun gibi
Nakaratı o da tekrarladı. Gözlerimiz dolu dolu birbirimizi izledik. Devamını birlikte söyledik.
Dünya dönmeye başlar dünya
Dünya dönmeye başlar tekrar...
Seneye bu sıralar
Sözler en başa dönerken Demir yavaşça kulaklığı çıkardı. Şarkı söylemeye devam ederken melodiyi duyabiliyorduk. Eli belime bulup kendine çekti. Benim de kulaklığı çıkardı. Aramızda çok az mesafe varken artık şarkıyı kalplerimize, ruhumuza, gözlerimize söylüyorduk.
Yıllardır en çok korktuğum şey oluyordu. Demir'e tekrar kapılıyordum.
Son sözleri yine birlikte söyledik. İkimizde sustuk o an. Alınlarımız birbirine yaslıydı. Bir eli yanağımdayken yavaşça yine birbirimize yaklaşıyorduk.
Gözlerimi kapadım yavaşça ama o an annemin ölümü tekrar gözlerimin önüne geldi. Beni öpüşü ve sonra annemin yerdeki kanlı bedeni. Hızla geri çekildim. Demir de benim gibi şaşkındı. Ellerim titriyordu. "Olmaz, olmaz yapamam."
Korkuyordum. Aynı şeyleri yasamaktan çok korkuyordum.
Hızla odadan çıkıp kendi odama geçerken Demir'in arkamdan gelen adınlarını duyuyordum.
"Yine kaçıp gidiyorsun Eylül. Ne zaman canın yanacak olsa geri adım atıyorsun."
Sözleri sertti. Gerçekleri yüzüme vurur gibi çıktı. Arkamı dönerken bile hissettim sözlerinin keskinliğini.
Öfkeyle arkamı döndüm. Kaşlarım iyice çatıldı. "Ben mi kaçıyorum?" Alayla güldüm bir elim saçlarımı geriye iterken. Sert adımlarımı ona yönelttim sözlerimi sıralayarak.
"Yıllar önce ben mi kaçtım? Yıllar önce ben mi seni yalnız bıraktım? Geçmişsin karşıma kaçmaktan bahsediyorsun. Ben senin gibi değilim Demir. Beni kendinle karıştırma. Sesim daha da yükseldi. İşaret parmağımla göğsüne vururken devam ettim sözlerime " Sen yoktun ben tutum bu evi kendi başıma, Sen yoktun ben ağlayarak yaptım otobüs yolculuğunu, Sen yoktun ben tek başıma götürdüm Mert'i okula. Sen yoktun Demir, sen hayalimi kurduğumuz hiçbir şeyde yoktun."
Yanağıma düşen bir damla ile anladım ağladığımı. Haşimle silerken geri çekildim.
Yıkılmıştı ama şaşırmamıştı. Bekliyordu bu konuşmayı biliyordum ama canını yakmıştı. Yine bunu ben yapmıştım. Omuzları düştü. Gözleri buğulandı.
Sinirli nefeslerimin geçmesini beklerken onu izledim. Ne cevap vereceğini bekledim.
Beni şaşırtarak yavaşça üstündeki tişörtü çıkardı. Afflarken ne yaptığını anlamaya çalışıyordum.
Gözlerim vücudunu bulduğunda dizlerimin bile titrediğini hissetim.
Morluklarla doluydu vücudu, yeşiller ve sarılarla çevrili bir sürü yarayla. Bazıları iyileşmiş sadece iz bırakmışken bazıları çürümüş ömür boyu onla kalacağının habercisiydi.
Derin titrek bir nefes aldı "Ben kaçmadım Eylül. Bir sürü iz var bedenimde çocuklağımdan, gençliğimden kalma. Ben senin gibi yok etmedim onları, yok edemedim. Çünkü biliyorum ki ben o yaraları yok etsemde hep bilirim nerededir onlar."
Bak bu dedi eliyle karın boşluğundaki yarayı gösterirken. " Bu yetimhaneye ilk girdiğimde olmuştu dövmüşlerdi beni bir çakı çizmişti orayı kapatamadım o yarayı, kaçamadım. Bu ise omzuna dokundu bu sefer Bulut'u bir gün kavgadan kurtarmaya çalışırken olmuştu. Devam etti saymaya gözlerimden yaşlar boşalırken tir tir titreyerek dinledim onu.
Bir anda avucunu kalbine koydu. " Burada bir yara var Eylül kapatamıyorum, iyileştiremiyorum, yok edemiyorum onu. 17 yaşımda edindim bu yarayı ben 27 oldum hala kanıyor burası. Kaçamıyorum Eylül, kurtulamıyorum."
İlk defa bir göz yaşı döküldüğünü gördüm gözlerinden. İlk defa ağlıyordu karşımda. En savunmasız haliyle karşımdaydı.
Fırtına vardı dışarıda perde uçuşuyor boş evdeki sessizlik yankılanıyor, herkes susmuş bizi dinliyordu. Mazinin acısıyla dalgalanıyordu deniz. Her dalgada şaha kalkıyordu.
Biraz durdu izledi beni. Konuştu gözleri, konuştu gözlerim.
Bacaklarım titrese de ona adımladım yavaşça.
Birkaç gün önce bileğime yapıştırdığı yara bandı çıkardım. Kalbinin üstündeki yaraya yapıştırdım yavaşça. Aynı anda sıraladı sözlerini.
Daha çok aktı göz yaşları. "Ama şunu bil ki Eylül. Ben kaçmadım güzelim ben kaçmak istemedim."
Bu söz yetti bana. Bir hıçkırık kaçarken boğazımdan kafam omzuna düştü. Tutamadım kendimi ağladım hüngür hüngür. Demir'in de kafasını boynuma sakladığını hissetim. Boynum ıslanıyor hıçkırıklarını saklıyordu.
Demir kendini yere bırakırken ikimizde yere oturduk. Kollarım boynunu sararken sarmaladım onu. Buna ihtiyacı varmış gibi sardı kolları belimi sıkıca.
Saklandı Demir yıllar sonra sevdiğin kızın kollarına.
Okşadım saçlarını, ağladım onunla. Öfkemi bir kenara itip bize ağladım.
Eylül ve Demir'e ağladım.
Çocukluğumuza ağladım.
Gençliğimize ağladım.
Aradan kaç saat geçti bilmiyorum ama ikimizde göz yaşlarımızı anca toparlayabilmiştik. Demir'e sıcak bir duş almasını söylemiştim. Şimdi ikimizde yatakta uzanıyorduk. Aklıma gelen fikir ile ayaklandım.
"Sana krem getireceğim Demir bekle." Kızarmış yorgun gözleri ile kafa salladı. O yatakta uzanırken yavaşça yanına oturdum. Vücudundaki her iz her morluk sanki benim kalbimi paramparça ediyordu.
Yavaşça kremi sürmeye başladım. Önüme gelen bir saç tutamını yavaşça kulağımın arkasına koydu. Sıcak avuç içi yanağımı buldu. Bir kedi gibi sindim avucuna.
Demir sıcaktı, yuvaydı, kurtarıcımdı.
"Dün gece o yüzden üstünü çıkarmadın değil mi? Morlukları görmemem için."
Güldü. Parmağının ucu ile burnumun ucuna vurdu. "Aferin güzelim bildin." Bu şapşal haline gülümsedim.
Bu güzel anı bozan yanı başımda duran Demir'in çalan telefonu oldu. Aslan yazısını görür görmez göz göze geldik.
"Artık gitmem lazım güzelim."
"Demir sana açık bir soru soracağım ve sen de dürüst bir cevap vereceksin."
Meraklı bakışları beni buldu. İlk duyduğum andan beri içimi kemiren soruyu sordum.
"O Aslan denen adam sana şiddet uyguluyor mu?"
Demir duyduğu soru ile hızla ayaklanmaya çalıştı. Ama bir anda Eylül ile burun buruna gelmeyi beklemiyordu. İkisi de o an nefeslerini tuttu.
"Bu bugün üçüncü oluyor güzelim daha fazla kendimi tutamayacağım ben gideyim."
Hızla ayaklanıp tişörtünü üstüne geçirişini izledim. "Olmaz ben de geleyim. Hem bana sözün vardı. Seni yalnız bırakmak istemiyorum."
Gözlerinde tereddüt olsa da hızla onu dışarı çıkardım beklemesini söyleyerek. Hızla uzun beyaz bir etek ve vücudumu saran ince bir üst giydim.
Topuklu botlarımı da giyip aşağı indim. Beni gören gözleri gülümsedi adeta. Birlikte evine gittik. Kapıda duran bedenlerimiz birbirinden güç almaya çalışıyordu.
Yavaşça serçe parmağını tuttum. Ufak dokunuşum ile gözleri beni buldu. Anladı ne demek istediğimi.
Yanındayım dedim tüm kalbimle.
Kapı bizim açılırken o önden ben arkasından ilerledim. Aslan Bey'in korkunç bakışları Demir'den bana dönerken şaşkınlık tüm yüzündeydi. Yanında oturan adını unuttuğum kadın umursamadan dergisine bakmaya devam etti.
Aslan Bey gözlerindeki o sinsi bakışla ayaklandı.
"Hoş geldin oğlum bir misafirimiz olduğunu bilmiyordum."
"Sürpriz olsun istedim." Demir sert bakışları ile sandalyemi çekti.
"Eylül Hanım bu ne güzel sürpriz hep bekleriz."
Yalandan gülümsedim. Demir de ben de yemek ile oyalanıyorduk. Tüm gün bir şey yememiştik ama ikimizde aç değildik sanki.
Selin'in sözleri aklıma gelirken bu planı hayata geçirme vakti gelmişti. "Ben izninizle lavaboya gitmek istiyorum ne tarafta acaba?"
"Ben seni götüreyim." Demir'in sözünü kestim hızla. "Gerek yok ne tarafta ben bulurum. Hem sen yemeğini ye hiçbir şey yemedin tüm gün."
Son cümlemi sessiz söylesem de anlamıştı. "Düz git sağdan ikinci kapı."
Aslan Bey'in iğren bakışlarını es geçerek hızla ayaklandım. Sağdan ikinci kapıya geldiğim an gördüğüm oda ile duraksadım. Burası tuvalet değildi. Tuvalet tam karşımdaki sol taraftaki odaydı. Hızla etrafı kolaçan ettim. İçeri girip kapıyı kapattım.
Burası Aslan Bey'in odasıydı. Demir bilerek kulağıma fısıldamıştı. Yardım istiyordu.
Hızla etrafı aramaya başladım. Bilgisayar şifreliydi onu es geçtim. Aslan denen adamın geçmişi ile alakalı ile ilgili her dosyanın fotoğrafını çekmeye çalıştım. Aşağı çekmecelere bakacakken bir kasa ile göz göze geldim. İçimden bir ses asıl şeylerin bu kasada olduğunu söylüyordu.
Dışarıdan duyduğum adım sesleri ile hızla kapıya gittim. Azıcık araladım. Koridoru boş gördüğüm an hızla tuvalete girdim. Soluklanıp telefonu cebime attım.
Adım sesleri yaklaşırken sifona bastım ve elimi yıkadım. Kapıyı açtığım an Aslan Bey ile karşılaştık.
"Ah küçük hanım lavaboyu bulabilmişsiniz?"
"Evet sağolun." Hızla uzaklaşacakken söylediği sözler ile duraksadım.
"Aslında çok şaşırıyorum sana biliyor musun? Böyle güçlü, azimli, hırslı, güzel bir kız." Her sözünde adımlayarak tam önüme geçti. "Nasıl olur da onu terk edip giden bir adamla olabilir?"
Cevap verecekken araya girip devam etti. "Hatırlıyorum da Demir ile arabaya binmiş İzmir'den giderken be kadar da mutluydu. Bana iyiki beni kurtardın diyordu."
Keskin sözleri kalbime saplandı. Susmadı devam etti. Daha da çok batırdı hançeri.
"O kadar mutluydu ki geldiğimiz günün akşamı çıkıp İstanbul'u gezdi. İzmir'den kalan her eşyasını attı, bana baba demeye başladı. Hatta o gece eve bir kız getirmişti adı da Eyl-"
"Kes!" Sert sesim ile duraksadı. "Senin dediğin hiçbir şeye inanmıyorum. Demir'den duyana kadar size inanmayacağım."
Sert adımlarım ile içeri geçtim. Demir ile göz göze geldik. Endişeyle baktı gözlerime.
Sakin ol Eylül. O yapmış olamaz.
Gözlerime böyle bakan biri beni bir gecede silmiş olamaz.
"Ben artık gideyim Demir geç oldu."
"Tamam seni geçireyim."
Beraber dışarı çıktık. Yüz ifademi anlamış olmalı ki kapıyı hafifçe aralık bırakarak kapadı. Eli ellerimi buldu.
"Her şey için teşekkür ederim Eylülüm. Ne kadar teşekkür etsem az."
"Rica ederim ne demek. Feriti çağırmıştım bekletmeyeyim."
Yalandı. Kimseyi çağırmamıştım ama kafamdaki sesleri susturmak için gitmem gerekiyordu. Ellerimiz ayrılırken sokakta adımladım sessizce. Bulduğum ilk banka oturdum.
Aklıma gelen dosyalar ile onları incelemeye başladım. Tek bir ipucu bile yeterdi. İkimci dosyada duraksadım bu 13 yıl önce imzalanmış bir dosyaydı. Satılık bir daire için imzalanmış karşılıklı bir mal anlaşmasıydı ama en alt köşede gördüğüm Aslan Bey'in dışındaki imza ile duraksadım.
Alparslan Karakurt.
Aslan Bey'in bir abisi mi vardı?