Yüzyıllardır kimse gökyüzünün neden mavi olduğunu sorgulamamıştı.
Gündüzleri parlak bir mavilik, geceleri ise yıldızların serpiştirildiği derin bir karanlık... Bu, dünyanın değişmez kuralıydı. Ta ki o geceye kadar.
Arven, köyün dışındaki tepede tek başına oturmuş, uzaktaki sisli dağları izliyordu. Ay, bu gece her zamankinden daha iri ve ürkütücü derecede parlaktı. Soğuk rüzgâr, otların arasında hışırdayarak uğuldarken Arven’in boynundaki eski kolye hafifçe titremeye başladı.
Arven başını eğip kolyeye baktı. Büyükannesinden kalan tek şeydi bu. Yıllardır boynunda taşıdığı soğuk metal parçası, üzerine kazınmış olan garip bir sembolle süslüydü: Yanan bir taç.
Kolyeyi nasırlı avucunun içine aldı. Metalin ısındığını hissedebiliyordu.
Tam o sırada gökyüzünden, adeta koca bir dünyayı ikiye bölen korkunç bir ses yükseldi.
ÇAT!
Gökyüzü yarılmıştı.
Mavi-siyah gecenin tam ortasında, bulutların arasında simsiyah bir çizgi belirdi. Çizgi yalnızca birkaç saniye içinde devasa bir sarmaşık gibi büyüdü; gökyüzünü bir uçtan diğer uca kaplayan ürpertici bir çatlağa dönüştü.
Arven dehşetle ayağa fırladı. "Bu da ne?.."
Çatlağın derinliklerinden dışarıya, köye ve etraftaki tepelere doğru zehirli bir mor ışık sızıyordu. Gece, bir anda bu ürkütücü mor aydınlıkla kaplandı.
Sonra... bir şey düştü.
Gökyüzündeki yarığın tam kalbinden kopan alevli bir kütle, uzaktaki dağların arkasına doğru hızla süzüldü.
BOOOOM!
Yerin çekirdeğinden gelen devasa bir sarsıntıyla toprak dalgalandı. Arven dengesini zor tuttu. O anda boynundaki kolye, kakkı bir kor parçasına dönüşmüşçesine alev gibi parlamaya başladı.
Ve ilk kez, hayatında ilk kez kolyenin içinden zihnine sızan fısıltılı bir ses duydu:
"Bizi buldular."
Arven donakaldı. Soluğu kesilmişti. Kolyeyi tuttuğu eli titriyordu.
"Kim?" diye fısıldadı karanlığa doğru. "Kim buldu?"
Cevap gelmedi.
Aşağıdaki köyden feryatlar ve panik dolu çan sesleri yükselmeye başladı. Arven arkasına döndüğünde, evlerinden sokağa dökülen yüzlerce köylüyü gördü. Herkes ellerindeki meşalelerle başını yukarı kaldırmış, gökyüzündeki mor çatlağa bakıyordu.
Fakat köyün yaşlı muhafızı —yıllardır köyü tehlikelerden koruyan ağır başlı, yara izli adam— kalabalığın arasından sıyrılıp gözlerini tepeye dikmişti. Arven’i ve parıldayan kolyeyi görünce yüzündeki ifade bir anda tamamen değişti.
Adam, yaşına meydan okuyan bir hızla tepeye doğru koşmaya başladı. Yanına vardığında nefes nefeseydi.
"Kolye..." dedi yaşlı muhafız, gözleri korkuyla açılmıştı. "Onu... onu nereden aldın?"
"Anneannemden kaldı," dedi Arven şaşkınlıkla. "Neler oluyor?"
Yaşlı adamın yüzündeki bütün renk çekildi, bembeyaz oldu. "Demek sonunda seni buldular..."
"Kim buldu? Kimden bahsediyorsun?"
Muhafız cevap vermek yerine Arven’in kolunu sıkıca tuttu. "Soru sormayı bırak! Buradan hemen gitmelisin!"
"Ne? Köyü bırakıp mı?"
"Şimdi, Arven! Hemen!"
Uzaklardan, dağların arkasından kulakları tırmalayan, çürük bir metal sesini andıran bir borazan yankılandı.
Ardından mor ışığın aydınlattığı dağların üzerinde onlarca siyah nokta belirdi. Noktalar hızla büyüdü. Bunlar devasa kanatlara sahip yaratıklardı.
Fakat yaklaştıkça görünüşleri netleşti; bunlar ejderha değildi.
İnsan biçimindeydiler. Üzerlerinde ışığı yutan kapkaranlık zırhlar vardı ve ellerinde mor renkte tehditkar bir ışık saçan uzun kılıçlar, mızraklar taşıyorlardı.
Yaşlı muhafız kılıcının kabzasını sıkarken fısıldadı: "Karanlık Ordu..."
Arven’in kalbi göğüs kafesini delercesine çarpmaya başladı. "Buraya... buraya neden geldiler?"
Adam dönüp doğrudan Arven'in gözlerinin içine baktı.
"Senin için."
Arven henüz bu cevabın ağırlığını sindiremeden, gökyüzünde süzülen siyah zırhlı kanatlılardan biri yönünü doğrudan köye ve onların bulunduğu tepeye doğru kırdı. Yaratık, rüzgârı yaran bir ıslık sesiyle hızla üzerlerine iniyordu.
Muhafız kılıcını kınından çekti ve Arven’i arkasına itti. "Koş! Arkana bakmadan koş!"
Arven arkasını dönüp kaçmaya başladı.
Ama sadece birkaç adım atabilmişti ki boynundaki kolye patlarcasına tekrar parladı. Bu kez yayılan ışık çok daha güçlü, çok daha sıcaktı.
ÇIIRRKK!
Ayaklarının altındaki toprak yarıldı. Arven olduğu yerde çakılı kaldı. Bastığı zeminde, kolyedeki sembolün birebir aynısı olan devasa, alevlerden oluşan bir taç şekli ortaya çıktı.
Ve yerin derinliklerinden, alevlerin arasından bir kılıç yükseldi.
Kılıcın kabzasından ucuna kadar her yeri simsiyah bir metalden yapılmıştı. Ancak kabzasının hemen üzerinde, aydınlıkla parıldayan aynı sembol işlenmişti: Yanan taç.
Arven, iradesi dışında bir çekimle kılıcın kabzasını tuttu.
Kılıcı kavradığı anda, bütün dünyanın sesi bir anda kesildi. Çan sesleri, rüzgârın uğultusu, köylülerin çığlıkları... Her şey mutlak bir sessizliğe gömüldü.
Başını kaldırdı. Gökyüzündeki mor çatlak biraz daha büyüdü. Ve yarığın tam ortasında, gökyüzünü kaplayacak büyüklükte gümüş renkli devasa bir göz açıldı.
Göz doğrudan Arven’e baktı.
Arven’in zihninde, sanki binlerce ses aynı anda konuşuyormuş gibi tek bir cümle yankılandı:
"Son Ejderdoğan uyandı."
Arven elimdeki simsiyah kılıca ve avucunda yanan sembole baktı. Dehşet ve güç hissi kanında aynı anda devasa bir dalga gibi aktı.
"Ben... ben neyim?"
Gökyüzündeki devasa göz yavaşça kapandı.
Ve dünya yeniden sesine kavuştu: Savaş başlamıştı.