Zaman dediğin şey, özellikle hamileliğin sonlarında zift gibi akıyordu. Hele o son haftalar… Karnım neredeyse önümde yürümeye başlamıştı, gece uykuları ise tamamen tarihe karışmıştı.
Yine o sessiz Londra gecelerinden biriydi. Saat sabaha karşı üçü gösteriyordu. Yatakta sağa dönerken içimde garip, aniden kopan ılık bir akıntı hissettim. Önce rüya görüyorum sandım ama yatakta yayılan o ıslaklığı fark ettiğim an, beynimdeki tüm alarm zilleri çalmaya başladı.
Siktir…
Sularım gelmişti.
Yataktan bir çırpıda doğrulmaya çalıştım ama sekiz aylık ikiz karnıyla bu imkansız bir misyondu. "Ateş!" diye bağırdım, sesim neredeyse oda inletiyordu. "Ateş, kalk lan! Sularım geldi, doğuruyorum!"
Yan odada mışıl mışıl uyuyan Ateş, gürültüyle yataktan fırladığı gibi kapıya çarptı. Üstünde turuncu bir pijama altı, ayağında tek bir terlikle, gözleri uykudan kaymış bir halde odaya daldı. Adam resmen panikten zombi moduna geçmişti.
"Ha? Ne? Kim gelmiş? Sular ne alaka, boru mu patladı içeride?" diye bağırdı, ellerini havaya kaldırıp odanın içinde sağa sola koşturmaya başladı.
"Salak herif, boru patlamadı, bebekler geliyor! İkizler! Hani şu dokuz aydır karnımda taşıdığım, biletini kestiğimiz mini mafyalar!" diye çıkıştım, bir yandan da sancının ilk dalgası vururken dişlerimi sıktım.
Ateş olduğu yerde zıplamaya başladı. "Tamam, tamam, sakinim! Panik yok! Ben avukatım, her türlü krizi yönetirim... Sadece bu kriz biraz… şey… sulu!" Kafasını tutarak dolabın kapağına çarptı. "Lan hastane çantası neredeydi? Kapıda mıydı? Yoksa mutfakta dolapta mı saklamıştık onu?"
"Ateş, çanta şifonyerin üstünde, aptal gibi etrafta dönmeyi kes de beni hastaneye götür!" diye kükredim.
Ateş şifonyere doğru koşarken araya ayaklı vantilatörü sıkıştırdı, vantilatör devrilip gürültüyle yere yapıştı. "Siktir! Hay sikeyim böyle işi!" diye söylenerek hastane çantasını kaptığı gibi yanıma geldi. Ama adam o kadar uykusuz ve sersemlemişti ki, çantayı bana uzatmak yerine kendi omzuna takmıştı.
Sonunda var gücüyle beni kucaklayıp merdivenlerden aşağı indirmeyi başardı. Kapıdan çıkarken adamın hâlâ ayağında tek bir terlik olduğunu fark ettim ama artık o manzaraya gülecek halim kalmamıştı.
Arabanın yanına vardığımızda, Ateş alelacele çantayı araca koydu.Ardından büyük bir özgüvenle ön kapıyı açıp sürücü koltuğuna oturdu, motoru çalıştırdı ve gaza basıp hastaneye doğru fırladı.
Yolda sancıdan kıvranırken bir gariplik vardı acaba ne ateşss sadece hastane çantası oturuyordu!
Olduğum yerde sancılarım artmaya başladı bir yandanda atese saydırıyordum ama gözüme çok tatlı gelmişti koşturması heyecanlı heyecanlı hareketleri daha sonra bianda çığlığı bastım: "ATEŞŞŞ! ATEŞŞŞ GERİZEKALLI MISIN SEN AMK, BENİ unuttun LAAAN!"
Ateş aynadan arkaya bir baktı, boş koltuğu ve çantayı görünce beyni yandı. Arabayı orta şeridin ortasında aniden sola çekip lastikleri gıcırtıyla durdurdu. Panikten ne yapacağını şaşırarak direksiyona kafasını vurdu. "Siktir! Çantayı bindirmişim, seni unutmuşum!" diye bağırdı.
Geri vitese öyle bir taktı ki lastikler duman attı. Arabayı kapının önüne geri fırlatıp kapıyı açtı, beni kolumdan tuttuğu gibi arkadan öne, kucağına doğru çekmeye çalıştı ama ikimiz de koltukların arasında sıkıştık.
"Salak herif, çantayla beni karıştırıyor bir de!" diye inledim.
Sonunda beni ön koltuğa zar zor atıp kendi koltuğuna geçti ve bu kez gerçekten gaza basıp hastanenin yolunu tuttu. Londra gecesinde o panikle hastaneye varırken içimden geçirdim: Kaan’ın intikamı ertelenmişti ama Ateş’in bu geceki beyin hücre katliamından sonra, mahkemede ilk tanık kesinlikle kendisi olacaktı...