Londra’daki hayatım artık sadece bir kaçış hikayesi değil, tam anlamıyla baştan yazılan bir imparatorluktu. Gündüzleri dil okulları, uluslararası ticaret ve finans atölyeleri arasında koştururken; geceleri kendimi en iyi üniversitelerin ekonomi ve hukuk makalelerini okurken buluyordum. Miss Dilan Maria, sadece şık kıyafetleri ve topuk sesleriyle değil, keskin zihniyle de iş dünyasında adından söz ettirmeye başlamıştı.
Ancak zihnim ne kadar keskinleşirse keskinleşsin, hamileliğimin yedinci ayında karnımın büyüklüğü karşısında tam anlamıyla bir koordinasyon kaybı yaşıyordum. Topuklu ayakkabılarla mağazaları gezip bebek odası dizmek ise ayrı bir ekstrem spor dalıydı.
Ateş, her zamanki o korumacı ve bir o kadar da söylenen tavrıyla arkamdan koşturuyordu. Resmi olarak sadece avukatım ve bu süreçte en büyük destekçim olsa da, son zamanlarda aramızdaki o profesyonel çizginin sınırları biraz bulanıklaşmaya başlamıştı. İkimiz de bunun adını koymuyorduk ama havada kelimelerden ziyade başka bir elektrik vardı.
"Maria, yemin ederim bak, o beşinci mağaza. İçeride senin değil, sanki devasa bir zırhlı araç taşıyoruz, lütfen biraz yavaşlar mısın?" diyordu, elindeki on tane bebek torbasıyla adeta bir koli dağının altında kalmış gibi dururken.
Önümde duran lüks bebek arabası modellerine bakarken gözlerim parlıyordu. "Ateş, sus ve pusetin süspansiyon sistemine odaklan! Bebekler Londra sokaklarında ralli yapacak, en iyisi olmalı."
Tam o sırada, mağazanın ortasında kararsızlıktan kafayı yemek üzereyken yanımıza son derece şık, yerel İngiliz aksanıyla konuşan, kahverengi gözlü yakışıklı bir satış danışmanı yaklaştı.
"Pardon, yardıma ihtiyacınız var gibi görünüyor Hanımefendi? Özellikle bu model, ikiz bebekler için dünyanın en hafif şasi yapısına sahip..." dedi, bana bakıp o kusursuz gülümsemesini takınarak.
Ben tam "A harika, tam da bunu arıyordum" diyecekken, arkamdaki koli dağının arkasından bir homurtu koptu. Ateş, elindeki poşetleri biraz sert bir harekete benzer şekilde tezgaha bırakıp aramıza adeta bir duvar gibi girdi.
"Gerek yok, teşekkürler! Biz modelin mühendislik detaylarını, ağırlık merkezini ve hatta nükleer saldırıya dayanıklı olup olmadığını bizzat inceledik zaten," dedi. Sesi, mahkemede rakip avukatı yok eden o buz gibi tona bürünmüştü ama yüzündeki o hafif kasılma olayın tamamen başka bir boyutta olduğunu ele veriyordu.
Satış danışmanı şaşkınlıkla bir Ateş’e bir bana baktı. "Şey... tabii ki, nasıl isterseniz beyefendi." Adam hemen uzaklaştı.
Arkama dönüp kollarımı bağladım, yüzümde sinsi bir gülümsemeyle Ateş’e baktım: "Avukat Bey, adam sadece pusetin özelliklerini anlatıyordu. Ne bu celal?"
Ateş homurdanarak kollarını göğsünde birleştirdi, gözlerini kaçırdı. "Ne celali be? Adam resmen gözünün içine bakıp yürür gibi bir hal tavır sergiliyordu. Hem kim o ya? İngiliz soylusu falan mı? Sokaktaki her tipin benim yanımda böyle rahat hareket etmesine sinir oluyorum, hepsi bu."
Sonra bir an söylediği cümlenin "benim yanımda" kısmına takılıp hafifçe durdu. Gözleri kısa bir an bana kaydı, ardından durumu toparlamak ister gibi boğazını temizleyip kafasını başka yöne çevirdi.
"Yani... şey anlamında, hani müvekkilim olarak güvenliğiniz benden sorumlu ya, o yüzden..." diye geveledi ama sesindeki o hafif savunma hali her şeyi ele veriyordu.
İçimdeki o tatlı dalga geçme isteği kabardı ama kalbimin atışındaki o garip hızlanmayı da görmezden geldim. Üzerine biraz daha yürüyüp gülerek başımı hafifçe eğdim: "Rahat ol Avukat Bey, sen olmasan bu ikizlerle Londra sokaklarında kaybolurdum. Neyse ki kriz yönetimin başarılı... Kıskançlık sana hiç yakışmıyor ama profesyonel dikkat dağılması adına idare edebiliriz."
Ateş derin bir nefes alıp gözlerini devirdi, ama dudaklarının kenarındaki o gizli kıvrılmayı saklayamadı. "Kıskançlık değil Maria, mesleki refleks diyelim. Hadi, şu puseti alalım da gidelim, yoksa bu çocuklar doğmadan ben buradaki satış danışmanlarıyla mahkemelik olacağım."
Küllerin arasından kurduğumuz bu hayatta, didişmelerimiz ve aramızdaki o henüz adını koyamadığımız gizli çekim o kadar yavaş ve derin büyüyordu ki... Kaan’ın bıraktığı o karanlık gölge, bu tatlı atışmaların arasında her geçen gün biraz daha siliniyordu. Ve biz, bu hikayenin henüz en başındaydık...