Ormanın ciğerlerimize dolan nemli, çürümüş yaprak kokusu, üzerimize çöken karanlığın ağırlığıyla birleşiyordu. Kaan, elindeki eski kulübenin paslı kilidini zorlarken, sırtındaki kasların her hamlesinde nasıl gerildiğini görebiliyordum. Ay ışığı, onun keskin yüz hatlarına vurduğunda, orada gördüğüm şey sadece bir kaçışın stresi değil, bir avcının kendi vicdanıyla girdiği savaştı.
Kilit büyük bir gıcırtıyla teslim olduğunda, içerideki rutubetli hava yüzümüze çarptı. Kaan, beni kolumdan tutarak içeri çekti ve kapıyı arkamızdan sertçe kapattı. Karanlığın içinde sadece birbirimizin düzensiz nefes alışverişlerini duyabiliyorduk. O an, dışarıdaki ölüm tehlikesinden daha korkutucu bir şey vardı: Kaan’ın varlığı.
"Neden?" diye fısıldadım, sesim boş odada yankılandı. "Neden beni buraya getirdin, Kaan? Neden hala hayatımı kurtarmaya çalışıyorsun? Babamın senin ailene ne yaptığını biliyorum. O kan borcunun bedelini benden mi alacaksın?"
Kaan bana doğru bir adım attı. Karanlıkta gözlerinin kehribar rengi, avını köşeye sıkıştırmış bir yırtıcınınki gibi parlıyordu. Aramızdaki mesafe bir kağıt inceliğindeydi ama bu mesafe, aramızdaki nefret ve arzunun birleştiği o tehlikeli hattı oluşturuyordu.
"Babandan nefret ettiğim kadar senden nefret etmeyi denedim, Defne," dedi sesi bir bıçak darbesi kadar keskin ama kadife gibi yumuşaktı. "Ama senin o gözlerindeki masumiyet, babanın ellerindeki kana bulanmış olmana rağmen, beni kendine çekiyor. Bu bir lanet."
Aniden ellerini iki yanımda duvara dayadı. Kaçacak yerim yoktu. Bedeninin sıcaklığını tenimde hissedebiliyordum; bu, soğuk orman havasına inat, damarlarımdaki kanı kaynatıyordu. "Bana dokunma," dedim, ama sesimdeki titreme talebimi boşa çıkarıyordu.
Kaan güldü, bu acı dolu, kendine inanamayan bir sesti. "Sana dokunmamam için bütün dünya birleşse, yine de bunu yaparım."
Eğildi, nefesi boynuma çarptığında ürperdim. Geri çekilmek yerine, farkında olmadan ona doğru meylettim. Kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi çarpıyordu. Parmaklarını saçlarımın arasına geçirdiğinde, tüm dünyam durdu. Öfkesi, arzusuyla harmanlanmış bir kasırga gibi üzerimize çökmüştü.
"Baban, sadece bir iş adamı değildi," dedi Kaan, sesi artık bir fısıltıdan ibaretti. Dudakları kulak mememe o kadar yakındı ki, her kelimesinde tenimi okşuyordu. "O, 'Karanlık İttifak'ın mimarıydı. Ve o ittifakın elindeki son parça, bugün o depoda senin çantana gizlediğin o küçük, gümüş mühürdü."
Dondum. Çantamdaki o ağır, soğuk metal nesneyi düşündüm. Babamın vasiyetinde bahsettiği tek şeydi. "Ne mührü? O sadece eski bir aile yadigarı."
Kaan başını geri çekip gözlerimin içine baktı. Gözlerinde acı bir şefkat vardı. "O, ailenin değil, cehennemin anahtarı. Babam o yüzden öldü, Defne. Babanın o mühürle kurduğu sistem, benim ailemin yok oluşuna sebep oldu."
Zihnimde şimşekler çaktı. Babamın neden sürekli gizemli mektuplar aldığını, neden bizi sürekli taşıdığını şimdi anlıyordum. Ben, bir katilin kızıydım. Ve belki de, babamın günahlarının tek taşıyıcısı.
"Neden söylemedin?" diye haykırdım, onu göğsünden iterek. Ama geri adım atmadı, aksine bana daha çok yaklaştı, ellerini belime doladı. "Neden beni vurmadın da buraya getirdin?"
"Çünkü," dedi Kaan, sesi titreyerek. "Seni o depoda gördüğüm an, kendimden nefret ettim. Çünkü senin o masumiyetin, benim bütün intikam planlarımı yerle bir etti. Seni öldüremem Defne, çünkü ruhumun senin ruhuna kördüğümle bağlandığını fark ettim. Sen benim en büyük sınavımsın."
O an, aramızdaki tüm engellerin, yalanların ve geçmişin ağırlığına rağmen, dudaklarımızın buluşması kaçınılmazdı. Önce tereddütlüydü, bir savaşın ortasında barış imzalamak gibi zor ve hırçın. Sonra, bu öpücük bir ihtiyaç haline dönüştü. Kaan'ın elleri belimi daha sıkı kavrarken, sanki beni bu dünyadan koparıp kendi karanlığına çekmek istiyordu. Kollarımı boynuna doladım; bu artık bir kaçış değil, bir kabullenişti.
Tam o sırada, kulübenin dışında metalik bir ses duyuldu. Kaan aniden benden ayrıldı ve silahına davrandı. Gözleri dışarıdaki karanlığı tararken, yüzündeki o romantik ifade bir anda yerini ölümcül bir ciddiyete bıraktı.
"Geldiler," diye fısıldadı.
Dışarıdan gelen ayak sesleri artıyordu. Kulübenin zayıf tahtaları gıcırdadı. Kaan bana arkasına geçmemi işaret etti ama ben masanın üzerindeki çantaya uzandım. Mühür, çantamın içinde sanki bir nabız gibi atıyordu.
"Defne," dedi Kaan, sesi bu kez emir kipiyle yüklüydü. "O çantayı bırak. Onlar seni değil, o mührü istiyor."
"Hayır Kaan," dedim, içimdeki o sönmek bilmeyen dirençle. "Onlar ikimizi de istiyor. Ama o mühür, babamın neden öldürüldüğünün cevabı. Ve ben, o cevabı öğrenmeden ölmeyeceğim."
Tam o sırada kapı tek bir hamleyle parçalandı. İçeri giren gölgelerin arasında, babamın eski ortağı olduğunu sandığım o adamı gördüm; yüzünde çarpık, ürkütücü bir gülümseme vardı. "Babanın mirasıyla oynamayı bırak, küçük kız," dedi adam, elindeki silahı bize doğru doğrultarak. "Yoksa o 'kan borcu' bu gece ödenecek."
Kaan siper alıp ateş açtığında, kulübe bir anda barut dumanı ve ateşle doldu. Kurşunlar etrafımızda vızıldarken, Kaan bana doğru döndü, gözlerinde sadece beni koruma arzusu vardı. Ancak o anda, kapıdan giren adamın arkasında beliren bir başka figür, nefesimin kesilmesine neden oldu. Bu kişi, babamın yıllar önce öldüğünü söylediği kişiydi. Ve o, Kaan’ın babasının ta kendisiydi.