Sabahın ilk ışıklarıyla uyanamadım; her gece rüyalarıma konuk olan çocukluğumun kabuslarıyla gözlerimi açmak zorunda kaldım. Odamın gri duvarları sanki kabuslarımı biriktirmiş gibi ruhsuz ve huzursuzdu. Kaçtığım ve görmezden geldiğim her duygu, bir bıçak misali kalbime biraz daha saplanıyor her saniye biraz daha kanıyordu. Her nefes alışverişimde ağrı biraz daha artıyordu.
Yıllarıdır yalnızlığım da biriktirdiğim çocuğun çığlıkları, ruhumu sertçe tekmeliyordu. Kimse görmemişti beni. Kimse içimdeki karanlık anılarıma bir meşale yakıp yolumu aydınlatmamıştı.
Kahveme eşlik eden sigara dumanı, yıllardır içimde buz tutmuş çocukluğumu saklamaya çalışıyor gibiydi. Her nefeste içime çektiğim sigaranın zehri değildi; geçmişin çığlıkları ve çocukluğumun korkusuydu. Duvarda ki saatin tik takları zamanın aktığının habercisiydi ama zamanın bir yanı bende hep eksikti ve hiç dolmuyordu.
Adliyeye gitmek için hazırlandığımda son bir kez aynada kendime baktığımda orada kimse yoktu. Sadece duvarlı bir suret. Cumhuriyet Savcısı mı yoksa Saye mi? Saye kimdi? Annesinin görmediği evladı mı? Babasını lanetli ellerinin kurbanı mı? Herkesin saygı duyduğu ve imrendiği adaletin ışığı mı?
Adliyeye doğru ilerlediğimde derin nefesler alıp veriyordum. Her adım da üzerime hayaletler biraz daha çörekleniyor , zehirli sarmaşıklar ruhumu biraz daha sarıyordu. Sabahın rüzgarı dahi içimi rahatlatmıyordu., zehirli sarmaşıklar ruhumu daha da sarıyordu.
Mahkeme salonuna adım attığım da içerideki soğuk hava dışardaki kuru soğuktan daha keskindi. Elimdeki dosya acımasızlığı bir kez daha iliklerime kadar hissetmeme sebep olmuştu.
“Sanık Adem Keskin’in, maktul Furkan Demir’i planlı ve tasarlanmış bir şekilde öldürdüğü, ardından cesedi parçalara ayırarak delil karartmaya çalıştığı açıkça dosya kapsamı ile sabittir.
Delil olarak sunulan kamera kayıtları, tanık ifadeleri ve adli tıp bulguları, sanığın eylemi bilinçli, ve soğukkanlılıkla gerçekleştirdiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Sanığın; kasten adam öldürme, cesedi parçalayıp yok etme ve delil karartma suçundan ağırlaştırılmış müebbet ile yargılanmasını talep ediyorum.”
Salona ağır bir sessizlik çökmüştü. Hakim gözlüğünü çıkardı tok bir ses ile
“Karar.” Dedi. Salondaki herkes ayağa kalktı.
“Sanık Adem Keskin’in kasten adam öldürme, cesedi parçalayıp yok etme ve delil karartma suçlarından; ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmedilmiştir.”
Dosyayı sakinlikle topladım. Adliye koridorunda topuk seslerim yankılandı. İçimde; ne zaferin gururu, ne de kederin hüznü vardı. Sadece koca bir boşluk hissi.
Odama vardığımda kapıyı kapattım. Oturmadan önce hemen camı açtım biraz olsun nefes alabilmek için. Denizin üzerindeki martı sesleri… Sanki herkes bir şey anlatıyordu.
Masama geçip bugün yapılacak olan işlerimi incelerken telefonum çaldı; Başkomiser Tuna
“Sayın Savcım, metruk bir binada on yaşında bir kız çocuğu…Ölü bulunmuş.”
Olay yerine geldiğimde zehirli sarmaşıklar bir kat daha ruhumu sıktı. Metruk binadan içeriye girdiğimde içeride ölümü hatırlatan ağır bir koku vardı. Zemheri her yeri sarmıştı. Küçük kızın cansız bedeni yere serilmiş boyalı elleriyle ölü bir sanat eserine dönüşmüştü geride ürkütücü bir ipucu bırakmıştı.
Sessizlik…
Metruk binayı saran sessizlikte, yalnızca adli tıp uzmanın kamerayla çektiği klik sesi duyuluyordu.
Dizlerimi kırarak çömeldim. Gözlerimi küçük kıza diktim. Sağ elim ile bileğimin içini ovuşturdum. O, tanıdık ağrı yine başlamıştı.
Başkomiser Tuna
“Savcım, durum bildiğiniz gibi… Seda Demir; yaş yine on, yine aynı izler ve yine aynı sessizlik.
Ayağa kalktım, arkamı döndüm, sert bir sesle
“Tuna, olay yerine yakın tüm güvenlik kameralarını saat aralığıyla birlikte incelenecek. Çocuğun; kimliği, okul kaydı, ailesi… Hepsi gün içerisinde bana ulaşsın. Parmak izi, ayakkabı izi, boya türü hepsi kriminale. Ayrıca İrem Kaya cinayet dosyasında bulunan boya izleri ve buradaki boya izleri çapraz incelemeye alınsın.”
Tuna başını salladı.
“Emredersiniz Savcım.”
Akşamüstü çocuk parkında oturmuş oynayan birkaç çocuğu izliyordum. Gökyüzü üşümüştü. İçim gökyüzünde daha çok üşüyordu. Karşıdan gelen annesiyle içindeki üşüme buz kesti. Annem yaklaştıkça aramızda soğuk sessizlik büyüdü; bu keskinlik karşısında rüzgar bile nefesini kesti.
Üzerindeki marka kıyafetler. Omzuna taktığı marka çantası ve ben buradayım diyen saçı makyajı. Bankta yanıma oturan annem donuk bakışlarını bir an olsun bana çevirmedi.
“Seni buraya çağırmamın tek nedeni geçmişi tamamen kapatmak. Bir daha sakın beni arama.”
Sesi, kışın en soğuk nefesiydi. Cümleleri parktaki çocuk kahkahalarına inat soğuk kalıyordu ve yüreğimde buzdan bir yara açıyordu.
Boğazımda bir şeyler çırpındı. “Anne…” O anda içindeki küçük çocuk tüm savunmasızlığıyla yüzeye çıkmıştı. Ruhu acıyla kıvrılırken parktaki çocuk kahkahaları camda oluşan çatlağı daha da büyütmüş camın parçalara ayrılıp etrafa saçılmıştı.
“Anne deme bana. Hiçbir zaman annen olmadım ben senin. Olmakta istemedim zaten. Sen benim hayatımı karartan bir yanlıştın.”
Konuşmadım. Orada yanmış çocukluğum ve buz tutmuş geçmişimle dona kaldım. Annem kalktı dönüp bir kez bile yüzüme bakmadan gitti. Ben ise umudum olan son kapının da kapanmasıyla öylece oturdum. Nereye baktığımı bilmeden sadece karşımdaki manzarayı izledim.
***
Bugün İstanbul’un trafiği bile sessizdi. Belki de zihnimdeki uğultuyu bastıracak kadar sesli bir şey kalmamıştı artık.
Şoförün “Yaman Bey geldik.” Diye seslenmesiyle aslında çoktan geldiğimizi ama ben zihnimdeki uğultulara daldığım için geldiğimizi fark edememiştim.
Şirkete girdim. Çalışanlarımın beni selamlaması ve günaydınlara baş selamı verdikten sonra asansöre binip odama çıktım. Odama girip asistanımın masaya bıraktığı günlük planı inceledikten sonra toplantı için gerekli raporlarını okuyup aklımdaki planı gözden geçirdim.
Telefonuma gelen mesajdan sonra bilgisayar ekranına döndüm. Ekranda Saye’yi görünce bir an nefes almayı unuttum. Kalbimde eski bir fırtına yükseliyordu. Siyah elbisesinin içinde ağır adımlarla adliyeden çıkıyordu. O an içimdeki yalnızlık kıvılcımları onu görmemle etrafı aydınlatıyordu.
Akşam saatlerinde ayarlamış olduğum toplantı için misafirlerimin geldiği haber verilince sakince toplantı odasına ilerledim.
Karşımda Kemal Çağ oturuyordu. Finans sektöründe başarılı bir iş adamıydı. Ama ben onun ardındaki pisliği çok önceden biliyordum. Yetimhaneye para bağışlıyormuş gibi görünüp paralarını aklayan bir şerefsizdi. O yetimhanede bir zamanlar bende çocuk olmuştum.
“Yaman Bey sizi tekrardan görmek ne hoş.”
“Ben aynı şeyi söyleyemeyeceğim Kemal Çağ.”
Kaşlarını çattı, anlamaya çalıştı. O beni tanımıyordu ama ben onu çok iyi tanıyordum.
Elimi masanın altına uzatıp silahı çıkardım. Önce gözlerine baktım korktuğunu görmek istedim. Konuşmasına izin vermeden tetiğim çektim. Yere yığıldığında donuk ve ifadesiz bir ifadeyle ona baktım. Gözlerini kapatmasına bile fırsat vermemiştim. Acı çekip çekmediğim de umurumda değildi.
Silahı tekrardan masanın altındaki çekmeceye koydum. Odada ki cama doğru ilerleyip pencereyi açtım. Hava aynıydı ve dünya dönmeye devam ediyordu.
Toplantı odasından çıkmadan önce son kez odaya göz atıp temizlik için ekibi aradım. O an karanlık tarafımda kana susamış canavarın dizginleri artık kırdığını biliyordum.
Barış’la basket sahasında buluştuk. Her şey aynıydı. Topunun elimde dönen ritmi, Barış’ın kahkahaları, etraftaki insanların uğultuları…
“Dün gece yine çok çalışmışsın.”
“Çalıştım, biraz”
Güldü. “Dünyayı sen kurtarmayacaksın, sana da yazık be gözlerin kan çanağı.”
“Olabilir.” Dedim Barış gözlerini devirdi. Topu bana doğru attı. Güldüm. O bilmiyordu ve hiçbir zaman bilmeyecekti. Kimse bilmeyecekti. Bu dünyada bazı karalar; alınır, uygulanır ve unutulurdu. Ben unutmazdım. Ama başkaları için sadece başka bir Perşembe günüydü.
***
İki cinayet arasındaki benzerlik karabasan gibi üzerime çökmüştü. İrem Kaya… ve şimdi de Seda Demir. Aynı yaş, aynı iz ve aynı terk edilmişlik.
Masama geçtim, metruk binanın önüne oturdum. Ayaklarımın dibinde bir toz tabakası, yanımda sessizliğe karışan boyalarla.
Gözlerim dolmadı. Dolmazdı artık. Bu meslek, gözyaşını değil kanıtı severdi. Adalet duygularla değil delilerle yürürdü.
Ayağa kalktım, “Bu dava ya beni bitirecekti ya da ban kim olduğumu hatırlatacaktı.” Dedim içimden.
Telefonum çaldı arayan Başkomiser Tuna’ydı. Telefonu kulağıma götürmeden önce gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.
“Ne öğrendik?” diye sordum açar açmaz.