İçeriğe geç

KÜLLER ve TAÇLAR

Bölüm 2 · 8 dk okuma

KÜLLER ve TAÇLAR

Bölüm 2

Duvarın Ötesi

İlk gecesiydi.

Efsun, gözlerini kapattığı her seferde kendisini yeniden o ormanın içinde bulacağını bildiği hâlde uyumaya cesaret edemiyordu. Birkaç saat önce yaşadıklarını zihninde yeniden kurmaya çalışıyor, fakat olayların başlangıcı ile sonu arasında mantıklı bir bağlantı kuramadıkça kendi düşüncelerinden bile şüphe etmeye başlıyordu. Ormana nasıl geldiğini hatırlıyordu; ağaçların arasındaki o tuhaf sessizliği, arkasından gelen ayak seslerini, kim olduğunu göremediği yabancının varlığını ve kaçarken önüne çıkan uçurumu hatırlıyordu. Sonrasındaysa hiçbir şey, bildiği dünyanın kurallarına uymuyordu.

Şimdi ise taş duvarların arasında, nerede olduğunu dahi bilmediği bir yerde, tek başına tutuluyordu.

Efsun, yatağın kenarında otururken ellerini birbirine kenetledi ve başını öne eğdi. Annesini düşündü. Evini düşündü. Odasının penceresinden görünen manzarayı, masasının üzerinde bıraktığı kitapları, sabah olduğunda annesinin kapısını çalıp ona sesleneceğini düşündü. Bütün bunlar birkaç saat önce hayatının sıradan parçalarıydı ve şimdi sanki çok uzak bir geçmişe aitmiş gibi geliyordu.

En kötüsü ise ne kadar süre burada kalacağını bilmemesiydi.

Belki birkaç saat sonra birileri gelip onu eve götürecekti.

Belki de yarın sabah bunun bir yanlış anlaşılma olduğunu söyleyeceklerdi.

Fakat içindeki bir ses, bunun olmayacağını söylüyordu.

Efsun yavaşça ayağa kalktı ve odanın içinde dolaşmaya başladı. Duvarların hiçbir yerinde pencere bulunmadığını, dışarıdaki tek açıklığın kalın demir parmaklıklarla kapatılmış küçük bir bölüm olduğunu fark ettiğinde içindeki huzursuzluk daha da arttı. Parmaklıkların arasından baktığında, aşağıda geniş bir taş avlu ve avlunun çevresinde yükselen yüksek duvarlar gördü.

Duvarların üzerinde nöbet tutan insanlar vardı.

Efsun'un boğazı düğümlendi.

Burası bir hapishaneydi.

Bu gerçeği kabul etmek istemese de artık bundan kaçamayacağını biliyordu.

Parmaklıkların arasından koridora baktığında, karşılıklı sıralanmış hücrelerin içerisinde başka insanların da bulunduğunu fark etti. Kimi sessizce oturuyor, kimi duvara yaslanmış gözlerini kapatıyor, kimi ise hiçbir şey yapmadan karanlığa bakıyordu. Hepsinin yüzünde ortak bir ifade vardı; alışılmış bir yorgunluk ve uzun zamandır devam eden bir bekleyiş.

Efsun, kendisini tutamayarak seslendi.

“Biri bana nerede olduğumuzu söyleyebilir mi?”

Koridorda kısa bir sessizlik oldu.

Cevap gelmeyince sesini yükseltti.

“Lütfen… sadece biri benimle konuşsun.”

Birkaç hücrenin içerisinden başlar uzandı, fakat kimse cevap vermedi.

Tam umudunu kaybedip yeniden odasına dönecekken, birkaç metre ilerideki hücrenin kapısında genç bir kız belirdi.

Kız, Efsun'u dikkatlice süzdü. Uzun, koyu renkli saçları omuzlarının üzerinden aşağıya dökülüyor, solgun yüzünde yaşından çok daha ağır bir yorgunluk taşıyordu. Bir süre konuşmadan Efsun'a baktıktan sonra parmaklıkların önüne kadar geldi.

“Yeni geldin, değil mi?”

Efsun başını salladı.

“Evet.”

“Adın ne?”

“Efsun.”

Kız kısa bir tereddüdün ardından kendisini tanıttı.

“Lalin.”

Efsun, karşısındaki kişinin en azından konuşmaya istekli olduğunu fark edince sorularını tutamadı.

“Burası neresi? Beni buraya kim getirdi? Eve nasıl dönebilirim? Buradan çıkmanın bir yolu var mı?”

Lalin'in yüzünde hafif bir ifade belirdi.

“Bunların hepsini aynı anda sorarsan hangisine cevap vereceğimi şaşırırım.”

Efsun istemeden sustu.

Lalin birkaç saniye onu izledikten sonra sesini biraz alçalttı.

“Önce nerede olduğunu bilmen gerekiyor.”

“Burası neresi?”

“Veyra.”

“Veyra neresi?”

“Bir şehir.”

Efsun'un kaşları çatıldı.

“Türkiye'de mi?”

Lalin'in yüzündeki ifade bir anda değişti.

“Türkiye ne?”

Efsun, karşısındaki kızın şaka yaptığını düşündü.

“Türkiye. Ülke.”

Lalin başını hafifçe yana eğdi.

“Burada öyle bir yer yok.”

Efsun'un kalbi hızlandı.

“Nasıl yok?”

“Çünkü burası senin bildiğin dünya değil.”

Efsun birkaç saniye boyunca cevap veremedi.

Lalin devam etti.

“Burası altı krallığın bulunduğu topraklar.”

Efsun istemsizce güldü.

Fakat Lalin'in yüzünde gülümseme olmadığını görünce sesi yavaşça kesildi.

“Krallık mı?”

“Evet.”

“Gerçekten kral ve kraliçelerin olduğu bir yerden mi bahsediyorsun?”

“Evet.”

“Bana masal anlatıyorsun.”

“Keşke öyle olsaydı.”

Lalin'in sözleri Efsun'un yüzündeki bütün ifadeyi sildi.

Bir süre birbirlerine baktılar.

Efsun, Lalin'in söylediklerini anlamlandırmaya çalışırken aklına yeniden orman geldi. Belki de gerçekten bir rüyanın içindeydi. Belki yere düştüğünde başını çarpmış ve bütün bunları hayal etmeye başlamıştı.

Fakat dizlerindeki ağrı gerçekti.

Ellerindeki çizikler gerçekti.

Ve karşısındaki kız da gerçekti.

“Buraya nasıl geldin?” diye sordu Lalin.

Efsun gözlerini kaçırdı.

“Bilmiyorum.”

“Hiçbir şey hatırlamıyor musun?”

“Hatırlıyorum.”

“Öyleyse?”

Efsun dudaklarını araladı, fakat birkaç saniye boyunca konuşamadı.

“Bir ormandaydım.”

Lalin dikkat kesildi.

“Sonra?”

“Biri beni takip ediyordu.”

“Kim?”

“Bilmiyorum.”

“Yüzünü gördün mü?”

“Tam olarak değil.”

Efsun, yabancının yüzünü hatırlamaya çalıştı. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın yüzü zihninde netleşmiyor, fakat kolundaki o kılıç şeklindeki iz bütün ayrıntıları bastırıyordu.

“Sonra kaçtım,” diye devam etti. “Bir uçurumun kenarına geldim ve…”

Sustu.

Lalin bekledi.

“Ve?”

Efsun başını kaldırdı.

“Sonra buradaydım.”

Lalin uzun süre hiçbir şey söylemedi.

“Bunun nasıl mümkün olduğunu bilmiyorum,” dedi Efsun. “Ama benim buraya gelmemin bir yolu olmalı.”

“Belki vardır.”

“Sen biliyor musun?”

“Hayır.”

“Peki buradan hiç kimse çıkmadı mı?”

Lalin'in gözleri bir anlığına yere indi.

“Çıkanlar oldu.”

Efsun'un kalbi umutla hızlandı.

“Nasıl?”

Lalin cevap vermeden önce birkaç saniye düşündü.

“Bazıları buradan götürüldü.”

“Götürüldü mü?”

“Evet.”

“Nereye?”

“Bilmiyoruz.”

Efsun'un umutları yeniden söndü.

“Peki sen ne zamandır buradasın?”

Lalin'in yüzündeki ifade ağırlaştı.

“Üç yıl.”

Efsun şaşkınlıkla ona baktı.

“Üç yıl mı?”

Lalin başını salladı.

“İlk geldiğimde ben de senin gibiydim. Sürekli eve dönmeye çalıştım, kaçmayı denedim, burada bulunan herkese nerede olduğumuzu sordum. Zaman geçtikçe bazı şeyleri öğrendim.”

“Ne öğrendin?”

Lalin cevap vermeden önce kendi kolunu kaldırdı.

Efsun, kızın bileğinin iç kısmında bulunan garip sembolü fark etti.

“Bu ne?”

“Doğum mührü.”

“Doğum mührü mü?”

“Bu dünyada herkesin bir mührü vardır.”

Lalin'in parmağı sembolün üzerinde gezindi.

“Altı krallığın her birinin kendine ait bir mührü bulunur. İnsanlar doğduklarında hangi krallığa ait olduklarını gösteren işaretle dünyaya gelirler.”

Efsun kendi bileğine baktı.

Hiçbir şey yoktu.

Lalin bunu fark ettiğinde yüzündeki ifade değişti.

“Senin mührün yok.”

“Biliyorum.”

“Bu mümkün değil.”

“Benim geldiğim yerde böyle şeyler yok.”

Lalin bir süre onu inceledi.

“Sen gerçekten başka bir dünyadan geldiğine inanıyorsun.”

“İnanmıyorum,” dedi Efsun. “Biliyorum.”

Lalin cevap vermedi.

O sırada koridorun diğer ucundan gelen ağır ayak sesleri ikisinin de dikkatini çekti.

İnsanların konuşmaları birer birer kesildi.

Efsun, az önce kendisine bakan insanların şimdi başlarını öne eğdiğini fark etti.

Lalin de geriye doğru bir adım attı.

“Ne oluyor?”

“Sus.”

“Neden?”

“Çünkü burada bazı soruların cevabını bilmemek daha güvenlidir.”

Efsun, Lalin'in yüzündeki korkuyu gördüğünde artık konuşmadı.

Koridorun sonunda iki muhafız belirdi.

Üzerlerinde koyu renkli zırhlar vardı ve göğüslerinde, Efsun'un daha önce hiç görmediği gümüş renkli bir sembol bulunuyordu. İkisinin arasında yürüyen adam diğerlerinden daha yaşlıydı ve uzun siyah pelerisinin altında taşıdığı silahın kabzası yürüdükçe hafifçe görünüyordu.

Adam hücrelerin önünden geçerken her birine kısa bir bakış attı.

Sonunda Efsun'un önünde durdu.

Gözleri doğrudan Efsun'un yüzüne yöneldi.

“Yeni gelen sensin.”

Bu bir soru değildi.

Efsun cevap vermedi.

Adam birkaç saniye daha onu inceledikten sonra bakışlarını bileğine çevirdi.

Efsun kolunu geri çekti.

Fakat adam bunu fark etmişti.

“Bileğini göster.”

“Hayır.”

Muhafızlardan biri ileri doğru hareket etti.

Lalin hemen Efsun'a baktı.

“Göster.”

Efsun şaşkınlıkla ona döndü.

“Neden?”

Lalin'in yüzünde daha önce görmediği bir korku vardı.

“Çünkü saklamaya çalışırsan daha kötü olur.”

Efsun yavaşça kolunu uzattı.

Adam bileğine baktı.

İlk başta hiçbir şey olmadı.

Sonra adamın yüzündeki ifade değişti.

Gözleri büyüdü.

Bir adım geriye çekildi.

Efsun ne olduğunu anlamaya çalışırken bileğinin altında hafif bir sıcaklık hissetti.Efsun, adamın yüzündeki değişimi anlamaya çalışırken bileğinin iç kısmında tuhaf bir sıcaklığın yayıldığını hissetti. Önce bunu korkusunun bir sonucu sandı; fakat birkaç saniye içerisinde sıcaklık öylesine belirginleşti ki, sanki derisinin altında görünmeyen bir şey yavaşça hareket ediyor ve kendisine bir çıkış arıyordu.

“Ne oluyor?” diye sordu Efsun, bu kez sesindeki korkuyu saklayamadan.

Adam cevap vermedi.

Bakışları hâlâ Efsun'un bileğindeydi.

Sonra hiç beklenmedik bir şey oldu.

Koridorun duvarındaki meşalelerden biri, hiçbir rüzgâr olmamasına rağmen aniden söndü.

Ardından bir diğeri.

Sonra bir başkası.

Karanlık yavaş yavaş koridor boyunca ilerlerken muhafızlar ne olduğunu anlamaya çalışarak çevrelerine bakmaya başladı. Efsun ise bulunduğu yerde hareketsiz kalmış, yalnızca kendi bileğine odaklanmıştı.

Çünkü artık orada bir şey vardı.

Daha önce olmayan, derisinin üzerinde beliren ince ve soluk bir çizgi.

Çizgi birkaç saniye boyunca hareketsiz kaldıktan sonra yavaşça şekillenmeye başladı.

Efsun neye benzediğini anlamaya çalışırken adam birden geri çekildi.

İlk kez gerçekten korkmuş görünüyordu.

“Bu olamaz…”

Efsun başını kaldırdı.

“Ne?”

Adam cevap vermedi.

Çünkü koridorun sonunda, az önce tamamen karanlık olan taş duvarın üzerinde çok hafif bir ışık belirmişti.

Işık giderek büyüdü.

Fakat bir kapı ya da pencere şeklinde değildi.

Daha çok, taşın üzerinde bir yerin açılmaya çalışması gibiydi.

Efsun'un kalbi hızla çarpmaya başladı.

O görüntüyü daha önce görmüştü.

Ormanda.

Tam olarak aynı değildi, fakat aynı hissi taşıyordu; insanın bakarken açıklayamadığı, gördüğü şeyin gerçek olduğuna inanmak istemediği o garip görüntüydü.

Adam muhafızlara dönerek sert bir sesle konuştu.

“Kimse yaklaşmasın.”

Efsun onun emrini anlamaya çalışırken bileğindeki sıcaklık bir anda kesildi.

Her şey normale döndü.

Duvar eski hâline geldi.

Meşaleler yeniden yanmaya başladı.

Koridordaki insanlar, sanki birkaç saniye önce hiçbir şey yaşanmamış gibi sessizce oldukları yerde duruyordu.

Efsun ise nefesini tutmuş, bileğine bakıyordu.

İşaret kaybolmuştu.

Adam hâlâ ona bakıyordu.

Fakat bu kez yüzündeki ifade farklıydı.

Sanki Efsun'a değil, onun arkasında göremediği bir şeye bakıyordu.

Efsun yavaşça arkasına döndü.

Hiç kimse yoktu.

Yalnızca hücresinin duvarı ve duvarın üzerinde, ışığın altında belli belirsiz görünen eski bir çizik vardı.

Efsun birkaç adım yaklaşarak çiziklere baktı.

Çizikler rastgele değildi.

Bir semboldü.

Ve Efsun, parmaklarını taşın üzerinde gezdirdiği anda, sembolün çok eski olmasına rağmen hâlâ sıcak olduğunu hissetti.

Tam elini geri çekecekken taşın diğer tarafından üç kez vuruldu.

Tak.

Tak.

Tak.

Efsun donup kaldı.

Koridordaki herkes sustu.

Adamın yüzündeki bütün renk çekildi.

Efsun, gözlerini duvardan ayırmadan birkaç saniye bekledi.

Sonra taşın ardından çok hafif bir nefes sesi geldi.

Ardından, yalnızca onun duyabileceği kadar alçak bir fısıltı işitti.

“Beni hatırlamıyorsun.”

Efsun'un kalbi göğsünde sertçe çarptı.

Çünkü o sesi daha önce hiç duymadığını biliyordu.

Ama nedense…

Ne söyleyeceğini çok iyi biliyordu.

“Henüz.”

Taş duvarın arkasındaki ses sustu.

Ve Efsun, o gece ilk kez gerçekten korktu.

Çünkü bu dünyada onu tanıyan birileri vardı.

Efsun ise onların hiçbirini hatırlamıyordu.

Bölüm sonu

1 yorum

  • Yeni bölüm geldi biraz geç oldu ama inşallah beğenirsiniz 🥰🤍