İnsan bazen hayatının değişeceğini önceden hissedebilir miydi?
Bunu daha önce hiç düşünmemiştim. Bana göre hayat, sabah alarmının çalmasıyla başlayıp okulda birkaç saat geçirmek, eve dönüp annemin '' Üstünü değiştir , yemek hazır,'' demesini dinlemek ve babamın akşam yemeğinde '' Derslerini bitirdin mi ?'' diye sormasıyla devam eden, ertesi gün de aşağı yukarı aynı şekilde tekrarlanan bir döngüden ibaretti.
Benim haytımda mucizelere yer yoktu.
En azından o sabaha kadar...
Gözlerimi açtığımda odamın penceresinden içeri süzülen solgun güneş ışığı , karşı duvardaki kitaplığın üzerine vuruyordu. Perdeler hafifce hareket ediyordu; dışarıda rüzgar vardı. Yatağımın kenarında duran telefonuma uzandığımda alarmın çoktan altı dakikadır çaldığını fark ettim.
telefonu elime alıp alarmı susturdum . Bu aralar her sabah gözümü açtığımda içimde açıklayamadığım bir huzursuzluk oluyordu. Sanki gece boyunca bir şey olmuş, ben de sabah olduğunda onun yanlızca bıraktığı hissi hatırlayabilmişim gibi.
kaşlarımı çatıp yatağın içinde doğruldum ve birkaç saniye odama baktım. Her şey yerli yerindeydi. Masamın üstünde den akşam yarım bıraktığım kitap, sandalyenin üzerine gelişigüzel attığım hırkam ve yatağımın başucundaki birkaç kitap...
Hepsi herzamanki gibiydi.
'' Tamam Efsun,'' diye mırıldandım kendi kendime. '' belki beynin sabah sabah gereksiz yere gizem yaratmaya karar vermiş''.
Yataktan kalkıp aynanın karşısına geçtim. Uzun belime kadar gelen dalgalı saçlarımı elimle düzeltmeye çalıştım ama birkaç saniye sonra vazgeçtim . '' bugün bu saçla vakit kaybetmiyeceğim. ''
Çantamı hazırlamak için masama yöneldim sırada aşağıdan annemin sesi geldi.
'' Efsun kahvaltı hazırr! ''
'' Geliyorum anne ! ''
'' Beş dakika sonra gelme , soğuyor ! ''
'' tamamm geliyorummm dedim ya !''
Evde annemle aramızdaki ilişki hep böyleydi. Bazen aynı konuda beş dakika tartışır, sonra beş dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi mutfakta birlikte kahve içerdik.
Babam ise farklıydı ; ailesini fazla seven , bizim için elinden gelen her şeyi yapan biriydi. Fakat sevgisini göstermenin yöntemi biraz ... sertti.
Merdivenlerden inerken mutfaktan gelen kızarmış ekmek ve çayın kokusunu aldım. Mutfağa girdiğimde annem masaya zeytinleri yerleştiriyor, babam ise camın kenarında bir elinde kahvesi diyer elinde telefonu ile dışarıyı seyrediyordu.
Beni görünce saatine baktı.
'' Yedi kırk beş.''
'' Günaydın sanada baba.''
Babam kaşlarını hafifce kaldırdı.
'' Günaydın geç kaldın.''
“Daha kahvaltıya oturdum.”
“Okula gitmeden önce çantanı kontrol edecektin.”
“Kontrol ettim.”
“Ödevlerin?”
“Onlar da tamam.”
Babam birkaç saniye yüzüme baktı.
“Emin misin?”
Çatalımı elime alıp ciddi bir ifadeyle ona baktım.
“Hayır baba, aslında bütün gece odamda oturup kitap okudum ve yarınki sınavı tamamen kaderin ellerine bıraktım.”
Annem kahkahayı bastı.
Babam ise gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.
“Komik olduğunu sanıyorsun.”
“Biraz.”
“Efsun.”
“Tamam, tamam.”
Annem önüme bir tabak bıraktı.
“Sen babanla uğraşmayı bırak da yumurtanı ye.”
“Ben uğraşmıyorum, iletişim kuruyorum.”
“Senin iletişim şeklin bazen insanın tansiyonunu yükseltiyor.”
“Anne, benim iletişim tarzım çok gelişmiş.”
Annem gözlerini devirdi.
“Tabii kızım.”
Babam çayından bir yudum aldıktan sonra ciddi bir ses tonuyla konuştu. “Bugün okuldan sonra doğrudan eve geliyorsun.”
Elimdeki çatal havada kaldı.
“Neden?”
“Çünkü eve gelmeni istiyorum.”
“Bu bir sebep değil.”
Babam bakışlarını üzerimde sabitledi.
“Efsun.”
O tek kelimeyi söylediğinde sesindeki tonun değiştiğini anlardım.
“Tamam,” dedim hemen. “Direkt geleceğim.”
Annem araya girdi.
“Biraz arkadaşlarıyla vakit geçirsin bari.”
Babam anneme döndü.
“Geçen hafta da arkadaşlarıyla vakit geçirdi.”
“Eee?”
“Geç geldi.”
“On dakika.”
“On dakika geç kalmak da geç kalmaktır.”
Annem bana baktı, sonra babama dönüp başını salladı.
“Sen gerçekten çok katısın.”
Babam omuz silkti.
“Ben onun iyiliğini düşünüyorum.”
Bunu söylerken sesi yumuşamıştı. İşte babamın en zor yanı buydu.
Ne zaman ona kızsam, birkaç dakika sonra onun aslında neden böyle davrandığını anlardım. Beni korumaya çalışıyordu. Bazen fazla fazla.
“Biliyorum,” dedim sessizce.
Babam bana baktı.
“Ne biliyorsun?”
“Beni sevdiğini.”
Bir an sessizlik oldu. Babamın yüzündeki sert ifade hafifçe değişti. Sonra başını başka tarafa çevirdi.
“Yemeğini ye.”
Gülümsedim.
“Sen de beni seviyorsun.”
“Efsun.”
“Tamam, tamam.”
Annem gülerek masaya oturdu.
“İkiniz de aynı anda susmayı öğrenirseniz evde huzur olacak.”
“Ben susarım,” dedim.
Babam bana baktı.
“Sen mi?”
“İstersen deneyebiliriz.”
“Beş dakika dayanamazsın.”
“İddia mı?”
Annem başını iki yana salladı.
“Ben kahvaltımı bitirip kaçıyorum.”
O sabah her şey normaldi.
Fazlasıyla normal.
Ve belki de bundan dolayı birkaç saat sonra yaşanacakların gerçek olduğuna inanmak benim için daha da zor olacaktı.
Okula giderken havada garip bir serinlik vardı.
Sonbahar henüz tam anlamıyla gelmemişti ama ağaçların bazı yaprakları sararmaya başlamıştı. Yol boyunca yürürken ayakkabılarımın altında ezilen yaprakların çıkardığı ses hoşuma gidiyordu. Kulaklığımı takmıştım ama müzik açmamıştım. Bazen çevremdeki sesleri dinlemeyi seviyordum.
Şehrin sabah gürültüsü, uzaktan gelen korna sesleri, insanların konuşmaları, rüzgârın ağaçların arasından geçerken çıkardığı uğultu...
Her şey tanıdıktı.
Ta ki yolun karşısındaki ağacın gövdesini görünceye kadar.
Durdum. Ağacın kabuğunda garip bir iz vardı. İlk başta bir çizik sandım. Sonra biraz daha yaklaştım. İz, bir sembole benziyordu. Altı ince çizgi ortadaki küçük bir şekle bağlanıyordu.
Ve tam ortasında...
Bir taç vardı.
Elimi uzatıp ağacın kabuğuna dokundum. Parmaklarım ağaca değdiği anda içimden bir ürperti geçti. Elimi hemen çektim. Kalbim hızlanmıştı.
“Ne saçmalıyorum ben?”
Etrafıma baktım .Kimse beni görmemişti. Tekrar sembole baktım.
Bu kez...
Yoktu.
Gözlerimi kırptım.
Ağaçta yalnızca eski bir çizik vardı. Bir an boyunca olduğum yerde kaldım. Sonra çantamı omzuma attım.
“Tamam,” diye mırıldandım. “Bugün beynim gerçekten benimle uğraşıyor.” Ama gün boyunca o sembolü unutamadım.
O gece yatağıma uzandığımda saat çoktan gece yarısını geçmişti. Ev sessizdi. Annem ve babam uyumuştu.
Penceremin dışındaki sokak lambası perdelerin arasından odama soluk bir ışık bırakıyordu.
Gözlerimi kapattığımda sabah gördüğüm sembol tekrar aklıma geldi.
Sonra ormandaki ağaçlar. Sonra o garip huzursuzluk. Nedenini bilmiyordum ama içimde bir şeylerin değişmek üzere olduğuna dair güçlü bir his vardı.
“Saçmalama,” diye fısıldadım.
Yorganı üzerime çektim.
“Yarın kalkacaksın, okula gideceksin, eve geleceksin ve hayatına devam edeceksin.”
Birkaç saniye düşündüm.
“Büyük ihtimalle.”
Gözlerimi kapattım.
Ve uyudum.
O gece gördüğüm rüya, hayatım boyunca unutamayacağım ilk şey oldu.
Rüyamda sonsuz bir karanlığın ortasında duruyordum. Ayaklarımın altında taş bir zemin vardı ve etrafımda ağır, gümüş renkli bir sis dolaşıyordu. Sis o kadar yoğundu ki birkaç adım ötemi bile göremiyordum; yine de karşımda birinin bulunduğunu hissedebiliyordum.
Bir adam.
Uzun boyluydu. Üzerinde koyu renkli, yabancı bir kıyafet vardı. Yüzünü göremiyordum.
Ne kadar dikkat edersem edeyim, yüzünün olduğu yerde yalnızca gölgeler vardı.
“Sen kimsin?” diye sordum.
Adam cevap vermedi.
Bir süre sonra yavaşça kolunu kaldırdı.
Ve o anda dövmeyi gördüm.
Sol kolunda, siyah mürekkeple işlenmiş bir kılıç vardı.
Fakat sıradan bir kılıç değildi.
Kabzasının çevresinde ince çizgiler dolaşıyor, kılıcın ucundan sanki çok hafif bir ışık yayılıyordu.
Gözlerimi ondan alamadım. Adam bana doğru bir adım attı.
İçimde korkudan çok daha garip bir duygu oluştu. Onu tanımıyordum. Yüzünü bilmiyordum. Sesini bile duymamıştım.
Ama kalbim onu çok uzun zamandır tanıyormuş gibi davranıyordu.
Adam bir adım daha attı. Tam yüzünü göreceğimi düşündüğüm anda Gözlerimi açtım.
Nefes nefese yatakta doğruldum. Odam karanlıktı. Kalbim deli gibi çarpıyordu.
Bir süre nerede olduğumu anlamaya çalıştım.
Sonra elimi göğsüme koydum.
“Bu neydi?”
Rüyanın görüntüleri hâlâ zihnimdeydi.
Sis.
Taş zemin.
Ve o adam.
Garip olan, rüyanın korkutucu olmaktan çok hüzünlü gelmesiydi.
Sanki onu bir daha göremeyecekmişim gibi içimde anlamsız bir özlem oluşmuştu.
Başımı iki yana salladım.
“Efsun, kendine gel.”
Yatağın üzerine geri uzandım.
“Yüzünü bile görmediğin bir adamı özleyemezsin.”
Bir an düşündüm.
“Herhalde.”
Ama içimdeki o garip his, bunun o kadar basit olmadığını söylüyordu. Birkaç gün boyunca hayatıma devam ettim. Fakat rüyadaki adamı unutamadım.
Özellikle o kılıç dövmesini.
Ne zaman aklıma gelse içimde açıklayamadığım bir merak oluşuyordu.
Sonunda bir cumartesi günü evde duramayacağımı anlayıp yürüyüşe çıkmaya karar verdim.
Annem salonda kitap okuyordu.
“Ben biraz dışarı çıkacağım.”
“Nereye?”
“Ormana.”
Annem kitabını kapattı.
“Tek başına mı?”
“Evet, biraz yürüyüp geleceğim.”
“Baban duyarsa kızar.”
“Babam her şeye kızıyor.”
Annem gülümseyerek başını salladı.
“Doğru.”
Ayakkabılarımı giyerken annem arkamdan seslendi.
“Çok uzaklaşma.”
“Tamam.”
“Telefonun yanında mı?”
“Yanımda.”
“Şarjın?”
“Yetiyor.”
“Efsun.”
“Ne?”
“Dikkatli ol.”
Bu kez gülmedim.
“Olurum.”
Kapıdan çıktığımda havanın serin olduğunu fark ettim.
Ormana doğru yürürken içimde garip bir heyecan vardı.
Nedenini bilmiyordum.
Belki de rüyam yüzündendi.
Belki de son zamanlarda yaşadığım garip olayların etkisindeydim.
Ama ormana girdikten yaklaşık yarım saat sonra...
Onu gördüm.
Ağaçların arasında ilerleyen birini.
Koyu renkli kıyafetleri vardı.
Yüzü görünmüyordu.
Bir an durdum.
Sonra adam başını çevirdi.
Ve sol kolunu gördüm.
Kılıç dövmesi.
Nefesim kesildi.
“Sen...”
Adam beni fark ettiği anda arkasını döndü ve koşmaya başladı.
Ne yaptığımı bile düşünmeden peşinden koştum.
“Hey! Dur!”
Adam daha da hızlandı.
Ağaçlar yanımdan hızla geçiyor, dallar kıyafetlerime takılıyor, nefesim gittikçe ağırlaşıyordu ama onu gözden kaybetmek istemiyordum.
Çünkü artık emindim.
Rüyamdaki adamdı.
Ormanın derinliklerine doğru ilerledikçe ağaçlar seyrekleşmeye başladı.
Sonunda adam bir uçurumun kenarında durdu.
Ben de birkaç metre gerisinde durdum.
“Tamam,” dedim nefes nefese. “Bence buradan sonrası için koşmayı bırakabiliriz.”
Adam yavaşça bana döndü.
Yüzü yine gölgeler içerisindeydi.
Bir an boyunca ikimiz de birbirimize baktık.
Sonra adam geriye doğru bir adım attı.
Gözlerim büyüdü.
“Dur.”
Bir adım daha.
“Ciddiyim, dur!”
Adam kendisini boşluğa bıraktı.
“Hayır!”
Uçurumun kenarına koştum ve aşağı baktım.
Hiçbir şey yoktu.
Ne bir beden.
Ne düşme sesi.
Ne de hareket.
Sanki adam hiç orada bulunmamıştı.
Geri çekildim.
Tam arkamı dönüyordum ki havada tuhaf bir parıltı gördüm.
Başımı kaldırdım.
Havanın ortasında ince bir çatlak oluşmuştu.
Çatlak giderek genişledi ve içinden mor, gümüş ve beyaz ışıklar yayıldı.
Bir geçit.
Gerçek bir geçit.
Nefesimi tuttum.
“Bu mümkün değil.”
Geçidin içinden gelen rüzgâr saçlarımı savurdu.
İçeride başka bir gökyüzü gördüm.
Başka dağlar.
Başka bir dünya.
Mantığım bana oradan uzaklaşmam gerektiğini söylüyordu.
Fakat içimde başka bir şey vardı.
Beni oraya çağıran, nereden geldiğini bilmediğim bir his.
Bir adım attım.
Sonra bir adım daha.
“Bunu yaptığıma gerçekten inanamıyorum.”
Ve geçidin içine girdim.
Dünya bir anda baş aşağı döndü.
Kulaklarımda uğultu oluştu.
Sanki bedenim boşlukta savruluyordu.
Etrafımda yüzlerce ışık dönüyordu.
Sonra bir ses duydum.
Çok uzaktan.
“Efsun...”
Başımı çevirmeye çalıştım.
Kimse yoktu.
Ses tekrar geldi.
Bu kez daha yakından.
“Onu buldular.”
Sonra her şey karardı.
Uyandığımda yüzüme vuran ilk şey soğuk havaydı.
Başımı kaldırmaya çalıştığımda taş bir zeminin üzerinde yattığımı fark ettim. Başım dönüyor, bütün vücudum sanki saatlerce ağır bir yük taşımışım gibi ağrıyordu. Birkaç saniye boyunca gözlerimi kapatıp yeniden açtım; gördüklerimin bir rüyanın devamı olduğunu düşünüyordum ama her şey fazlasıyla gerçekti.
Üzerimdeki soğuk taşın sertliğini hissedebiliyordum.
Havadaki nemi.
Uzaklardan gelen metal kokusunu.
Ve insanların fısıltılarını.
Yavaşça doğruldum.
Karşımda demir parmaklıklar vardı.
Başımı çevirdiğimde yalnızca bir hücrede olmadığımı fark ettim. Uzun ve karanlık bir koridor boyunca yan yana dizilmiş onlarca hücre bulunuyordu ve bu hücrelerin içinde benim gibi insanlar vardı.
Bazıları yere oturmuştu.
Bazıları duvara yaslanmış, gözlerini kapatmıştı.
Bazıları ise doğrudan bana bakıyordu.
Hepsinin yüzünde aynı ifade vardı.
Şaşkınlık.
Korku.
Ve benden uzak durma isteği.
Ayağa kalkmaya çalıştım ama dizlerim titredi. Demir parmaklıklara tutunarak kendimi dengede tuttum.
“Burası neresi?”
Sesim beklediğimden daha yüksek çıkmıştı.
Kimse cevap vermedi.
“Tamam,” dedim kendi kendime. “Herkes çok yardımsever.”
Bir adam birkaç hücre öteden bana baktı.
“Sus.”
Kaşlarımı çattım.
“Ne?”
“Sesini kes.”
Adamın sesi o kadar sertti ki istemsizce sustum.
Bir süre bulunduğum yeri anlamaya çalıştım.
Burası kesinlikle benim dünyam değildi.
Ama nasıl?
Son hatırladığım şey ormandı.
Uçurum.
O adam.
Havada açılan geçit.
Sonra ışık...
Elimi alnıma götürdüm.
“Geçit.”
Yan hücrede oturan yaşlı bir kadın başını kaldırdı.
“Ne?”
“Bir geçit vardı.”
Kadın kaşlarını çattı.
“Hangi geçit?”
“Havada açıldı. Böyle...”
Ellerimle tarif etmeye çalıştım.
“Büyük bir ışık vardı, sonra içine girdim ve...”
Sözümü tamamlayamadan birkaç kişi bana baktı.
Bir adam güldü.
Kısa, küçümseyici bir gülüştü.
“Geçitmiş.”
Başka biri başını iki yana salladı.
“Deli.”
Gözlerimi büyüttüm.
“Hayır, deli değilim. Gerçekten havada bir geçit vardı.”
Kimse cevap vermedi.
“Bakın, ben de kulağa saçma geldiğini biliyorum ama gördüm.”
Karşı hücredeki genç bir çocuk alaycı bir ifadeyle bana baktı.
“Tabii.”
“Tabii ne?”
“Hiçbir şey.”
“Hayır, söyle.”
Çocuk başını diğer tarafa çevirdi.
Sinirlenmeye başladım.
“Bir saniye önce herkes susmamı istiyordu, şimdi de kimse konuşmuyor. Burası gerçekten çok tuhaf.”
Bir kadın sessizce bana baktı.
“Geçit diye bir şey yok.”
Sözleriyle birlikte koridorda tuhaf bir sessizlik oluştu.
“Nasıl yok?”
“Yok.”
“Ama ben gördüm.”
Kadın yüzünü çevirdi.
“Buraya nasıl geldiğini bilmiyoruz. Ama geçit diye bir şey yok.”
Başımı iki yana salladım.
“Hayır, vardı.”
Kimse bana inanmadı.
Ben de birkaç saniye sonra sustum.
Çünkü ne kadar anlatırsam anlatayım, onların gözlerindeki ifadeyi değiştiremiyordum.
Onlara göre ben ya delirmiştim ya da ne olduğunu bilmediğim bir şey yüzünden aklım karışmıştı.
Ama ben ne gördüğümü biliyordum.
Geçidi görmüştüm.
Işığı görmüştüm.
Ve içine girmiştim.
Elimi demir parmaklıklara koyup koridorun karanlığına baktım.
“Peki burası neresi?”
Bu kez kimse cevap vermedi.
Tam o sırada koridorun uzak ucundan bir ses geldi.
Metal bir kapının açılma sesi.
Ardından ağır adımlar duyuldu.
Tak...
Tak...
Tak...
Koridordaki herkes bir anda sustu.
Az önce benimle konuşan insanlar bile başlarını eğdi.
Adımlar giderek yaklaşıyordu.
Ben ise olduğum yerde kalmış, sesin geldiği yöne bakıyordum.
Karanlığın içinde önce bir gölge belirdi.
Sonra gölge yaklaştı.
Kalbim hızlanmaya başladı.
Kim olduğunu göremiyordum.
Ama bu insanların neden sustuğunu artık anlamıştım.
Burada bir düzen vardı.
Ve ben o düzenin içinde değildim.
Bir adım daha duyuldu.
Sonra bir tane daha.
Ben nefesimi tutmuş hâlde karanlığa bakarken, içimde açıklayamadığım bir his yükseldi.
Sanki birazdan hayatımın geri kalanını değiştirecek bir şey olacakmış gibi...
Fakat o kişi hücrelerin önüne gelmeden önce başımı çevirdim.
Gözlerimi kapattım.
Ve o anda aklıma yalnızca tek bir şey geldi.
Ormandaki adam.
Rüyamdaki adam.
Sol kolundaki siyah kılıç dövmesi.
Onu tekrar göreceğimi bilmiyordum.
Hatta onun gerçekten var olduğundan bile emin değildim.
Ama bir şeyden emindim.
Benim buraya gelişim tesadüf değildi.
Ve bu dünyanın benim hakkımda bilmediği bir şey vardı.
Belki de benim de henüz bilmediğim bir şey...
Gözlerimi açtım.
Karanlık koridor hâlâ önümdeydi.
Ve ben, başka bir dünyanın ortasında, kimsenin inanmadığı bir geçitten gelmiş bir yabancı olarak, ilk geceme başlamıştım.
Devam edecek...


