Bonnie’nin dönüşünden birkaç gün sonra sarayda sessiz bir karar şekillenmeye başladı. Bunca savaş, bunca göçten sonra herkesin bir limana ihtiyacı vardı. Şehirler yok olmuştu, kıyılar batmıştı. Ama Nora’nın atalarından kalan saray, hâlâ ayaktaydı. Sessiz, kocaman ve soğuk... ama artık yalnız değildi.
Trix bir sabah kahvaltıda “Burada kalmak istiyorum,” dedi. “Sürekli bir yere kaçmak yerine, bir yerin bizi beklemesi daha iyi.”
Void önce homurdandı, “Ben sıcağı sevmem,” dedi.
Nora gülümsedi. “Sana en serin odayı veririm.”
Bonnie sadece başını salladı. “Birlikte kalırsak, birlikte öğreniriz.”
Nora, herkesin taşınma kararını duyunca içten içe sevindi ama bunu pek belli etmedi. Onları avluda topladı ve küçük bir gezi düzenledi.
“Burası batı kanadı. Güneş almıyor, sessizdir. Void’a uygun.”
Void kıkırdadı. “Bana karanlıkları layık gördün ha? Ama kabul, seviyorum.”
“Burası ise kule katı, yüksek enerji akışı var. Trix’in yıldırımları için ideal.”
Trix gözlerini kocaman açtı. “Gerçekten mi? Burası... muazzam!”
“Bonnie’nin odasıysa doğu tarafında. Sabah ışığı yok ama gölgeler uzun... ona en uygun ortam.”
Sarayın içinde hâlâ erimemiş buz parçaları vardı. Nora günlerce bunlarla uğraştı. Avludaki taş yolları çözdü, odaların girişlerini ısıttı, donmuş kapıları açtı. Artık burası sadece bir geçmişin kalıntısı değil, birlikte yaşanabilecek bir yerdi.
Bir öğleden sonra, Void koridorda yürürken Bonnie’ye seslendi:
“Hey gölge kraliçesi! Bu gece odanda dans eden karartılar bana şarkı söyledi, haberin var mı?”
Bonnie başını iki yana sallayıp hafifçe gülümsedi.
Trix kahkahayla güldü. “Senin alaycılığın bile terapia gibi Void.”
Void, gözlerini devirdi. “Yani evet... mizah, hayatta kalma stratejim olabilir.”
Nora, Frank’le birlikte sarayın camla kaplı kış bahçesini yeniden canlandırıyordu. Bahçeye “Cennet” adını vermişti. Donmuş yaprakların altında bile yeşil kalan birkaç bitki vardı. Ortaya küçük bir masa koydular, iki sandalye...
Her akşam orada oturup sessizliği paylaşıyorlardı.
“Frank,” dedi bir akşam, “Bu kadar huzuru hak ediyor muyuz?”
“O kadar çok savaştın ki... hak etmediğin tek şey yalnızlık,” dedi Frank.
Nora, elini onun eline yaklaştırdı ama dokunmadı. “Yanımda kalırsan... belki bu saray gerçekten bir cennete dönüşür.”
O sırada sarayın kuzey avlusunda başka bir hayat vardı. Trix ve Void, eski bir file ve bir top bularak voleybol oynamaya başlamışlardı.

“Kuralları hatırlıyor musun?” dedi Trix.
Void gülümsedi. “Benim kurallarımda, yıldırımla smaç serbesttir.”
Trix topa uzandı, gözleri parladı. “Deneme bile... seni yakarım.”
İkisi de çocuklar gibi kahkahalarla oynamaya devam etti. Hayatın en sade hâliydi bu: rüzgâr, oyun ve kahkaha.
Bonnie bu sahneyi pencereden izliyordu. Gölgeleri çağırmadı, konuşmadı, sadece baktı.
Nora yanına geldi, pencereden aynı manzaraya bakarak,
“Onlar hâlâ umut taşıyor,” dedi.
Bonnie derin bir nefes aldı. “Ben hâlâ kendimi toparlayamıyorum.”
“Zaman alacak. Ama bu kez yalnız değilsin.”
Nora’nın odası artık bir merkez hâline gelmişti. Herkes günün sonunda onun odasına uğruyor, çay içiyor, konuşuyordu. Frank bazen bir şiir okuyor, Void taklit yapıyor, Trix ise küçük kıvılcımlar çıkararak atmosferi ısıtıyordu.
Bir zamanlar sessizlikle çevrili olan saray... artık kahkahalarla yankılanıyordu.
Gece olunca herkes odasına çekiliyor, duvarlarda hâlâ hafif buharlaşan buzlar parıldıyordu. Ama bu defa o parıltılar yalnızlıktan değil... yeni doğan bir aileden geliyordu.