Boş Hane
Kael Varen’in son sözü merdiven başındaki sessizliğe yerleşince korkuluğu bıraktım. Metalin soğuğu avucumda kalmıştı. O, levhanın arkasındaki talimatı söylemişti; ben ise talimatın benden istediği şeyi hâlâ bilmiyordum.
“Gerçeğin tamamı,” dedim. “Ne kadarını sakladığına sen mi karar vereceksin?”
Kael Varen bir basamak aşağı indi, sonra durdu. “Hayır.”
“Öyleyse burada anlat.”
Bakışları yüzümden kaçmadı. Bir cevap verecek sandım. Ağzını açtı, fakat yalnızca nefes aldı.
“Tapınaktaki kaydı görmeden söylersem,” dedi sonunda, “bilmediğim kısmı da biliyormuşum gibi anlatmış olurum.”
“Bildiğin kısmı söyle.”
Bu kez sustuğunda öfkemin önüne başka bir şey geçti: Yanlış bir kelimeyi seçmemek için harcadığı çabayı görüyordum. Onun adına mazeret aramak istemedim. Özellikle onun adına.
“Oraya gidelim,” dedim. “Yolda düşünmek için vaktin olur.”
Merdivenleri önce ben indim. Ardımda ayak sesini duyuyordum; yetişebileceği hâlde aradaki mesafeyi kapatmıyordu.
Kuzey Ay Tapınağı’nın girişinde rüzgâr, taş eşiğin üzerine bırakılmış ince kumları yarım daire biçiminde toplamıştı. İçeri girince ilk baktığım şey duvardaki cetvel oldu. Açılma kayıtları oradaydı; iade kasası ise karşı taraftaydı. Hangisine önce gitsem, ötekine bakmadığım süre boyunca aklımda yalnızca o kalacaktı.
Kael Varen bunu fark etti. “Önce cetvel.”
“Hayır. Önce eksik parçayı istiyorum.”
İtiraz etmedi. İade bölümündeki görevli, söylediğim havale numarasını dinledikten sonra önümüze küçük bir başvuru tablası sürdü. Üzerinde iki boşluk vardı: alıcı işareti ve levha izi. Devir levhasını çıkardığımda Kael Varen bir adım geri çekildi. Görevli levhanın kenarını tabladaki boşluğa yerleştirdi; ben alıcı hanesindeki işaretin altına kendi adımı yazdım.
Görevlinin levhaya bakışı kısa sürdü. Yüzünü çevirmeden kasanın anahtarını aldı. Geri döndüğünde elinde sicimle bağlanmış iki kâğıt vardı.
Sicimi çözmeden önce Kael Varen’e baktım. “Sen de okumak istiyorsan buradan bak.”
Yanıma geldi. Aramızda bir kol boyundan az yer kalınca nefesimi yavaşlatmaya çalıştım. Bunu fark etmiş olabileceği düşüncesiyle kâğıtlara eğildim.
İlk nüshada onun imzasını aramadım; imzayı zaten biliyordum. Satırların arasındaki farkı buldum. Saha tesliminin altında, ikinci nüshada boş bırakılmış bir hane vardı: *Teslim sırasında ocak içinden alınanlar.*
Karşısına tek sözcük yazılmıştı.
*Yok.*
Parmağımı kâğıdın üzerinde durdurdum. Bildiğim şeyi okumak, onu hafifletmedi. İmzanın hemen altında o sözcüğün durması, Kael Varen’in içeridekileri çıkarmadığını artık bir anlatıdan ibaret olmaktan çıkarıyordu.
“Bunu değiştirmemişsin,” dedim.
“Hayır.”
“İlk nüshada niçin var da diğerinde yok?”
Koparılmış tutanak parçasını açtı. “Belki cevabı buradadır.”
Parçanın üst kenarı düzensizdi; altındaki satırlar sağlam kalmıştı. Kael Varen onu yanıma koydu, fakat elimden almadı. İki kâğıdın kesik çizgileri birleşince cümle tamamlandı: *İçeride kalanlara ilişkin kayıt, koruma kaldırıldıktan sonra düzenlenecek tutanağa aktarılacaktır.*
Devamını okumak için parçayı çevirdim. Arkasında küçük, koyu bir yazı vardı: *Tutanak açılmadan önce devir levhasının arka yüzüne eklenen talimatın yazarı gece defterinden doğrulanacaktır.*
“Gece defteri,” dedim. “Talimatı kimin yazdığı orada.”
Görevli, sorumu duymuş gibi başını kaldırdı. Gece defterinin ancak açılma kaydı incelendikten sonra istendiğini söyledi; sonra kâğıtları yeniden bağlamamızı bekledi.
“Peki,” dedim. “Önce cetvel.”
Kâğıtları görevliye teslim ettim. Kael Varen’le duvar boyunca yürürken bir an için, ona dönüp az önceki sorumu başka türlü sorduğumu düşündüm. *Bana bildiğin gerçeği şimdi söyle.* Zihnimde o da bu kez susmuyordu. Sesini işitecek gibi oldum.
Kendime geldiğimde hâlâ yürüyorduk. Böyle bir cevap almamıştım. Alabilmek için onu beklemem gerektiği düşüncesine kızdım ve adımlarımı hızlandırdım.
Cetvelde yedi şehrin kayıtları ince dikey çizgilerle ayrılmıştı. Kuzey Ay Tapınağı’na ait sütunda ikinci mühür satırını buldum. Açılma hanesi boştu.
“Henüz açılmamış,” dedim.
Kael Varen satırın altındaki dar bölmeye baktı. “Çağrı izi de yok.”
Rahatladığımı söyleyebilirdim; doğru olmazdı. Bana gerçeği anlatması için hâlâ zaman vardı. Aynı zamanda, gerçeği öğrenmek için beklememi isteyebilirdi. Boş hane ikimize de bunu söylüyordu.
Kael Varen cetvelden bana döndü. “Liya Arven, evdeki emri anlattım. Ama o emri bana verdiklerinde—”
Cümlenin devamını bekledim. Bu kez yüzümü çevirmedim.
Taşın içinden ince bir sürtünme sesi yükseldi. İkimiz de cetvele baktık. Az önce boş olan açılma hanesinde bir çizgi belirdi; aşağı doğru ilerleyip Kuzey Ay Tapınağı’nın işaretine dönüştü.
Kael Varen’in sesi kesildi. Ben çağrı izi bölümüne baktım.
Orada, devir levhasındaki alıcı işaretim görünüyordu. Kael Varen kâğıdı değil, beni görüyormuş gibi bir an yerinden kıpırdamadı. Sonra cetveldeki işaretin yanına yeni bir satır eklendi.
*Çağrılan alıcı tapınakta.*