Ada Tanyel’in son sözünden sonra Arven evinin girişinde kimse kıpırdamadı. Kael Varen’in eli elimdeydi; başparmağının altında nabzım öyle sert atıyordu ki tarihin kâğıttan çıkıp tenime yazıldığını sandım.
“Başvuran bunu nasıl biliyor?” diye sordum.
“Bilmiyorum,” dedi Ada Tanyel. “Kayda geçirdiği şey, bildiğinin kanıtı değil. Ama size göstermem gereken bir ayrım var.”
Başvuru kaydını avucunda çevirdi. Kapıdan düşen dar ışık, iki satırın arasındaki mühür izini belirginleştiriyordu.
“İlk başvuruda kısa çentik ve kutunun yerini öğrenme talebi var. On altı Nisan tarihi burada, ek beyan satırında.”
“İlk başvuruyla birlikte verilmemiş mi?”
“Hayır.”
Kâğıda uzanmadım. Ada Tanyel onu göstermeye yetkiliydi; benim almaya hakkım olup olmadığını henüz söylememişti. Bu küçük duraksama bile canımı sıktı. Kutunun yerini isteyen birinin kaydı önümdeydi, ben ise kendi evimin girişinde bir kâğıda ne kadar yaklaşabileceğimi hesaplıyordum.
“Ne zaman eklenmiş?”
“İki kayıt sırası var. Saatlerini bu nüshada göremiyorum. Asıllarını görmeden aralarında ne kadar zaman geçtiğini söyleyemem.”
Ekin Sorel odanın eşiğinden, “Tarihin dayanağı yazıyor mu?” diye sordu.
Ada Tanyel’in tırnağı satırın yanındaki küçük hanede durdu. “Bir gönderme var: iade aslı, T17 ikinci işlem.”
Ekin Sorel’in elindeki çizim kâğıdı hafifçe büküldü. “İade aslını görmüş olabilir mi?”
“Öyle bir sonuç çıkarmam,” dedi Ada Tanyel. “Başvuran bunu dayanak diye ileri sürmüş. İade aslının ilgili kısmı kayda eklenmemiş.”
17/04’ün kazınmış olduğu işareti düşündüm. İşaretin yönünü hâlâ doğrulamamıştık; T17’nin iki işlemi arasındaki gerçek sırayı da. Şimdi bir başkası, görüp görmediğini bilmediğimiz bir aslı, kutunun altındaki tarihe bağlamıştı.
“İnceleme kararı?” dedim.
“Ben çıkmış bir karar görmedim. Yetkim içinde izlemeye devam edeceğim. Başvuranın kimliğine hangi yoldan yasal olarak erişilebileceğini de soracağım; açık kayıtta adı yok.”
Kael Varen elimizi ayırmadı. Öteki eliyle ceketinin içinden katlı bir yaprak çıkardı ama bana uzatmadan önce Ada Tanyel’e baktı. “Bu, benim tuttuğum sorgu dökümü. Asıl kayıt değil.”
“Önce bana,” dedim.
Yüzüme döndü. İtiraz etmedi. Yaprağı elime verdi; kat yerlerinde kendi yazısı koyulaşmıştı. Ret cetveline ilişkin bulduğu satır, K.V. işaretli ret işleminin numarasını gösteriyordu. Yanında bir başka not vardı: *Havale için nüsha yeri bildirilmedi.* Geri alan kaydının karşısına *ad doğrulanamadı* yazmıştı. Başvurunun dayanağına ilişkin sorgusunun altında ise yalnızca bir çizgi duruyordu.
“O çizgi ne?” diye sordum.
“Yanıt alamadığım yer.” Sesi alçaldı. “Bunları eve gelmeden önce not etmiştim. Size söylemek için bütün parçaları bulmayı bekledim.”
“Ben bütün parçaları istemedim, Kael Varen. Bulduklarını ve bulamadıklarını istedim.”
“Biliyorum.”
Bu kez elimizi ben bıraktım. Kâğıdı iki elimle tuttum; öfkemin onu buruşturmasını istemiyordum. Ret numarası oradaydı, fakat nüshanın nerede olduğu yoktu. Geri alanın adına götürecek bir kayıt henüz yoktu. Kael Varen eksikliği benden saklamamış olsaydı, aynı şeyleri birlikte düşünmüş olacaktık. Şimdi düşündüğüm her şeyin arasına gecikmiş bir açıklama giriyordu.
“Bu notları neden şimdi çıkarabildin?” dedim.
“Çünkü tarih başvuruya sonradan eklenmiş. Beklediğim her saat, başkasına bir kayıt daha ekleme fırsatı vermiş olabilir.” Bakışlarını dökümden kaldırmadı. “Bunu düşündüğümde sana söylemediğim saatlerden utandım.”
Ada Tanyel sessizce kaydı kapattı. Ekin Sorel eşiğe yaslanmadan duruyor, çizimlerinin kenarlarını düzeltmeye çalışıyordu. İkisi de bizi duymuştu. Kael Varen’in sözünü yalnız kaldığımızda duymayı tercih ederdim; yine de kapının önünde söylediği için ondan geri alamazdım.
“Kutudaki nüshaya dokunup dokunmayacağımıza şimdi karar vermeyeceğiz,” dedim. “Önce şu dökümü birlikte inceleyeceğiz. Sonra ses izini nüshadan bağımsız doğrulayacağız.”
Kael Varen başını salladı. “Nüsha senin onayın olmadan evden çıkmayacak.”
“Ne kâğıt ne de kutu.”
“Evet.”
Yaprağı katlayıp ona geri vermedim. Parmaklarımın arasındaki sert kenarı gösterdim. “Bunu bende bırakır mısın?”
“Senin için getirdim.”
Söyleyişindeki açıklık göğsümdeki sıkılığı bütünüyle çözmedi, ama ilk kez ona yaklaşmama engel de olmadı. Boşta kalan elimle ceketinin kolunu tuttum. Kael Varen gözlerime baktı; ben çekilmeyince elini elimin üzerine koydu. Kısa bir temastı. Kapıda başkaları varken ikimizin de sürdürebileceği kadar kısa. Yine de elini kaldırdığında kumaşın sıcaklığı avucumda kaldı.
Ekin Sorel çizimlerini açtı. “İkinci baskı ucundaki noktayı yeniden ölçebilirim. Harf demek için hâlâ erken. Bağın altındaki çizgiyi ve lifin ikinci mühre girip girmediğini de mühür açılmadan sınamak istiyorum; güvenli bir yol bulamazsam bırakacağız.”
“Üç ayrı işi de ayıralım,” dedim. “Ek bölümü yerleştiren, yazıyı basan ve kesiği açan aynı kişiymiş gibi davranmayacağız.”
Ada Tanyel kapalı kayda baktı. “Ben de ek beyanın kayıt sırasını asıllardan doğrulatmaya çalışacağım. Gönderme gerçekten iade aslına mı dayanıyor, yoksa yalnızca öyle mi yazılmış, bunu buradan ayıramam.”
“İade aslındaki işaretin yönünü görmeden biz de ayıramayız,” dedim. “Kısa çentiğin bu göndermede neden kullanıldığını da bilmiyoruz.”
Kael Varen bana doğru döndü. “İlk iş, seninle bu sayfadaki boşlukları gözden geçirmek.”
Buna evet diyebildim. Sesimi yükseltmeden. Ada Tanyel’in kâğıdındaki ek satırla elimdeki eksik döküm arasına bakarken, hangi kanıtın henüz gelmediğini artık ikimiz de görüyorduk.
Ada Tanyel kaydı yerine koymak üzere düzeltti, sonra hareketi yarıda kaldı. “Bir şey daha var. Ek beyanın karşılaştırma nesnesi hanesi de boş bırakılmış.”
“Öyleyse neden kutunun yerini istiyor?” diye sordum.
Ada Tanyel, başvuru kaydını benim görebileceğim açıya çevirdi. “Bunu bilmem. Ama boş hanenin hemen altında, yer bildirilmezse izlenecek yolu yazmış.”
Parmağını satıra koydu; sözcükleri yüksek sesle okumadı. Kâğıda doğru eğildim.