İçeriğe geç

Küller Üstünde

Bölüm 27 · 3 dk okuma

Küller Üstünde

Bölüm 27

27. Bölüm- Gölgenin İçinden

Sabah, her zamankinden daha sessiz başlamıştı. Üs, genelde görev öncelerinde karışık olurdu ama bugün… bir tuhaflık vardı. Herkes normal gibi görünmeye çalışsa da, bakışlar birbirinden kaçıyor, fısıltılar boğazlarda düğüm olup kalıyordu.

Bense geceden kalma bir düğümle uyandım. Patronun sözleri hâlâ kulaklarımdaydı.

“Herkesin içinde biri var…”

Aynaya baktım. Gözlerimin altında yorgunluk vardı ama o yorgunlukta sadece uykusuzluk değil, belirsizlik de vardı.

Ne kadar güçlü olursak olalım, bu savaş sadece kasla ya da stratejiyle değil; zihinle, kalple ve güvenle kazanılacaktı.

Toplantı odasına girdiğimde, Kaan köşedeki ekranların birinin önünde ayakta duruyordu. Göz göze geldik.

Yüzü ifadesizdi ama ben o yüzün ardındaki fırtınayı görebiliyordum.

Patron içeri girdiğinde herkes susmuştu.

Elinde bir tablet vardı ve ekrana yansıtılan görüntüyle konuşmaya başladı.

“Yeni göreviniz, görünüşte küçük ama etkisi büyük olacak. Bir kod değiştirildi. Projenin içindeki ‘ana anahtar’ şifrelenmiş durumda. Bu şifre yalnızca ‘Cervan’ adında eski bir bilgi kaçakçısının sisteminde kayıtlı. Cervan’ın yeri bilinmiyor. Ama son sinyali ‘Yelta’ adlı, terkedilmiş bir iletişim istasyonundan geldi. Oraya gideceksiniz. Sinyalin kaynağını bulacak, gerekirse Cervan’ı etkisiz hale getireceksiniz.”

O an herkes birbirine baktı.

Yel­ta İstasyonu… söylentilere göre orası artık sadece sinyal değil, başka şeyler de yayıyordu. İnsan sesi gibi… ama insan olmayan.

Kaan başını hafifçe eğip onayladı. Sonra doğrudan patrona sordu:

“Bu iş sadece bizim ekibe mi ait olacak?”

“Evet. Ve bu sefer Deniz, sen de Kaan’ın ekibiyle gidiyorsun,” dedi patron bana dönerek.

“Artık sadece bireysel değil, birlikte hayatta kalma zamanı.”

İçimdeki o dalgalanma büyüdü.

Kaan’la yeniden aynı tarafta, aynı görevde… ama bu defa daha farklı bir baskıyla.

Ekip hazırlanırken Kaan yanıma geldi.

Bir an sessizlik oldu, sonra mırıldandı:

“Bu görevde birbirimizi kollayacağız. Tamam mı?”

Bakışlarını kaçırmadan cevap verdim.

“Zaten hep öyle yapmadık mı?”

Gülümsedi ama gülümsemesi biraz kırılmıştı.

İçimizde çözülememiş düğümler vardı ama en azından aynı ipte yürüyorduk.

Yel­ta İstasyonu – Giriş

İstasyona vardığımızda hava sisliydi. Terkedilmiş bina sessizdi ama o sessizlikte bile uğultulu bir tehdit vardı.

Kaan ve ekibi çevre güvenliğini sağlarken, ben içerideki sistemlere baktım.

Her yer toz içindeydi. Fakat ana terminal hâlâ çalışıyordu.

Sistemi açmaya çalışırken bir dosya gözüme çarptı:

“CRV_001 — Aktif İzleyici”

“Kaan… sanırım Cervan buradaydı. Hatta belki hâlâ burada.”

Kaan yanıma geldi, dosyayı açtı. İçinde bir sürü kod, bir dizi koordinat ve bir cümle vardı:

“Beni arayanlar, önce kendi karanlıklarıyla yüzleşmeli.”

Tam o anda, dışarıdan bir çığlık geldi.

Saniyeler içinde hepimiz tetikteydik.

Bir gölge duvarın ardından geçti.

Birden ışıklar gitti.

Karanlıkta Kaan’ın sesi yükseldi:

“Herkes hazır olsun! Bu sadece bilgi değil... bu bir tuzak!”

Işıklar kesildiğinde nefesim hızlandı.

Bütün o eğitimlere, tüm görev deneyimime rağmen… karanlıkta, bilinmeyen bir tehdidin ortasında yalnız kalmak hâlâ kalbimi sıkıştırıyordu.

Elimi yavaşça belimdeki silaha götürdüm ama adım atmaya korktum.

“Deniz?”

Ses… Kaan’dı.

Karanlığın içinde fısıltı gibi geldi.

“Buradayım,” dedim neredeyse nefessiz bir halde.

Bir an sonra elini kolumda hissettim. Parmakları titremiyordu. O hâlâ kontrol sahibiydi. Ya da en azından öyle görünüyordu.

“Buradan çıkmalıyız. Sistemler bizi buraya sıkıştırıyor. Bu bir sınav gibi… bizi ayırmak istiyorlar.”

Karanlıkta yolumuzu bulmaya çalışırken, eski bir sunucu odasına sığındık. Kapıyı kapattığında içerisi mutlak bir sessizliğe büründü. Sadece nefeslerimiz vardı. Ve gözlerimiz.

Bir süre konuşmadık.

Sonra o sordu:

“Korkuyor musun?”

Yutkundum.

“Her zaman değil. Ama şu an… biraz evet.”

Başımı çevirdim. Onun yüzünü zar zor seçebiliyordum ama gözleri hep aynıydı. Karanlıkta bile bana bakarken güven veriyordu.

Bir adım attı.

Sonra bir adım daha.

Aramızdaki mesafe, görev boyunca biriken duygular kadar kısaldı.

“Biliyor musun, Deniz… Seni ilk gördüğümde sana sadece görev gözüyle bakmıştım. Ama şimdi…”

Sesi titredi. Bu kadar sağlam bir adamın, kelimeleri bulmakta zorlanması... içimdeki bir şeyi yerinden oynattı.

“Şimdi ne?” diye sordum, fısıltıyla.

Parmakları yanağıma dokundu.

“Şimdi seni kaybetmekten korkuyorum.”

Bana doğru eğildi.

Ama bu kez aceleyle, öfkeyle değil.

Yavaşça, nefesimi sayarak, yüreğime dokunarak.

Öptü beni.

Bir anda her şey sustu.

Sanki binlerce kod, tehdit, lanet… hepsi o an bizim dışımızdaydı.

O an sadece ben vardım. Ve o.

Geri çekildiğinde alnını alnıma yasladı.

“Bu savaş bitsin istiyorum. Ama biterse de… seninle başka bir hayat olsun istiyorum.”

Gülümsedim.

“Hayatın kendisi savaştı zaten. Ama en azından yanında savaşılacak birini buldum.”

Kaan, o ana kadar hiç duymadığım kadar içten bir gülümsemeyle güldü.

“Biraz daha böyle bakarsan, bu savaşın ortasında yine seni öpebilirim.”

“O zaman savaş biraz daha sürsün,” dedim.

" Karanlıkta bile gülümsediğini hissedebiliyordum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.