Araba, neredeyse ses çıkarmadan ilerliyordu. Camları zırhlıydı, içi tamamen karanlıktı. Sadece ön kısımdaki kırmızı ışık, Kaan’ın yüzüne hafif bir parıltı veriyordu. Gözleri önümdeydi ama zihni uzaklarda… Aynı benim gibi.
Yanımda oturuyordu, ama artık her şeyi sorgulayan bir boşluk vardı aramızda.
Patronun sesi hâlâ kulaklarımdaydı:
“Bu görevde ya zeka ya cesaret hayatta kalmanıza yetmeyecek. İkinizi de test edecekler.”
Kaan başını yana çevirdi. Göz göze geldik.
“Hazır mısın?” dedi.
Hazır mıydım?
“Bunu soracak kadar tanımıyorsan, bu arabadan ilk sen in.”
Kaşları hafif kalktı. Hafifçe güldü. Ama o gülüşte acı vardı. Çok şey yaşamıştık.
Araba durdu.
Kapı açıldı.
Soğuk bir rüzgar yüzüme çarptı.
Geldik.
Bizi bekleyen beton duvar, gri çorak arazinin tam ortasında yükseliyordu. Üstünde hiçbir şey yazmıyordu. Kapısı yok gibiydi. Ama yaklaştıkça bir dijital panel belirdi. Üç dairesel sembol ve altta bir yazı:
“Zihin çözülmeden kapı açılmaz.”
Kaan kaşlarını çattı.
Ben parmaklarımı panele uzattım. Üç sembolün her biri yavaşça döndürülüyordu ama sadece belirli kombinasyonlarda bir ses veriyordu.
Bu bir müzik şifresiydi.
Bir melodi, yanlış yapılınca çarpık tınlıyordu. Doğru kombinasyon notaları tamamlıyordu.
Hatırladım. Mozart’ın Eine kleine Nachtmusik eserinde aynı ritim vardı.
Sesi mırıldandım. Parmaklarım notalara denk gelen sırayla döndürdü.
Çıt.
Kapı kayarak açıldı.
Kaan yüzüme baktı.
“Cidden... Mozart?”
Omuz silktim.
“Sanat hayat kurtarır.”
Laboratuvar loştu. Her yer metal ve cam doluydu. İçerideki hava klostrofobikti. Bilgisayar ekranlarında dönen kodlar, tarikatın zihin kontrol projeleriyle ilgiliydi. Bazıları bizim gibi “uyanmış” insanları takibe alıyordu. Bir ekran durdu. Bizim yüzümüz… Dosyalarımıza “Riskli. Ajan potansiyeli: %89” yazılmıştı.
Kaan bir diski aldı, cebine attı.
“Bunu üsse götürmeliyiz. Tüm sistemi çökertiriz.”
Çıkarken adımlarımız hızlandı. İçimde huzursuzluk vardı. Hani olur ya... Sessizlik fazla huzurludur.
Araca binmemizle birlikte yola çıktık. Ama orman yolunda birden frene basıldı.
Lastikler kaydı.
Kaan’ın eli silahına gitti. Ben de arkaya doğru eğildim.
Bir patlama sesi yankılandı. Arabanın önü havaya kalktı, sonra yere çakıldı.
Kapı zorla açıldı. Sis çöktü.
Ve... karşımızda o.
Elaen.
Üzerinde siyah zırh gibi bir şey vardı. Gözleri kararmıştı. Elindeki silah bize doğrultuluydu.
“Kusura bakmayın,” dedi. “Tarikat affetmez. Ben de artık onlardanım.”
Kaan atıldı.
Kurşunlar havada çarpıştı.
Ben yanda siper aldım, yanımdaki kutudan bir sis bombası çektim ve yere fırlattım. Ama Elaen çok hızlıydı. Kaan’ın bacağına tekmeyi vurdu, silahı düştü.
Boğuşmaya başladılar. Yumruklar, kırılan dallar, iniltiler…
Kaan yere düştü. Elaen silahını başına doğrulttu.
“Bitti.”
Hayır.
Ben araya atılacaktım ki...
Kaan sağ elini yavaşça ceketinin içine attı.
Yedek silahını çıkardı.
Elaen tam fark edecekken...
Bang.
Elaen’in yüzü şaşkınlıkla gerildi.
Gözleri yavaşça karardı.
Dizlerinin üstüne çöktü.
Sonra devrildi.
Kaan titreyen eliyle silahı yere bıraktı.
Ona koştum.
“İyi misin?”
Gözleri bana bakıyordu ama başka bir yerdeydi.
Sesi boğuktu:
“Onu... ben...”
Omzuna sarıldım.
Konuşmadım.
Çünkü bazı acıların içinde sessizlik, en büyük merhemdi.
Ve orada... Elaen’in cansız bedeni, çamura gömülürken, biz ikimiz ilk defa bu savaşın geri dönüşü olmayan bir şey olduğunu anladık.
------
Arabaya bindiğimizde Elean’in bedeni hâlâ oradaydı. Gözüm istemsizce dikiz aynasından o noktaya gitti. Çamurun içine gömülmüş beden...
Ama asıl gömülen, içimizdeki son parça masumiyetti.
Kaan sessizdi. Tetiğe basan elleri şimdi dizlerinin üzerinde titriyordu. Onu tanıyordum. Savaşırken değil, savaştan sonra çökerdi.
Usulca omzuna dokundum.
"Bitmedi.”
Kaan başını kaldırdı, gözlerinde bir çatlak vardı artık. Ve biz o çatlağın neye dönüşeceğini bilmiyorduk.
Üs – Kod 09.
Girişten geçerken retina taraması yapıldı. Parmak izleri alındı. Sonunda kapı açıldı. Soğuk, beyaz ışıklar ve içeride bizi bekleyen patron… Omuzları dik, yüzü her zamanki gibi duygusuzdu. Ta ki bizim yanımıza gelip o diski alana kadar.
Diski avucuna alıp şöyle dedi:
“Bu sistem... onlara ne kadar yakın olduğumuzu gösteriyor. Ve siz, en derine inmeyi başardınız.”
Kaan’ın bakışları boştu. Patron göz ucuyla ona baktı.
“Konuş Kaan.”
Bir an durdu. Sonra sesi kararlı bir şekilde çıktı:
“Görevdeyken Elaen bize pusu kurdu. Tarikat için çalıştığını söyledi. Beni öldürmek üzereydi. Ben de... onu öldürmek zorunda kaldım.”
O an içimde bir şey düğümlendi. Herkes sessizliğe gömüldü. Birkaç ajan gözlerini kaçırdı. Patron ise gözlerini kısmış Kaan'a bakıyordu.
Sonra... hiç beklemediğim bir şey yaptı.
Gülümsedi.
“Onu öldürebilecek kadar kararlı olman gerekiyordu. Ve bunu yaptın. Hem tarikatın içindeki bir köstebeği temizledin... hem kendini test ettin.”
Yanına yaklaştı. Elini Kaan’ın omzuna koydu.
“Bugünden itibaren, benim sağ kolumsun. Herkes duysun: Bu üs, Kaan’a sırt döneni düşman sayar.”
Bir uğultu yayıldı içeride. Bazıları gururla baktı, bazıları kıskanarak. Ama Kaan?
O sadece başını öne eğdi.
Kibirlenmedi. Gururlanmadı.
Sessizce, “Anlaşıldı,” dedi.
Ben de oradaydım. Yanındaydım. Ama içimden bir ses, onun artık daha yalnız bir yola girdiğini söylüyordu.
Laboratuvarın İç Yüzü
Akşam, üsteki özel toplantı odasında patron, sadece bize bazı bilgileri açtı. Diskin içindeki veriler... tarikatın asıl amacıydı.
“Bu sistem, insanların beyin frekanslarını ölçüp kontrol etmenin ötesinde, duyguları sömüren bir yapay zekâya bağlı. Özellikle kayıp, travma ve pişmanlık hissini tetikleyip bireyleri teslim olmaya yönlendiriyorlar.”
Bir görüntü açtı.
Ekranda bağlanmış çocuklar... Tetiklenmiş beyin dalgaları...
Bazıları Kaan’ın yaşındaydı. Bazıları benim küçükken yaşadığım o çaresizliğe benziyordu. Gözleri cam gibiydi. His yoktu.
“Bu sistemin adı: Zihin Kapanı.”
Ve o an anladık… Bu artık sadece bir savaş değil.
Bu, insanların ruhlarını çalan bir sistemin çökertilmesiyle ilgiliydi.
Kaan hiçbir şey demedi. Elini yumruk yaptı. Parmaklarının içi beyazlayana kadar sıktı.
Gece – Kaan’ın Sessizliği
Gece onu üs çatısında buldum. Gökyüzüne bakıyordu.
Yanına oturdum. Konuşmadım.
Bir süre sonra kendi başladı:
“Elaen... ilk tanıştığımızda bana güvenmişti. Şimdi ise... silah doğrultuyordu.”
Omzuna yaslandım.
“Onu sen değil, tarikat öldürdü.”
Bir süre sessizlik oldu. Sonra şunu sordu:
“Sence ben hâlâ iyi biri miyim?”
Cevabım netti.
“İyi insan olmak, bazen en kötü şeyleri yaparken bile kalbinin nedenini unutmamaktır. Sen hâlâ nedenini unutmuyorsun.”
Gülümsedi.
Gökyüzüne bir kez daha baktı.
Bu defa bakışlarında biraz umut vardı.
Biraz da karanlık.
Küllerin üstünde yükselen bir hikâyeydi bu.
Ama artık… kül olmakla alev olmak arasında tek bir kurşunluk mesafe vardı.