İçeriğe geç

Küller Üstünde

Bölüm 18 · 4 dk okuma

Küller Üstünde

Bölüm 18

18. Bölüm- Gölgeyle Gelen

Ateşin aydınlığı hâlâ gözlerimizin önünde titreyip duruyordu. O an her şey durmuş gibiydi. Ne zaman vardı, ne de mekân. Sadece sesler, semboller ve gölgelerin kıyısında duran bir sessizlik vardı. Ama işte, tam da o sessizlik... bir çığlığa dönüştü.

Karanlık duvarlardan yankılanan bir fısıltı geldi.

“Sizi izliyoruz.”

Kaan hemen yerinden kalktı. Vücudu savunmaya hazırdı. Ben de ayağa kalktım. Ellerim artık boş değildi; içimde büyüyen o güç, tenime sıcaklık veriyor, damarlarımda yanıyordu. Kalbim korkudan değil, hazırlıktan atıyordu. Çünkü biliyordum: Artık kaçmayacaktık.

O an, bir taş yerinden oynadı. Duvar çözüldü ve ardında... bir figür belirdi. Uzun cüppeli, yüzü kapalı, sessiz bir adam. Gölgeden yapılmış gibiydi. Yanında ise biri daha vardı. Kaan hafifçe bana yanaştı.

“Deniz… bu adamı hatırlıyor musun?”

Başımla hayır dedim. Ama adam bir adım attığında, Elaen arkasından çıktı.

“Durun!” dedi Elaen, sesi ilk kez gergindi. “Bu, onlardan değil. Bu… sizi koruyanlardan.”

Kaan ve ben aynı anda bir adım geri çekildik. Koruyanlardan mı? Elaen bize ilk defa net bir bilgi veriyordu. Bu, pek ona benzemiyordu.

“Neden şimdi?” diye sordum. “Neden daha önce anlatmadın?”

Elaen’in gözleri bir anlığına karardı.

“Çünkü kimseye güvenemezdim,” dedi. “Ama şimdi... siz farklısınız. O ateşe dokunmanız, eski kehanetin kapısını araladı. Artık zaman daralıyor. Tarikat sizi her an bulabilir.”

Kaan, adamı baştan aşağı süzdü.

“Bu... koruyucu ne yapacak?”

Adam konuşmadı. Sadece cüppesinin içinden bir kitap çıkardı. Derisi çatlamış, sayfaları neredeyse taş gibi olmuş bir kitaptı bu. Elaen sayfayı açtı ve bir haritayı işaret etti.

“Tapınak sadece başlangıçtı. Artık Gölgelerin Çemberi’ne gitmelisiniz. Orası ya her şeyin biteceği yer... ya da başlayacağı.”

Sözleri havada asılı kaldı. İçimden bir ürperti geçti.

“Ve sen bizimle geliyor musun?” diye sordum.

Elaen, ilk kez tereddüt etti.

“Gelmeyeceğim,” dedi sessizce. “Ama gözlerim üzerinizde olacak.”

Sonra sessizce uzaklaştı. Koruyucu da onunla birlikte karanlığa karıştı. O an, ateşin titremesi durdu. Oda yine taşlaşmış bir sessizliğe büründü.

Kaan bana döndü.

“Ona güvenmemeliyiz, biliyorsun değil mi?”

“Evet,” dedim. “Ama şu an düşmandan çok rehbere ihtiyacımız var.”

Sonra yolculuk hazırlıklarımızı yaptık. Kitaptaki harita bizden kuzeye gitmemizi istiyordu. Orası, yıllardır terk edilmiş ormanlık bir dağ köyünün derinliklerinde kalıyordu. Eski bir sınır, eski bir lanetin merkezine doğru bir yol...

Yola çıktık. Ay, kara bulutların ardından parıldıyordu. Yıldızlar sessizce bize bakıyordu. Ve ben... içimde ilk defa korkudan çok kararlılık hissediyordum. Çünkü bu kez kaçmak yoktu.

Kaan yol boyunca sessizdi. Ama bir an durdu, önümde yürüyordu. Aniden arkasını döndü, beni bir ağacın önünde yakaladı. Bir elini ağaca dayadı, yüzü bana yaklaşırken, gözleri alev gibi parlıyordu.

“Seni koruyacağım, Deniz. Ne olursa olsun,” dedi, sesi fısıltı kadar derindi.

Ve sonra... başını eğdi, dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Ağaçla aramda kalan onun kolları, içimdeki karanlıkla savaşacak tek güvenli yerdi.

Karanlık geri döndüğünde, nefesimi geri kazandım.

“Yola devam edelim,” dedim, gülümseyerek.

Ve yürümeye başladık. Fakat tepemizdeki ağaçlar, artık sessiz değildi. Gölge bizi izliyordu.

Yol boyunca ağaçların hışırtıları hiç kesilmedi. Rüzgârın sesi bazen bir fısıltı gibiydi, bazen de adımlarımızı bastıracak kadar güçlüydü. Elaen’in dediği gibi, Gölgelerin Çemberi kuzeydeydi. Ama biz daha oraya varmadan, karanlığın bizi bulacağına emindim.

Kaan sessizdi. Onun düşüncelerinin peşinden gitmeme gerek yoktu. Gözlerinden okuyabiliyordum: Elaen’e hâlâ güvenmiyordu. Ve açıkçası, ben de tamamen güvenmiyordum. Ama şu an tek ipucumuz oydu.

Ormanın içinden ilerlerken, sessizlik aniden değişti.

Adımlarımı yavaşlattım.

“Duyuyor musun?” diye fısıldadım Kaan’a.

O da durdu. Başını hafifçe eğdi, kulak kesildi.

Birkaç saniye boyunca hiçbir şey yoktu. Sonra...

Bir yaprak sesi.

Çok yakındı.

Gözlerimle etrafı taradım. Gölgeler, normalden daha koyu görünüyordu. Ağaçların arasında bir şey vardı. Bizi izliyordu.

Kaan hızla koluma dokundu, fısıltıyla, “Koş.” dedi.

Tam arkamı döndüğümde, gölgeden yapılmış bir el hızla üzerime doğru uzandı.

Refleksle eğildim. El, havayı kavradı ama dokunduğu yerden soğuk bir titreşim yayıldı.

Beni yakalamak isteyen kişi tam karşımdaki ağacın gölgesinde saklanıyordu. Siyaha bürünmüş, yüzü görünmeyen biri... ya da bir şeydi.

Kaan, anında saldırıya geçti. Yumruğu gölgenin göğsüne indi ama adam yok oldu.

Bir sis gibi dağıldı.

Ama arkamızda beliren iki gölge daha vardı.

"Artık kaçamayacaksınız."

Sesleri, konuşmaktan çok zihnimize kazınıyordu. İçimde bir ürperti yayıldı. Bunlar insanlar değildi.

Tarikatın gölge askerleri.

Kaçış yoktu. Artık savaşacaktık.

Kaan hızla bir tanesine yöneldi, ben de diğerine. İçimdeki güç anında uyandı.

Elimi kaldırdım ve avuçlarımın içinden bir sıcaklık yayıldı.

Gölge üzerime sıçradı ama ona dokunduğum anda bir şey oldu.

Benim içimden çıkan güç, onu benden uzaklaştırdı.

Adam—ya da varlık—geri savruldu, bir ağaca çarptı. Ama tamamen yok olmadı.

O sırada Kaan, diğer gölgeyle dövüşüyordu. Birkaç darbe atmıştı ama onlara zarar vermek sandığımız kadar kolay değildi.

“Deniz!” diye bağırdı Kaan, hızla yana çekilerek bir gölgenin darbesinden kurtulurken.

“Bunlar normal insanlar değil!”

Bunu çoktan anlamıştım.

Ama ben de artık normal biri değildim.

İçimde yükselen o tanıdık güç tekrar açığa çıkıyordu. Bu sefer bastırmayacaktım.

Gözlerimi sıktım, ellerimi yumruk yapıp yere vurdum.

Dalgalar halinde yayılan bir enerji patlaması etrafa saçıldı.

Gölgeler geri çekilmek zorunda kaldılar.

Sarsıntı geçtikten sonra, gölgeler bir an duraksadı. Ardından… sessizce kayboldular.

Ağaçların arasına çekilip, sanki hiç burada olmamış gibi dağıldılar.

Kaan soluk soluğa yanıma geldi.

“Sen… az önce ne yaptın?”

Bilmiyordum. Ama içimde uyanmış bir şey vardı artık.

Dizlerimin üzerine düştüm. Ellerime baktım. Güç, hâlâ titriyor gibiydi.

“Onlar… bizden korktu,” dedim kısık sesle.

Kaan, gözlerini kaçırmadan bana baktı.

“Korkmalı da,” dedi.

Sonra, elini bana uzattı.

“Ama önce, biz de ne olduğumuzu anlamalıyız.”

Onun elini tuttum. Ayağa kalktım.

Ve yola devam ettik.

Ama içimde bir his vardı…

Elaen… bizi bir tuzağa sürüklüyordu.

Ve çok yakında bunu anlayacaktık.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.